Erhan’la hemfikir olduğumuz üzere, Müftüoğlu siyasal rotası itibarıyla kendinden emindi. Siyasal meseleler gündeme geldiğinde düzenle arasına kesin bir çizgi çekmekte hiç duraksamıyor, imkân olan her zeminde direnme dinamiğine olan inancını vurguluyordu
Osman Akınhay
Daha önce Masis Kürkçügil’le yaptığımız söyleşiye binaen kaleme aldığım ve soldefter.com sitesi ile BirGün’de çıkan (23 Ağustos) yazıda belirttiğim gibi, Mesele dergimizin önümüzdeki hafta yayımlanacak olan Eylül 2010 tarihli 45. sayısını neredeyse tümden referanduma ayırmış durumdayız. Aslında baştan sadece bir dosya yaparız diye düşünmüştük, fakat hem bizim yaptığımız söyleşilerimizin sayısı çok oldu, hem de sonradan gelen Şükrü Argın ve İsmet Akça imzalı iki sıkı makale nedeniyle sayfalarımızda başka konulara yer kalmadı.
Dergimizi takip edenler bilirler; her sayımızda mümkün olduğunca bir ana söyleşi yapıyor, bu ana söyleşide konuştuğumuz kişiyle, belirlediğimiz bir meseleyi enine boyuna, bir gazete röportajından ziyade, bir dergi makalesine yaklaşır şekilde, hemen hemen her açıdan irdeleyerek değerlendiriyoruz. Nitekim, derginin Eylül sayısının ağırlıklı konusunun referandum olmasına (Berat Günçıkan’la birlikte) karar verince de benim aklıma ilk, Devrimci Yol grubunun en temsili isimlerinden Oğuzhan Müftüoğlu gelmişti. Neden mi?
Birincisi, moralle ilgili. Çok yakın bir süre önce NTV televizyonundaki bir tartışma programında, Oğuzhan Müftüoğlu’nun referandumdan hareketle, 12 Eylül’den önce devletle, egemen sınıfla ve onun temel kurumlarıyla mücadele eden devrimcilerin 12 Eylül’ün mağduru değil, muhatabı oldukları ve bunun bedelini de adaplarıyla ödedikleri doğrultusundaki konuşması, sosyalist sol çevrelerde hayli yankılanmış ve olumlu bir etki yapmıştı. Üstelik buradaki kastım, bu konuşmanın etkisinin, Müftüoğlu’nun halihazırda içinde yer aldığı ÖDP ve evvel beri onunla yol arkadaşlığı yapmış olan Devrimci Yol topluluğundaki kişilerle sınırlı kalmayıp, hatta ondan daha fazla, sosyalist sol yelpaze içinde bulunuyor olup da Dev-Yol’la örgütsel ya da siyasal yakınlıkları olmayan kişileri de kapsamasıydı. Özetle, bu konuşma, sapla samanın iyice karıştırılmaya ve sosyalistlerin kendi ideolojik-siyasal duruşlarını terk edip, pozisyonlarını düzen partilerinin, hele ki Özal’da simgelenen neo-liberal anlayışın doğrudan takipçisi olan AKP’nin kuyruğuna takılma şeklinde belirlemenin moda haline getirilmeye çalışıldığı bir dönemde, eski tabirle ‘devrimciler ve demokratlar’ın yüreğine su serpmişti.
İkinci sebep, siyasaldı. Fiili oylamanın sonuna yaklaştığımız şu günlerde iyice belirginleştiği üzere, 12 Eylül’de yapılacak olan bir referandum oylaması değil, bizatihi AKP iktidarının çarkının sağlamlaştırılmasını hedefleyen bir ‘plebisit’ti; bu yüzden, fiili gücü son derece kısıtlı sosyalist sol adına net tutum belirlemek ayrı önem kazanıyordu. Burada da Oğuzhan Müftüoğlu’nun içinde yer aldığı ÖDP, başka sosyalist güçlerle birlikte ‘iki defa hayır’ tutumunu takınmakta tereddüt etmemişti. (Nitekim, Mesele’de çıkacak olan söyleşide, Müftüoğlu’nun bu referandum oylamasını çok kesin bir ifadeyle, “Yapılan değişiklikler çünkü, 12 Eylül’ün beslediği neo-liberal düzen içerisinde, kapitalizmin zamanla değişen ihtiyaçları karşısında bugün sermaye çevrelerinin –ve emperyalist güçlerin– gerekli gördüğü ayarlamalarla 12 Eylül anayasasının da tahkim edilmesinden ibaret,” diye değerlendirdiğini okuyacağız).
