YAŞAM
KİMSE KİMSEYİ DİNLEMEMİŞ KİMSE KİMSEYİ ANLAMAMIŞ
12:49 19 Ekim 2009
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

“Çok büyük ön yargılar var, kimse kimseyi dinlememiş, kimse kimseyi anlamaya çalışmamış… Biz dedik ki sorun bu sınıflardan başlıyor ve giderek büyüyor. Biz eğer ki birbirimizi anlayabilseydik, birbirimizle konuşabilseydik sorun bu kadar katmerleşmeyecekti”
GÜLŞEN İŞERİ

Egeli bir Türk öğretmen, bir Kürt Köyü ve öğrencileri…  Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer. Bu yıllar öncesinin bir hikâyesi değil. Günümüzün Güneydoğusu’nu İki Dil Bir Bavul’la anlatıyor Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan.  Ataması  bir Kürt köyünün okuluna çıkan Türk öğretmen, hiç Türkçe bilmeyen öğrencilere Türkçe öğretmeye çalışırsa nasıl bir sabır gösterir? Ya da Karşılarında hiç Kürtçe bilmeyen bir Türk öğretmenle ortak bir dil kurmaya çalışan öğrenciler nasıl bir öğrenme sınavından geçer? Sorun öğretmen mi, öğrenciler mi? Yoksa sistemin ta kendisi mi?  Eskiköy ve Doğan’nın ortak çalışması olan ve 23 Ekim’de de gösterime girecek olan İki Dil Bir Bavul kültürel ve sosyolojik olarak meseleye insani yönden bakarak bir denge kuruyor. Trajik komik anlatımlarla gerçekçi bir yapıya sahip olan ve kimi kez de çocukluğumuza götüren İki Dil Bir Bavul, ilk olarak İstanbul Film Festivali’nde, ardından Adana Altın Koza’da gösterilmişti. Adana’da Yılmaz Güney Ödülü ve ‘SİYAD En İyi Film Ödülü’nü almıştı. Önce gün ise Abu Dhabi'de düzenlenen Uluslararası Ortadoğu Film Festivali'nde belgesel dalında En İyi Ortadoğu Filmi ödülünü aldı.
Son olarak 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Özgür Doğan, Orhan Eskiköy' ile birlikte yönettiği “İki Dil Bir Bavul” filmiyle bu yıl ilk kez verilen En İyi İlk Film Ödülü'ne sahip oldu.
İzleyicisiyle yakında buluşacak olan filmin yönetmeni Özgür Doğan’la bir araya geldik. Hazır Kürt Açılımı meselesinin de tartışıldığı günümüzde, filmin bu sürece nasıl bir katkı sağlayacağını konuştuk.

»İlk uzun metrajlı filminiz. Bu film fikri oluşurken nasıl bir yol izlediniz, nereden çıktı bu fikir?
2003'te başka bir filmin montajını yapıyorduk. Öğretmen bir arkadaşımız bize ilginç bir anısını anlattı: Kışın sobayı yakmak için çocuklardan gaz istiyor, çocuklar kerpeten getiriyor. Kürtçe de gaz, kerpeten demek çünkü. Biz bunu duyduğumuzda kafamızda bir şeyler oluştu ve İlk hikâye oradan başladı. 2003'te fikir çıktı ve çekmeye başladığımızda yıl 2007’ydi. Dolayısıyla her şeye vakıftık. Kamerayı doğru yere koyup beklemek kalmıştı.

»Siz de bir Kürtsünüz. Çocukluğunuzda benzer süreçlere maruz kaldınız mı? Biraz da sizin çocukluğunuz mu bu film?
Ben de benzer bir süreçten geçtim elbette, 7 yaşından sonra öğrenmiştim Türkçe'yi. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen hala bir şey değişmemişti. Buradan film yapmaya başladık. Biraz benim çocukluğuma odaklandım ama  bir de öğretmenler tarafı vardı işin. Benim dönemimde 4-5 öğretmen gelip gitti, neden bu kadar hızlı değişim olduğunu anlayamamıştım. Babama sorduğumda da "Alışamıyorlar" demişti. O yüzden biz dedik ki, hem Kürt çocuklarının sorunlarını hem de bu öğretmenlerin yaşadığı sıkıntıyı anlatalım.

