SÖYLEŞİLER
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU: BUNLAR APOLETSİZ DİKTATÖRLER
14:57 03 Şubat 2012
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
FİKRİ SAĞLAR - YAŞAR AYDIN

Türkiye ve yakın coğrafyası altüst olurken Ana Muhalefet Partisi bir ay içerisinde yapacağı iki kurultayla gündemde. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “CHP demokratikleşirken, Türkiye otoriter bir eğilimle teslim alınmak isteniyor” diyor.
 


» Söyleşimize aktüel olandan CHP kurultaylarından başlayalım. Neden iki kurultay diye soralım?

İki kurultay olmasının sebebi tüzüğümüzden kaynaklı. Olağanüstü kurultay talebinde bulunan arkadaşlarımızın dilekçelerinde öngörülen gündemi bizim değiştirme şansımız yok. Çünkü tüzük buna izin vermiyor. O nedenle o kurultayda noter aracılığıyla yolladıkları gündemle toplamak zorundayız. Ama bizim ihtiyacımız sadece on maddenin değiştirilmesi değil, daha fazla maddenin tartışıldığı, yeni, gerçek, demokratik bir CHP’yi oluşturacak bir tüzük değişikliği. O nedenle iki ayrı kurultay yapmak zorundayız. Özellikle bir daha böyle bir garabet ortaya çıkmaması için yeni tüzüğü mutlaka oluşturmamız gerekiyor.

»Örgüt yeni tüzük çalışmalarını tamamladı mı?

Tüzük kurultayı öncesi 81 ilden gelecek temsilcilerle bir toplantı yapacağız. Normal tüzük kurultayıyla ilgili değişim sürecini başlatacağız. Bununla ilgili program hazır. 81 ilden temsilciler gelecek, Parti Meclisi'nden, MYK’dan arkadaşlarımızla beraber tüzüğü hazırlayacaklar. Daha önce hazırladığımız, internet sitesine koyduğumuz bir tüzük taslağı vardı. Önce bunu tartışmaya açtık. Şimdi bu daha derli toplu hale getirilecek. 81 ilden getirilen temsilcilerle orada alınan kararlara hepimiz saygı duyacağız. O karar daha sonra  genel kurulun onayına sunulmuş olacak. Tüm örgütün ortak tartışmasından sonra hepimizin içine sinecek demokratik bir tüzüğe kavuşacağız.

»Kurultay süreci CHP içinde bir kargaşaya, bir kavgaya mı işaret ediyor?

Kesinlikle hayır. CHP’de söylenen her söz bir karmaşa olarak kamuoyuna sunuluyor. Oysa demokrasi kültürü olan bir kurumda, özellikle bir siyasal partide insanlar düşüncelerini açıkça söyleyebilmelidir. Daha demokratik bir tüzük talebinden daha doğal ne olabilir? İktidar ve yandaş basın bu durumu bir karmaşa olarak algılıyor. Çünkü kafalarında demokrasi kültürü yok. O kültürden beslenmedikleri için, CHP’de bir kurultayın toplanmasını bir karmaşa olarak kamuoyuna sunuyorlar. Ama karmaşa olmayacak. Tam tersine bizim kurultayımız bir demokrasi şölenine dönüşecek.

AKP ve bazı yayın kuruluşları karmaşa arıyorsa hükümete baksın. Van depreminden somut iki örnek vereceğim. Bir bakan, 15 Ocak'ta bir açıklama yaparak, “Herkes çadırlarından çıkıp konteynırlara geçecek” diyor. 15i oldu hiçbir değişiklik yok. Başbakan iki gün sonra açıklama yapıyor, diyor ki 1 Şubat'ta herkes konteynırlarına taşınacak. Bugün 3 Şubat, yine değişen bir şey yok. Asıl karmaşa budur. Halka doğruları söylememektir. Bizim söylediğimiz nedir ya da delegelerin talebi nedir, geçmişteki tüzük anti-demokratikti, daha demokratik bir tüzüğe bu partinin ihtiyacı var. Neden bu partinin ihtiyacı var, çünkü bu parti çok partili rejimi getiren bir parti. Demokraside de özgürlüklerde de önder olan bir parti. Değişimin, dönüşümün, devrimin adresi olan bir parti. Bunu algılayamadıkları için, anlayamıyorlar. Çünkü onlarda bir kişi konuşur herkes ona uyar. Bu demokratik kültür değil, aslında  faşizan bir kültür. Bir kişi konuşur, kimse ona itiraz etmez. Herkes onun söylediğini yasa metni gibi kabul eder. Bu kültürü Türkiye’ye empoze etmek istiyorlar. CHP’yi de bu kültürle tanıştırmak istiyorlar. CHP’de de öyle olsun Genel Başkan ne söylerse herkes koşulsuz ona uysun. Bu doğru değil. Peki ya baştaki adam yanlış yaparsa birisi hatırlatmayacak mı? Benim dostum her zaman benim eksiğimi bana, yanlışımı bana hatırlatan kişidir. Benim her dediğimi onaylayan kişi benim dostum değil ki. Ama bu algı AKP’de henüz oluşmuş değil. Onların zaten iç dünyalarında da böyle bir kültürün olmadığını biliyoruz. O nedenle CHP’yi suçlayacaklar. Bunu da biz kendi dünyalarının gereği olarak karşılıyoruz. Olumsuz bir örnek olarak görüyoruz.

