GÜNLÜK GAZETESİ YAYIN YÖNETMENİ FİLİZ KOÇALİ:‘GÜNLÜK’Ü SUSTURMAK DEMOKRASİ CEPHESİNİ SUSTURMAK DEMEKTİR
Bizim gazetemizin özelliği herkese, özellikle demokrasiden yana olanlara
söz vererek, Kürt halkının temsilcileri olan DTP milletvekillerine, belediye başkanlarına, sendika temsilcilerine yer vermemizdi. Bir diyalog kurulmasını savunduğumuz için en azından geniş bir demokrasi cephesinin görüşlerini aktarmaya çalışıyorduk Şimdi bizi susturmaları demek aslında bu cepheyi susturmaları anlamına geliyor
ZEYNEP KURAY
Özgür basın özlemi ve umuduyla çıkmışlardı bu yola. Bölgede köyleri yakılan, yıkılan, ansızın evleri basılıp kaybolan insanların sesi olmak için yıllarca bedel ödediler. 20 Ekim 1990 tarihinde ‘Yeni Ülke’ gazetesini çıkartarak başlamışlardı yayın hayatlarına… Ancak nereden bileceklerdi ki bir gün büronun ‘faili meçhulcüler’ tarafından bombalanacağını. Ama pes etmediler ve yollarını ‘Özgür Gündem’ ile sürdürdüler. Bölgede yaşatılan zulümleri aktarmak adına yıllarca sokaklarda mermilere hedef oldular… Katledildiler… Tutuklandılar… Kaybedildiler… Keyfi bahaneler öne sürülerek gazeteleri toplatıldı, kapatıldı ama onlar yine de bir halkın acısı karşısında sessiz kalmadılar ve pes etmediler. Yola devam dediler. Neredeyse her hafta yeniden başlattıkları tüm gazeteler teker teker kapatıldı ve bu sayı 30’a vardı. Ama ezilen bir halkı savunmanın kolay olmadığını baştan beri farkındaydılar ve bu yüzden de Kürt sorununun çözümünün tartışılmaya açıldığı günlerde ‘Barışa Bir Fırsat’ sloganıyla ‘Günlük’ gazetesini çıkarttılar. Yaptıkları haberlerle ve yansıttıkları barış mesajlarıyla herkese ulaştılar. Ta ki yeniden 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nden 1 aylık kapatma cezası alana dek. Sendikalı oldukları için işten kovulan, Kürtçe konuştukları için ceza alan, ‘Barışa Bir Fırsat’ dedikleri için gazetelerin kapatıldığı bu günlerde, Günlük gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Filiz Koçali ile bu baskıların nedenini konuştuk.
»Günlük gazetesinin 1 aylık kapatılmasında hangi gerekçe gösterildi?
1 ve 2 Haziran tarihlerinde gazetemizde Diyarbakır Festivali’nin kapanışında çekilmiş bir fotografı ve iki yazıyı gerekçe gösterdiler. Ön sıraları belediye başkanları, milletvekillerin oluşturduğu bir yürüyüşte kitle tarafından açılmış bir pankart. Ki bu tarz fotograflar, biliyorsunuz başka gazetelerde daha büyük ve daha belirgin yayımlanıyor ama nedense sözkonusu Günlük olduğu zaman işler değişiyor. Gerekçe gösterdikleri 2 yazıdan biri ‘Operasyonları durdurun’ başlıklı dışarıdan gelmiş bir yazıydı diğeri de yine dışarıdan gelen, dil üzerindeki baskıları konu alan bir yazıydı. Tabii burada ilginç olan bir hususu size aktarayım, aslında normalde yazı işlerinden hukuk sorumlusu kimse onun ifade vermek için çağrılması gerek ama savcı benimle de görüşmek istedi. Görüşme sırasında bana, “4 aydır gazetenizi dikkatlice inceliyorum’ demesine rağmen yazı ve fotografın çıktığı 1-2 Haziran değil de ondan bir hafta sonra (8 Haziran’da) tebliğ kararı çıkıyor. Bir haftada neler oldu? Savcıya kim baskı yaptı, onu bilemeyeceğim…
»Kürt sorununa çözüm arandığı böyle bir dönemde sizce bu kapatma kim ya da kimler tarafından dayatıldı? Yapılan bu baskıda askerin parmağı var mı?