Hal böyle olunca, bir ortak arkadaş vasıtasıyla söyleşi yapma isteğimizi ilettikten ve Müftüoğlu’ndan olumlu cevap gelmesi üzerine tarihi belirledikten sonra, Siyasallı arkadaşım Erhan Buldanlıoğlu’yla İzmir yoluna düştük.
MAĞDUR DEĞİL MUHATAP
Sohbet doğal olarak, o televizyon konuşmasıyla açıldı: “O televizyon konuşmasında ‘mağdur’ kelimesine özellikle, esastan itiraz ettim. Hem kendisi hem de çeşitli çevrelerce 12 Eylül’ün mağduruymuş gibi ilan edilen MHP’nin durumuyla, ömürleri boyunca devlete kafa tutmuş devrimcilerin konumunu eşitlemeye kalkmanın, tam anlamıyla bir kandırmacaya ve sahtekârlığa denk geldiğini vurgulamayı uygun gördüm. ‘Mağduriyet’ kelimesine karşı çıkışımın esas sebebi budur.”
Onun gözünde, “12 Eylül konusunda kendisiyle yüzleşmesi gereken öncelikle Türkiye burjuvazisi ve Türkiye sağıydı”. Değil mi ki, 12 Eylül öncesinde, 24 Ocak kararlarıyla başlayan ve faşist darbe üzerinden gelip, her türlü gücü ve yetkisini bizzat 12 Eylül anayasasından alarak, Özal-Demirel-Çiller-Yılmaz-Ecevit-Tayyip silsilesiyle uzanan kesintisiz bir ‘sivil’ hükümetler dizisi söz konusuydu. Öyleyse, 12 Eylül’ün asıl mağduru sayılabilecek olan topluma karşı hesap vermesi gerekenler, bütün bu sağ iktidarlardı.
İşte bu yüzden, AKP’nin kontrolünde yürütülen anayasa değişiklikleri ikili bir önem taşıyordu. Birincisi, küresel sermayenin bugün dünya çapında uyguladığı yeni rejimin ihtiyaçlarına cevap veren, hukuki üstyapıya dair bazı düzenlemeler yapılarak, entegre haldeki uluslararası ve yerli sermayenin daha rahat at koşturmasının önü açılıyordu. İkincisi, AKP bu hamlesiyle, işleyegiden süreci bir demokratikleşme olayı olarak takdim edip, üstelik her türlü istismarcı tutumuyla, kendi ideolojik hegemonyasını da pekiştirmeyi amaçlamaktaydı.
Peki, en son 2007’de karşımıza çıktığı şekliyle yeni bir seçim dönemine girilirken sosyalistlerin parlamento karşısındaki tutumu ne olmalıydı benzeri sorular yönelttiğimizde, Müftüoğlu’nun dikkat çektiği nokta, seçim çalışmalarının solun toplumsal tabanından kopuk bir şekilde yürütülmesinde bir fayda bulunmadığı, seçim platformu türü kampanyalarda esas olarak, düzenin kökten eleştirisini yapan düşüncelerin halk kitleleri içinde yayılmasının hedeflenmesiydi.
DÖNERKEN DÜŞÜNDÜKLERİMİZ
Söyleşiden sonra geri dönerken Erhan’la hemfikir olduğumuz üzere, Müftüoğlu siyasal rotası itibariyle kendinden emindi; siyasal meseleler gündeme geldiğinde düzenle arasına kesin bir çizgi çekmekte hiç duraksamıyor, imkân olan her zeminde direnme dinamiğine olan inancını vurguluyordu. Gerek kendi hareketinde gerekse organik ilişki halinde bulunmasa da ona kulak veren kişiler nezdinde, etkileyici olan bu sakinliği ve istikrarlılığı, siyasetin döndüğü her kavşak karşısında münasip siyasal cevaplarla ortaya çıkan zekâsı olmalıydı. Bir (ana) noktada görüşü çok sabitti: Türkiye bir uluslararası sermaye düzeninin parçasıydı ve Türkiye’de hükûmet etmenin bu mekanizmanın dışında bir temel rolü olamazdı. O yüzden, 12 Eylül’ün de AKP iktidarının da arkasında ABD’nin ve büyük sermaye güçlerinin bulunduğunu vurgulaması, siyasal bakışının doğal bir uzantısıydı.