İKTİDARLA BÜYÜYEN SENDİKALAR VAR

»Bir de gerçek gündemler var. Sağlıkta eğitimde yaşananlar var. Bunlara dair görüşleriniz neler?

Türkiye’de demokrasi yok, post-modern bir dikta yönetimi var. Bu dikta yönetiminin özelliği dikta yönetimi başındaki kişinin apoletsiz olması. Fark bu. Bakın en son Mehmet Altan bile, “Bize 12 Eylül döneminde bile bunu yaptırmadılar” dedi. 12 Eylül yönetiminde apoletler vardı. Şimdi apoletsizler var, apoletleri aratıyorlar... Temel fark bu. Onun için ben buna post-modern dikta yönetimi diyorum. Yargı bağımsız mı Türkiye’de? Hayır.  Yasama organı ise tümüyle AKP’nin kontrolünde. Güçler ayrılığı olmadığı yerde sağlıklı bir demokrasiden söz edebilir misiniz?

Başta ne diyorlardı? AB’ye gireceğiz. Yasalarımızı değiştireceğiz. Şimdi ağızlarına almıyorlar. Referanduma en büyük destek AB’den geldi. Biz o zaman da söyledik, bu paketten demokrasi çıkmaz dedik. Önemli bir değişim diyorlardı şimdi gördüler. Şimdi AKP’nin durumunu daha net gördüler. Bunu da CHP yaptı. Biz gittik basını, içerdeki gazetecileri, gece evlerine baskın yapılan insanları anlattık. Artık bizim anlattıklarımızın doğru olduğunu gördüler. Sosyalist Enternasyonal iki ayrı kararla Türkiye’yi eleştirdi. Kararlar aldılar. Bunlar verdikleri her söz gibi sağlık alanında ve eğitimde verdikleri sözleri de unuttular. Sağlık meselesi AKP’nin en güçlü olduğu yerdi. Ama artık işin rengi değişti. Hastanelerin tek elden yönetilmesi bizim projemizdi. Seçim bildirgesinde var. Vatandaş ilk olarak ücretsiz olarak her hastaneye gidiyordu. Aile hekimliğinden para alınmayacaktı, ilaçtan para alınmayacaktı. Başbakan böyle açıklamıştı. Bugüne kadar işler yolunda gözüküyordu. Ama artık açık büyüdü, karşılanamaz hale geldi. Yeşil kartlar iptal edilmeye başlandı. Biz bunu önceden gördük ve uyardık. Ama hala yurttaşlar tam farkına varmış değil. Ama yeni çıkan yasa tam anlamıyla uygulanmaya başladığında yurttaş bizim dediğimizin haklılığına inanacak. Yurttaş cebinden para çıktıktan sonra AKP’nin gerçek yüzü ortaya çıkacak. Şimdi kampus hastanelerle özelleştirmeye devam edecekler. Ama sağlığı yüzde 100 oranında özelleştireceğine inanmıyorum. Anayasal engel var çünkü. Ama sağlık hizmetleri parça parça özelleştirilecek.

Sağlıkta paran kadar hizmet almak zorunda kalacaksın. Bu konuda sendikaların duyarlı olması gerekiyor. Ama Memur-Sen ve Türk-İş’ten böyle bir tepki göremiyoruz. Mesela Memur-Sen, ne karar alınırsa alınsın, “AKP çok iyi yapıyor” diyor. Çünkü iktidarla birlikte büyüyor. Varlık nedeni o.

»Bazı sendikaların AKP iktidarıyla yakın ilişki içerisinde olmasını daha öncede eleştirmiştiniz.

