DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL
EROZYONUN 'GÜNAH KEÇİSİ'!
12:48 02 Ağustos 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Çocukluğumda keçi ve oğlak güderek büyüdüm. Hatta annemin sütü yetersiz olduğu için de keçi sütü ile büyütülmüşüm. Bilindiği gibi anne sütüne en yakın süt keçi sütüdür. Onun için keçilere karşı bir sempatim vardır. Ancak keçi ile ‘ormanların zayıflatılması’ ve ‘erozyon’ arasında bir bağ kurulduğu için konu bilimsel olarak ilgimi çekmektedir. O nedenle konunun açıklığa kavuşması için öncelikle erozyon nedir? Keçi ne kadar erozyonun oluşmasında etkindir? İnsanın rolü ihmal mı ediliyor? Onu inceleyelim.

 

EROZYON NEDİR?

 

Erozyon; “Toprağın su ve rüzgâr gibi doğal etmenleri ile aşındırılması sonucunda bulunduğu yerden başka yerlere sürüklenmesidir”. Bu işlem gerçekleşince arazinin yüzeyinde bitkilerin besin elementi ve su sağladıkları kısım uzaklaştığı için bitkisel üretim istenilen ölçüde gerçekleşememektedir. Bunun oluşturduğu etkiler maddi ve manevi boyut ile ciddi sorunlar yaratmaktadır. İnsanlık, yanlış toprak ve bitki yönetimi nedeniyle yurtlarından olmuştur. Bunu da en iyi Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkler biliyor.

  Erozyon iki şekilde oluşur?

» Doğal yolla oluşan etkiler

» İnsan faaliyetleri sonucu oluşan etkilerle.

Doğal olan erozyon doğal sürecin bir parçasıdır. Bazı kültürel önlemlerle doğal erozyon önlenebilir. Ancak doğal erozyonun faydaları da bulunmaktadır. Eğer ‘doğal erozyon’ olmasaydı bugün Çukurova diye bir verimli tarım ovası olmaz idi. Denizlerdeki canlıların büyük çoğunluğu doğal erozyon sonucu ırmaklardan denize taşınan organik bileşikleri tüketerek yaşamlarını sürdürmektedirler. Ekosistemin işleyiş mekanizması içinde canlıların birbirini yiyerek sürdürülebilirliğinde doğal erozyonun bir miktar faydası da vardır.  

İnsanın yarattığı erozyon ise; çok daha ciddi sorun yaratmaktadır. İnsanın doğaya hakim olması ile başlayan doğa-insan savaşının bir parçası olarak devam eden erozyon riski günden güne artarak devam etmektedir.

 

İNSAN DOĞA İLİŞKİSİ

 

Orta Asya da yanlış arazi kullanımı ve otlatma sonucu yurtlarını terk etmek zorunda kalan Türk boyları Anadolu’ya vardıklarında adeta her tarafı yeşilliklerle kaplı bir yurt bulmuşlardı. Ankara’nın Çubuk ilçesi civarında Yıldırım Beyazıt ile Timurlenk’in fillerinin orman içinde ağaçların altında saklanarak savaştıkları söylenmektedir.

Arkeologlar MÖ 3-4 bin yıl önce Orta Anadolu’da yaşayan Hititlerin Çukurova’ya şimdiki Gülek boğazından inmeyi denediklerini yoğun ormanlarla karşılaşmışlardı ki, ondan başka da geçiş yolunun olmadığını belirtiyorlar. Milattan önce 430 yılında Atinalı Kirus (Kyrus M.Ö. 401) Kilikya Bölgesinde her türlü meyve ağaçları ve asmaları bol olan bir ovaya indiğini ve burada susam, darı, buğday ve arpa yetiştiğini belirtmektedir. Karatepe rölyeflerine yansıyan resimlerde bölgede hurma tarımının yapıldığı belirtilmektedir. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde, Adana ovasında ekilmiş arazinin çokluğundan ve nimetlerinin bolluğundan söz ederken, portakal, limon, zeytin, incir, nar ve şeker kamışını överek, pamuğun her tarafa buradan gittiğini, halkın çoğunun pamuktan para kazandığını söyler.