»Filmde oyuncu yok ama hepsi birer kahraman oldu. Bu sürece gelinceye dek en çok sıkıntıyı nerede çektiniz? Neye göre bir köy baktınız?
Öğretmeni bulmak zordu. Ortalama her Kürt köyünde benzer şeyler yaşanıyordu. Aradığımız köy, merkeze uzak, mümkünse cep telefonu çekmeyen bir yerdi. Öyle bir köy olmadı tabii.
»Peki, öğretmen Emre’yi nasıl buldunuz?
Öğretmen atamalarının olduğu bölgelere gittik. Önce Urfa Viranşehir. Orada yaklaşık 20 öğretmenle konuştuk, olmadı. Sonunda okulun bahçesinde bekleyen Emre’yi bulduk. Derdimizi anlattık ve kabul etti. Çocuklar hazırdı zaten.

»Çocuklardan Zülküf kahraman oldu…
Evet, en az umudumuz oydu ama kahraman oldu.

»Emre çok fazla sabırlıydı… Böyle sabır var mı?
Bizim şansımız şuydu: Evet Emre çok idealist ama zaman zaman o da isyan ediyordu. Ama bir şekilde toparlıyordu kendini. En nihayetinde 3 yılını orada geçirmek zorunda…

»Emre Egeli… Hayata Batı'dan bakıyor, zorunluluk neden?
Emre’nin annesi onu okutmak için evlere temizliğe gitmiş. Sıkıntının ve zorluğun ne demek olduğunu biliyor. O yüzden bırakacağım diye bir lüksü yok. Hiç hayatında böyle bir yer görmemiş doğru, oralara dair de okul hayatında herhangi bir bilgi verilmemiş. O yüzden normal bir süreç ve en nihayetinde devletin zorunlu hizmet diye gönderdiği yerler.

»Emre ilk kez bir Kürt köyü gördü, onlarla yaşadı. Sonrasında nasıl bir değişim oldu Emre’de?
Bakış açsısı olarak nasıl bir değişim var bilmiyorum. Daha sonrasında konuşma şansımız olmadı.

»Filmi çektiniz ve karşısına geçtiniz… Nasıl bir deneyimdi o izlenim?
13 saatlik montajı izlediğimizde daha sert gördük. Arada bir yerde durup iki tarafı görmek istedik… Dengeyi yakalamaktı amaç.

»O dengenin ardında da bir taraf vardı ama… Özellikle de evlerde Kürt dili üzerine Emre’ye anlatılanlar…
Bir taraf var tabii ki… Oradaki konuşmalarda tesadüf kameraya takıldı. Emre, kızın parmağı için gitmişti o eve, yemek yerken birden konuşma başladı… Ve öylece kaldık. Anlık bir çekimdi o da.
Tarafımız var, insani açıdan bakıyoruz. Biz şunu diyoruz; evet burada bir sıkıntı var, çocuklar da öğretmen olan Emre de kurban. Bizim sıkıntımız sisteme karşı… Emre öğretmeni gönderelim başka öğretmen gelsin demekle de sorun bitmiyor… Sorun sistem.

»Bir yandan hiç Türkçe bilmeyen öğrenciler, diğer yandan bir Kürt köyüne tayini çıkmış Türk bir öğretmen… Buradaki asıl kaygınız neydi?
85 yıldır tekrar eden bir hikâye ve 85 yıldır da çalışmayan bir sistem var. Yeni gelen çocuklar yine Türkçe bilmiyor. Her iki tarafa bakın… Çok büyük önyargılar var, kimse kimseyi dinlememiş, kimse kimseyi anlamaya çalışmamış… Televizyonlarda ne duymuşlarsa ona inanmışlar, ana akım medyadan öğrenilen kalıplar var hâlâ. Biz dedik ki sorun bu sınıflardan başlıyor ve giderek büyüyor. Biz eğer ki birbirimizi anlayabilseydik, birbirimizle konuşabilseydik sorun bu kadar katmerleşmeyecekti…

»2003'te bitirdiniz aslında proje olarak…  Ama siz de dediniz uzun yıllar süren sorun diye… Neden şimdi böyle bir film? Öncesinde olamaz mıydı?
Para bulamadık, emek harcamıştık ve belgesel gibi olsun istemedik. 2003'ten sonra araya yeni belgeseller girdi biz de bu süre zarfında olgunlaştık ve filmimizi çıkartmış olduk.