Kimin ne dayattığını bilemem ama genellikle bizim yazarlarımız hakkında açılan davalarda Genelkurmay’ın şikâyeti sözkonusu oluyor. Ama bu kez dava dosyasını göstermediler, yani kimin açtığını halen bilmiyoruz. Ancak dava açılırsa hakkımızda o zaman belli olur. Şimdi tabii bu kapatmada iki çarpıklık sözkonusu. Birincisi işin hukuki yanı: Bir kere herhangi bir gazete hakkında bir tek kişinin “Ben bunu yasaklıyorum” diyerek ceza vermesi bugünkü hukuk sistemi içerisinde kabul edilebilir bir şey değildir. Çünkü bir yargılama süreci olması gerekir, bize savunma hakkı verilmesinden sonra gerekirse kapatılır ama bunun hiçbiri yapılmadı. İkincisi, bildiğiniz gibi basın yasası sadece basın yasası ile sınırlanmıyor, aynı zamanda Terörle Mücadele Yasasıyla (TMY) ilgili de basını sınırlayan yasalar var. Son olarak Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda verdiği son karar açıkça gösteriyor ki verilen karar yazı işlerini suçlu çıkarırken patronları kurtarmaya yönelik. Kısacası yeni TMY yasaları basın üzerindeki baskıları daha da meşrulaştırılmıştır. İkincisi ise siyasi yanı. Bu yasalara itirazımız olmasına rağmen yine bu yasalar çerçevesinde gazete çıkartıyorduk. Baştan beri zaten Günlük gazetesini kapatılmaması için kurguladık. Çünkü bu süreç bildiğiniz gibi Kürt sorunun tartışılmaya başladığı bir süreç ve gerçekten tüm televizyon programlarında tarafların ayrıntılı bir biçimde tartıştığı bir sorun. Bizim gazetemizin özelliği de zaten herkese, özellikle demokrasiden yana olanlara söz vererek, Kürt halkının temsilcileri olan DTP Milletvekillerine, belediye başkanlarına, sendika temsilcilerine yer vermemizdi. Bir diyalog kurulmasını savunduğumuz için en azından geniş bir demokrasi cephesinin görüşlerini aktarmaya çalışıyorduk. Şimdi bizi susturmaları demek aslında bu cepheyi susturmaları anlamına geliyor.
»O zaman barış istenmiyor?
Evet, bütün bu gelişmeler bırakın barışı istemeyi diyalog istenmediğini de açıkça gösteriyor. Bizim diyalog çabamızı bir monologa dönüştürdüler. Tek taraflı bir alan yaratmak istiyorlar, kendi istedikleri bir çerçeve çiziyorlar. Ve her gün başbakanından bakanına herkes gazete ve televizyonlara demeç demeç konuşurken demokrasi cephesine yer veren bizleri susturmaya kalkıyorlar. Bu açıdan bizi susturmaları hem Kürt halkını hem de Kürt halkı için demokratik çözümden yana olan kesimleri susturmaya kalkışmak demek oluyor. Bu kimsenin işine yaramaz. Zaten bugüne kadar çözümsüzlükte ısrar eden kesimlerin çözüm istemediğinin göstergesi diye algılıyorum. Her kapatma cezasının ayrıntısı vardır ama Günlük’ün kapatılma isteğinin altında barış karşıtlarının çabaları yatıyor.
»Bir yandan Kürt sorunu çözümü adı altında ‘TRT Şeş’ açılıyor diğer yan-dan Günlük ile birlikte Kürt halkının sesi olmaya çalışan 27 gazete 62 kez kapatılıyor. Bir yanda Kürt diline özgürlük deniliyor, öte yanda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve Selahattin Demirtaş grup toplantısında Kürtçe konuştukları için yargılanıyor. Tüm bunlar bir çelişki değil mi?
İlk önce şunu belirtmek isterim ki diğer kapatılan Kürt gazetelerinden niteliksel bir farkımız var. Tabii ki kapatılan gazetelerin demokrasi adına önemli bir rol de üstlendiğini düşünüyoruz ve kapatılmamaları gerektiğini savunuyoruz. Ama o gazeteler genel olarak örgütün açıklamalarını, Abdullah Öcalan’ın görüşme notlarını yayımlıyorlardı ki bunun önemli olduğunu da düşünüyoruz. Çünkü savaş iki taraf arasında sürüyor ve bir tarafın görüşlerin açık ve net olarak kamuoyuna, en azından diğer tarafa duyurulması açısında çok anlamı olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla o gazetenin kapatılmasına karşıyız ama Günlük farklıydı. O yüzden diğer kapatılan gazetelerle aynı şekilde ele alınmamız pek doğru değil.