1850 yıllarından Alman Elçisi Karataş ilçesine ‘yoğun bitki örtüsü ve yırtıcı hayvanlardan dolayı gidemediğini ve Doğankent civarından geri dönmek zorunda kaldığını’ belirtiyor.   

Dinlerin kökeni olarak bilinen Hz. İbrahim, Mezopotamya’daki Ur şehrinden gelmiş, 75 yaşına kadar Harran’da tarımla uğraşmıştır. Nemrut’un, Hz. İbrahim’i Urfa kalesinden Mancınık ile dev odun ateşinin üzerine atması ve odun parçalarının mucizeyle birer balık olması geçmişte bölgenin ormanlık olduğunun ve verimli alanların varlığının bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Gaziantep’e palmiye bahçeleri arasından girdiğini söyler. Gavurdağının ve Torosların yüksek çam ağaçlarından bahsedilir. Bugün ise kuru tarımın ve zeytin, fıstık ve asmanın dışında susuz hiç bir ürünün yetişmediği herkesin malumudur. Uygarlığın beşiği olarak anılan bölgede geçmişten günümüze yürütülen arkeolojik kazılar, bu bölgede geçmişte tarımın yapıldığını ve yanlış toprak yönetimi sonucu arazinin bozunuma uğradığı ve bunun sonucu olarak zaman zaman büyük göçlerin yaşandığı yönünde deliller ileri sürmektedir.

Tüm bu gelişmeler, tarihi bilgi ve belgeler toplum olarak arazi kullanımı konusunda çok duyarlı olmadığımızı göstermektedir.

Bu süreçte ne tür yanlışlar yapıldı? Veya ülkemizin erozyon ve çölleşmeye neden olan başlıca etkenler nelerdir

» Mera niteliğindeki arazilerin bir bölümünün sürülerek tarıma açılması,

» Meraların kapasitesinin üzerinde otlatılması,

» Tarım alanlarının yerleşim yerlerine açılması (Adana bunun ciddi bir örneğidir),

» Plansız göçler sonucu yerleşim yerlerinin aşırı büyümesinin doğa üzerinde yaratığı tahribat,

» Ormanların tahribi,  

gibi faktörler yanında ‘doğal erozyonun’ da etkisiyle ülkemizin dağlarından ovalarına ve denizlerine geniş bir sedimantasyon taşınması gerçekleşmiş ve süreç devam etmektedir.           

Azalan meraların yetersizliği, hayvan yemlerinin azalması sonucu ülkenin hayvan varlığında da ciddi zaaflar yaşanmıştır. Tarım dışı alanların tarıma açılması ve hayvanların beslenme alanlarının sınırlandırılması doğal olarak ormanların beslenme alanı olarak seçilmesine neden olmuştur. Keçi; koyun ve sığırlardan farklı olarak daha dayanaklı olması ve orman ağaçlarının yapraklarını tüketiyor olması nedeniyle eskiden beri erozyona neden olan bir hayvan olarak bilinir. Bu süreçte keçinin konu olması ve keçi nezdinde erozyonun nedenleri ve çözüm yolarının tartışılması bilimsel ve sosyo-ekonomik yönden bir bütün olarak işlenmelidir.

    

“GÜNAH KEÇİDE Mİ?”

 

Söz konusu “Orman, Keçi, Erozyon ve Turizm” konulu tartışmada, keçi erozyona neden olabilir mi? Olursa etkisi ne kadar olur?

Bu konuda ulus ve uluslararası literatür ne diyor?

Keçinin bulunmadığı bölgelerde erozyonun nedeni nasıl açıklanacaktır. Örneğin erozyonun yoğun yaşandığı İç Anadolu Bölgesinde ne kadar keçi bulunmaktadır sorularının doğru cevabını vermek gerekir.