CHP olarak her sendikanın partilere eşit uzaklıkta durmasını isteriz. Sendikaların kendi kitlelerinin hakkını ve çıkarlarını koruması gerekir. Bizde siyasal ideoloji bağlamında bir örgütlenme oldu. İktidarlara bağımlı gelişti ve öyle büyüdü. Hak-İş ve Memur-Sen bu konuda çok iyi iki örnek. Şimdi Türk-İş de böyle bir yönelime giriyor. Düşünün asgari ücret tespit komisyonunda Türk-İş muhalefet şerhi koymuyor. Gerekçesi çok daha korkunç: “Eğer şerh koysaydık bundan daha düşük bir ücret açıklanacaktı” diyorlar. Yani şantaja boyun eğiyorlar ve bunu ifade ediyorlar. Türk-İş gibi bir sendika bunu nasıl yapar. Ben bunu eleştirdim. Çünkü Türk-İş’i seviyorum, işçiyi seviyorum. Unutmayın ağacın kurdu kendi içerisindedir.

»Referandum’da devrim diye nitelendirilen bir konu da çalışma yaşamını düzenleyen yasalar. Şimdi çıkan yasaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kamu çalışanları yasasında yeni bir şey yok. Grev ve toplu sözleşme yok. Tüm süreci Hakem Heyeti belirleyecek. “Hükümet istemiyor, heyete soralım” diyecekler. Heyet kim? Büyük oranda iktidarın belirlediği kişiler. Hükümetin istediğini aynen kabul edecek. Biz bunu referandum öncesi de söyledik. Memur-Sen şiddetle savundu. Alkışladı. Şimdi yapılmak istenen ortada.

Türkiye’de yaşanan en büyük emek sömürüsü AKP hükümeti döneminde yaşanıyor. Bakın Başbakan kayıt dışı ekonomiyle savaşacağını söylemişti. Ortada bir azalma var mı? Hayır herkes biliyor ki çalışanların yarısı kayıt dışı. Kayıt dışı çalışmanın önündeki en büyük engel sendikadır. Sendika varsa o işletmede kayıt dışı çok zordur. İşverenler neden sendikayı istemiyor? Çünkü kayıt dışı işine geliyor. Rekabetin bir parçası olarak görüyor. Krizde ilk işini kim kaybediyor? Kayıt dışı çalışanlar. Çünkü onların hakkını savunan yok.

»AKP hükümeti sıfır sorunlu dış politika sloganıyla başladı. Tüm komşularımızla sorunlu ülkeye döndük. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP öncesi Türkiye Ortadoğu’da farklı bir ağırlığı olan, danışılan bir ülke durumundaydı. Tüm komşularımızla sorunlu haldeyiz. İktidar, ABD ile birlikte Irak'a girmek istedi; 1 Mart tezkeresiyle giremedi. Ama Irak’ta 1.5 milyon insan öldü. Çocuklar kadılar silahsız insanlar öldü. Tecavüzler, işkenceler yaşandı.

AKP’nin başındaki Tayyip Erdoğan ne yaptı?  Sadece ve sadece ABD askerlerine başarılar ve sağlık diledi. Filistin’de Hamas’in yanında yer alarak El-Fetih’e mesafe koydu. Filistin sorunlarını çözmek için Türkiye’ye değil Mısır’a yüzünü döndü. Iran ile ilgili de çok ciddi zikzaklar çizildi. Brezilya ile beraber Türkiye, İran'ın nükleer silah üretip üretmediği konusunda güvence vermek istedi. Olmadı; BM’de kullanılan oy ile “eksen kayması mı yaşanıyor” tartışmalarına neden oldu. Daha sonra ise Malatya Kürecik’e konulan füze kalkanıyla ABD’nin yanında net bir tavır aldı. İran bundan sonra doğrudan doğruya Türkiye’yi hedef alan açıklamalar yaptı: “Bizim ilk saldırı noktamız Kürecik’tir” dedi. İran’ın en yetkili ağzından duyduk bunu. Bugün bir bilgi var yine. Türkiye Suriye’ye müdahale için Katar’dan çok ciddi miktarda para almış. Suriye ile ilişkilerimiz çok iyi idi. Vize yoktu. Ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yapıyorduk vs.

Bir sabah kalktık Suriye en önemli düşmanımız haline geldi. Neden? Batı'nın egemen güçleri bunu böyle istiyor diye. Türkiye’nin şu anda Ortadoğu’daki temel rolü, Batı'nın egemen güçlerinin taşeronluğudur. Bu noktaya geldik. İslam dünyası bir mezhep çatışmasının içine sokulmaya çalışılıyor. Irak’ta başladı, sırada Suriye ve Katar var. Korkarım ki Türkiye’de de yaşayabilir. Hem Maliki hem de Suriye bu konuda Türkiye’yi uyarıyor: “Bizim içişlerimize karışmayın” diyorlar.

ABD’nin dayattığı ve AKP’nin uyguladığı dış politika sonucu ne oldu? İran, Irak ve Suriye üzerinden rahatlıkla Akdeniz’e açılabiliyor. Etki alanını genişletti. İran’ın bölgedeki ağırlığı arttı, Türkiye’nin azaldı. Bu mu başarılı dış politika.