TRT Şeş meselesine gelecek olursak, bu devletin genel bir yaklaşımı. “Komünizm getirilecekse ben getiririm, Kürt sorunu çözülecekse ben çözerim, tek başıma ve istediğim biçimde çözerim” zihniyeti. Kürt sorununu algılamalarında da bence bir sorun olduğu için, çözüm de üretmezler. O yüzden biz her seferinde diyalog diyoruz. Kürt sorunun çözümü için başta DTP ve Kürt halkının analizlerini dinlemeden çözülecek bir sorun değil. TRT Şeş bir çözüm olsaydı, 29 Mart yerel seçimlerinde AKP kaybetmezdi. Demek ki çözüm daha derinde. Bölgede her gün insanların tepesinden savaş uçakları bir yerleri bombalamaya gidiyor. Dağa çıkanların yarısı bölgedeki insanların akrabası olduğu için oradan kalkan her uçak “Acaba bugün benim yakını mı öldürülecek” diye insanların içini titriyor.
»Bu olumsuz tablo karşısında Kürt sorunu nasıl çözümlenmeli?
Kürt sorununu çözmek için öncellikle bir çatışmasızlık hali yaşanması gerek. Silahların susması, bölge halkını terörize eden operasyonların son bulması lazım. Zaten tek taraflı bir çatışmasızlık sözkonusuyken diyaloga yanaşılmalı, silaha değil. Kürt halkının görüşleri alınarak, diyalog oluşturularak adım atılmalı yoksa öyle uzaktan kumandayla “Ben oradaki halkı biliyorum onlara bir televizyon açarım sorun çözülür” zihniyetiyle olmaz zaten. Çünkü hatırlarsınız, bir zamanlar Kürtçe kasetler yasaktı, Kürtçe konuşmak yasaktı hatta hapishanelerde hâlâ konuşulamıyor. Şimdi de Ahmet Türk’e grup toplantısında Kürtçe konuştuğu için ceza verilmek isteniyor. Ayrıca TRT Şeş’in de yasal bir zemini yok. Yani başka bir iktidar gelse kapatabilir. Tüm bunlara baktığın zaman öncellikle Kürtçenin yasal bir statüye kavuşması lazım. Kürt halkı sadece Kürtçe televizyon seyretmek ya da müzik dinlemek değil, Kürtçenin eğitim dili olmasını istiyor. Dolayısıyla bunlar olabilir mi, olamaz mı, nasıl olur, bunları oturup tartışmak gerek.
Öte yandan uluslararası evrensel hukukta olduğu gibi Kürtçe’nin Anayasada ‘kabulü’ gerekir. Eğer bir ülkede başka halklar yaşıyorsa anayasa da tek bir etnisite görmek istemezler. “Türkiye’de yaşayan herkes Türktür” anlayışını bir yerde kırmak lazım. Ama bunun önündeki en büyük engel değişmeyen zihniyettir. Örneğin AKP hükümeti 7 yıldır iktidarda olmasına rağmen, yapa yapa bir tek bir TRT Şeş’i açmış olmak için açması anlaşılır bir durum değil. 7 senede çatışmaları durduramamışsın, Kürt halkının taleplerine kulak tıkamışsın, bir de gelip iyi şeyler olacak diyorsun hâlâ Genelkurmay’ın sert açıklamalarına destek oluyorsun. Askerin dayatmalarını hâlâ aşamadıkları ortada çünkü savaştan beslenen bazı kesimler var ve onların içinden gelmiyor barış.
»Bir aylık kapatma cezası aldığınızda medya sizlere gerekli desteği verdi mi?
Bu sorunun iki yanıtı var öncellikle. Birinci olarak Türkiye’deki basın aslında tekelci bir basın ve diğer muhalif basın zaten çok zor ayakta durabiliyor o yüzden burada bir dayanışmadan söz etmek mümkün değil. İkincisi ise biz Kürt basını olduğumuz için “Kürtler yapmıştır bir şeyler o yüzden kapatılmıştır” zihniyeti var maalesef diğer basında. Bizim kapatılmamız sözgelimi Hürriyet gazetesinin kapatılması gibi ele alınmıyor. Tabii bu da bir çifte standart. Bu pencereden baktığımızda aslında basının basına ihanetidir. Çünkü hiçbirimiz kapatılmaktan uzak değiliz. Üstelik hukuk dışı bir kapatma karşısında susmaları basının ifade özgürlüğü açısından da tam bir skandaldır.