Yine de söyleşi sırasında bizi tatmin etmeyen yön önemliydi: Teori. Siyasal tavır ve ideolojik tamamdı da, teorinin vadettiği bereketli saha? Erhan’la aramızda sohbet ederken aklımıza eski devirleri getirdik. Dev-Yol söz konusu olduğunda model aynıydı. Mesela, ben Ankara’da 1977’de Cumhuriyet Yurdu’nda kalmaya başladığımda, Sovyet yanlısı küçük bir grup olarak hayli müşkül bir durumumuz söz konusuydu. Sosyal faşist/Maocu örgütler arasındaki kavgalarda hep ‘arabulucu’ konumuna düşen yurttaki Dev-Yol’cuların bizi umursadıkları yoktu.
Ne zaman ki, yatakhanelerin bulunduğu katlarda bildiri dağıtmaya kalktık ve Maocuların saldırısına uğradık, Dev-Yol’cuların bize farklı bir gözle bakmaya başladığına şahit olduk.
Onların kılavuzu, eylemdi. Fiili bir eylem yaptığın zaman, bakışları değişiyordu. Bu ‘mikro’ olayı başka düzlemlere taşıdığımda, cezaevinde ya da dışarıda, hep aynı durumu gözlemledim: Eylem / mücadele / direniş / kalkışma önce geliyor, somut duruma göre (olduğu kadarıyla) teori/tahlil onu takip ediyordu. Otuz küsur yıl sonra 2010 yılının bir yaz ayında yaptığımız bu söyleşinin bizim zihnimizde bıraktığı ‘izlenim’ de bundan hiç farksız değildi. Ben bunu anlatınca Erhan üstüne üç, beş örnek daha sıraladı.
Sordum ben de, “Yukarıda söylediklerinizden ‘devrimci siyasal pratik olmadan devrimci teori olmaz’ demeye daha yakın bir duruş sergilediniz vurgulanabilir mi” diye. Evet; cevabı buna yakındı. O ünlü formülün tersinden okunmasında yarar vardı kendisine göre. Öyleyse, 21. yüzyılda öncülük paradigmasının nasıl şekilleneceği, yeni devrimlerin ‘özne’sinin kim olduğu, solun hararetli bir teorik yenilenme sürecine girişmesi türü sorularda ısrar etmemizin bir karşılığı olmayacaktı. “Devrimler tarih sahnesinden silinmemişti. ... Gerçek cevaplar ancak sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı nesnellikte bulunabilirdi. ... 21. yüzyılın devrimlerinin nasıl farklı yollar izleyeceğini hayatın akışı içinde görecektik.”
Teoriye, doktrine fazla ağırlık veren biz ikimiz için bu sözler fazla yalındı. Ama Müftüoğlu’na göre de (anlaşılan) mücadelenin kendisi aynı derecede yalındı.
Netice itibariyle, Müftüoğlu’yla sola yönelik liberal saldırının püskürtülmüş olmasından Kürt hareketinin pozisyonuna, ÖDP’nin kurulduğu zamanki bileşimiyle şimdiki durumunu hangi kıyaslamayla değerlendirdiğinden kimlik/etnik temelli yeni sorunsalların ağırlığına kadar konuştuğumuz başka mevzular da oldu.
Bazı ayrıntılar da özel sohbet olarak kalacak, fakat bu söyleşiden benim aklımda kalan, Müftüoğlu’nun temel meramına dair tek bir cümle varsa ve o da hangisi derseniz, ne referandum oylaması ne liberallerin sola hücumu ne de teorik/doktriner mülahazalar, herhalde şudur:
“Bugün Türkiye’de solun toplumsal tabanı çok zayıftır, dolayısıyla ben bugün Türkiye’de solun esas meselesinin toplumsal tabanını güçlendirmek olduğu kanısındayım.”