Güney Kıbrıs’ta en son yaşanılan doğalgaz tartışması... AKP hükümeti “aratmayız” dedi. Bağırdı çağırdı, laf üretti, ne oldu? Doğalgaz bulundu ABD firmasına verildi, Obama telefon etti “arayan şirket bizim, müdahale etmeyeceksiniz” dedi ve sesini kesip oturdu.

»Sizin bir başka açıklamanız var. Yakında CHP'nin yine dosyalarla ortaya çıkacağını söylemiştiniz. Bu bir duyuma mı dayanıyor?

Çok özel bir bilgiye gerek yok ki. Özel yetkili mahkemelere benim güvenim yok çünkü. Bunlar siyasi otoritenin emrinde olan mahkemeler. Bu mahkemeler normal mahkeme değil, operasyonel mahkemeler.
Siyasi otorite belli yerlerde operasyon yapmak istiyorsa, birilerini hapsetmek istiyorsa bu mahkemeleri devreye sokuyor. Çünkü bunlar dönemin sıkıyönetim mahkemeleri. Sıkıyönetim mahkemeleri gibi bunlar da operasyonel mahkemelerdir. “Gidin şunları basın, içeride tutun” diyorlar. O mahkeme başkanlarının apoletleri vardı şimdikilerin yok. Bu kadar basit.

Son olarak Deniz Feneri davasının savcılarının başına gelene bakın. Eğer iktidarın hoşuna gidecek bir tavır alsaydılar şimdi terfi edeceklerdi. Mesleklerinin gereklerini yerine getirdiler, haklarında soruşturma açıldı. Bu Türkiye'nin geldiği noktayı çok iyi özetliyor.

“Uludere’de katliam emrini hükümet verdi”

»Uludere olayıyla ilgili ciddi iddialar ortaya sürdünüz ama yanıt gelmedi. İddianızın arkasında mısınız?

MİT, Genelkurmay “Bana istihbarat geldi” diyor, “Benim istihbaratım” demiyor. Başbakan dedi ki “MİT açıklayacak!” O istihbaratı vermemiş, açıklamayı MİT’e yaptıracak. İki tane önemli istihbarat gücümüz var. İkisi de “Biz vermedik diyor.” Birisi de “Biz aldık” diyor. Geriye kalıyor dışarısı. Orada da kimden alabiliriz. İsrail veya Amerika’dan alabiliriz. Amerikan Büyükelçisi açıklama yaptı. “Biz istihbarat verdik” demiyor, “Onlar askeri konulardır” diyor ve o konulara girmiyor. Başbakan açıklama yaptı, “Elimizde 4 saatlik görüntüler var” diyor. Geldiğimiz nokta şu; istihbaratın dış kaynaklı olduğunu artık herkes kabul ediyor. Bir tek kişi çıkıp “Hayır bu istihbarat iç kaynaklıdır” demiyor. Dış kaynaklıdır. Başbakan açıklasın. Kendisine dünyanın en basit sorusunu sorduk, “İstihbaratı nerden aldınız” diyerek. Genelkurmay bunu biliyor. Bakan, Başbakan, Bakanlar Kurulu biliyor, biz bilmiyoruz. Eğer istihbaratı nereden açıkladığını söyleme cesareti göstermiyorsa bir Başbakan, tuzağa düştüğünü bildiği için, korktuğu için, ülkenin geleceğini yabancı istihbarat örgütlerine emanet ettiği için. Başka ne olabilir. İstihbarat dışarıdan geldi. Bombalama talimatı hükümetten kaynaklıdır. Neden, çünkü sınır ötesi operasyona Başbakan karar verir, Genelkurmay karar vermez. Hükümet neye dayanarak karar verir. Yetkiyi kim kullanacak? Hükümet. Niye “Ben vermedim” diyor Genelkurmay? Genelkurmay hükümete bağlı değil mi? Bu kadar açık. Başbakan 34 yurttaşımızın öldürülmesinden birinci derece sorumludur. Hiç kimse bunun aksini söyleyemez. Bu olay aydınlığa kavuşur mu derseniz, çok zor. Çünkü bu hükümet, kendi hatasını çıkıp milletlin önünde söylemez.

»Başbakan Erdoğan bunu da mezara kadar götürecek mi?
Hayır götürmeyecek, çünkü bunun belgeleri Genelkurmay’dadır. Genelkurmay “İstihbarat geldi” diyor. Bir metin gelmiştir önüne “Gidin vurun” diye. “Gidin vurun” talimatı hükümetten geldi. Sınır ötesi olduğu için yetki hükümette.
ŞUBAT 2012 SÖYLEŞİLER
SÖYLEŞİLER / ARŞİV