Keçi Akdeniz ikliminin bir hayvanı. Ve bu kuşağın hakim bitki örtüsü ise makiliklerdir. Yani kısa boylu bitkilerdir. Keçinin binlerce yıldır bu ekolojide yaşadığı ve bulunduğu doğa ile iç içe mutlu bir şekilde bugüne kadar geldiyse ve erozyona neden olduğu konusunda da ciddi bir verinin olmadığı gerçeğini dikkate alırsak sorun keçi değildir anlayışı ortaya çıkar. Keçi yüzünden Akdeniz makilerinde önemli bir azalma olup olmadığı ciddi araştırmalarla ortaya konmaya muhtaçtır. Tabii siyasiler değil, ormancılar, botanikçiler,  peyzaj mimarları, zoologlar ve ziraatçılar tarafından.

Sorularının cevabında söylendiği gibi, sorun keçi değil insan.

  Hepimiz “inatçı keçi”, “keçi gibi dağa tırmanan” “keçileri kaçırmak” ve değişik anekdotlar yanında keçinin sütünün ne kadar yarlı olduğunu biliriz. Ancak keçi hakkındaki en eski anekdot ise “günah keçisidir”. Yahudilikte günahlardan arınmanın bir yolunun da Tanrı’ya kurban vermek olduğu; bir keçi alıp çöle saldığımızda onunla günahlarımızdan da arınacağımız (uzaklaşacağımız) gibi bir inanış bulunuyor. Bu keçiye de “günah keçisi” adı veriliyor. O gündür bu gündür herhangi bir olumsuzluk olduğu zaman bir günah keçisi aranır. Sanırım bu gün biz iyi niyetle de olsak erozyonun sorumlusu olarak günah keçisini seçmiş bulunuyoruz (Umarım çevremizde gördüğümüz bunca çirkinliğin sorumlusu da keçi değildir). Kaldı ki doğadaki her canlının bir birine katkısı var ve mutlaka biyolojik çeşitliliğe değer vermemiz gerekir.

Son yılarda sanki erozyona neden olan günah keçisi olarak fatura bizim orman köylüsünün biricik katık kaynağı olan keçilere biçildi. Evet, keçi orman tahribatında önemli bir tehdit. Ancak tek başına bugün erozyonun nedeni keçi değildir. En azından şunu biliyoruz ki keçinin olmadığı bazı ekosistemlerde de yoğun erozyon yaşanıyor.

Sonra keçinin orman için faydası da vardır. Keçi ağacın gövdesindeki daları ve yaprakları bir yere kadar tıraşladığı için yangında bu tür ağaçların kurtulduğunu ormancılar çok iyi bilirler.

Literatürden bildiğimiz erozyonun yüzde 95 nedeninin insan kaynaklı olmasıdır.

Bilimsel bulgular ışığında bakarsak, dünyada doğal erozyon bütün şiddeti ile devam ediyor. Buna karşı yapılacak pek müdahalemiz yok. Bu doğanın yasası. Ancak insan eli ile şiddetlenen erozyonu engelleyecek önlemler almamız gerekir. Başta da ‘2B yasası’ olmak üzere doğayı tahrip eden yasaların geri çekilmesi gerekir...

 

PROF. DR. İBRAHİM ORTAŞ   

(*) Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Toprak Bölümü, Adana

iortas@cu.edu.tr

Ağustos 2008 DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL
DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL / ARŞİV
 
BirGün Gazete Ekler
BirGün Pazar
Duvar Gazetesi
BirGün Forum
Araştırma Dosyaları
Latin Amerika
RengAhenk
Dünya Yalnız Bizim Değil
BirGün Kitap
Eğitim Dosyası
BirGün Gençlik
BirGün Gazete Portal
Portal Haberler
Fotoğraf Galerileri
Video Galerileri
Mesaj Tahtası
Duvar Yazıları