»Film tanık olduğunuz konular üzerine… Neden böyle bir tercih yaptınız?
İlk filmimiz ailemle ilgiliydi, abim 9.5 yıl cezaevinde kalmıştı, ailede kırılma ve dağılma yaşandı onun üzerine bir hikâyeydi. Ama oradan isimleri çıkarın binlerce anne, çocuk, hikâyesine dönüşebilir… Tanık olduğumuz hikâyelerden evrenselliğe adım atmak derdimiz. Bundan önceki belgesellerimiz de zorunlu göç ve ölüm oruçlarıyla ilgiliydi. Çünkü oraları iyi biliyoruz. O duyguya yakınız.

»Bildiğiniz bir meseleyi anlatmak onun derinine inmenizi de sağlıyor değil mi?
Bizim bu hayata dair dertlerimiz var, anlatılmasını istediğimiz meselemiz var. Özellikle de bu topraklarda yaşayanlarla ilgili olarak. Yakın bildiğimiz öyküleri anlatıyoruz, elbette daha derinine iniyoruz meselenin, o duyguyu daha iyi veriyoruz. Bizim asıl meselemiz zaten dert ettiğimiz konularda filmler yapmak. Sadece kendi çevremizi anlatacağız diye de bir şey söz konusu değil. Günün birinde hiç bilmediğimiz bir konuyu da anlatabiliriz.

‘Sorun çözülecekse, Kürtler dahil edilerek çözülecek’
»Film öyle bir süreçte vizyona giriyor ki, şu sıralar Kürt açılımı üzerine konuşmalar yapılıyor. Bu süreci siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Filmin sürece denk gelmesi iyi. Sorun bu sınıflardan başlıyor, tohum burada ekiliyor çünkü. Ancak tartışmalı geçecek. Bazı konuları film üzerinden de tartışabileceğimizi düşünüyorum. Açılım konusu garip, devletin çözmeye karar verdiğini düşünüyorum. Tartışmanın makul seviyeye de ineceğini düşünüyorum. Burası Türkiye belli de olmaz.

»Çözüleceğine inanıyor musunuz?
Ben çözülebileceğini düşünüyorum. Bir yıl içinde makul seviyede sorunu tartışacağız.

»Tüm bu tartışmalar hem Kürtlere hem de Türklere ne sağlayacak?
Bir kere Türkler, “evet, Kürtler var” diyecekler. O noktadan sonra birlikte yaşayacağımıza inanıyorum. Bugüne kadar kardeşliğe inanmıyordum ben. Ben hiçbir Türk’le kardeş olduğumu da düşünmüyorum. Böyle bir şey yok. Eğer böyleyse o zaman neden benim dilimi öğrenmiyorlar. Bu süreç Kürtlere de kendilerini daha iyi ifade edecekleri bir süreci getirecek. Beraber yaşama iradesini göstereceğiz ama karşılıklı olmak zorunda. Türkler lütfetti, öpün başınıza koyun gibi bir süreç olmamalı. Bu süreç çözülecekse Kürtler de de dahil edilerek çözülecek.

»En nihayetinde toplumun bazı kesimleri tahammülsüzlüğün uç noktalarında…
Bakın size bir örnek vereyim… Öcalan yakalandığında Ankara Üniversitesi’nden Cebeci’ye ülkücüler yürüyüş yapardı, Öcalan’ı asalım diye… Şimdi bir şey yok. Şimdi Cumhuriyet tarihinde hiç konuşulmamış şeyler konuşuluyor… Yani bu devlet isterse ülkücü gençliği sokağa çıkartıyor, isterse çıkartmıyor. Gerçekten dediğiniz gibi olsaydı şimdiye kadar kaç Kürt öldürülmüştü.

»Sorun halklar arasında değil mi?
Sorun halkla değil, ama bu kadar bağımsız da değil. Organik bağlar var. Mesela bu süreçte Türkleri ikna etmek çok sorun değil, Kürtleri bu sürece nasıl dahil edecekler asıl sorun o.

»Kürtler ikna olmayacak mı?
Onu bilmiyorum ama şu bir gerçek: Kürt halkının kaybedecek bir şeyi yok. O yüzden Kürtler rahat. Köyleri yakılmış, 17 bin faili meçhulden söz ediliyor… Yaşayacakları her şeyi yaşamışlar. Düşünün artık, bu ülkenin doğusunda da hala çocuklar öldürülüyor daha ne olsun.


Bu Haber 1041 Kez Görüntülendi
19 EKİM 2009 HABER LİSTESİ
YAŞAM / EKİM 2009 ARŞİV
YAŞAM / 2009 ARŞİV