SÖYLEŞİLER
SIRRI SÜREYYA ÖNDER: BU ÜLKENİN GELECEĞİNİ ÇALDILAR
11:28 04 Haziran 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Beynelmilel’in yönetmeni Sırrı Süreyya Önder yeni bir filmle karşımıza çıktı. Beynelmilel’de mizahı bir dille anlattığı 1980 darbesini O.. Çocukları’nda da devam ettiriyor. Ama bu filmde 80 darbesinin en çok kadınları ve çocukları yıktığını anlatıyor. 80 darbesinden sonra siyasi suçlu karı-kocayı konu alan O.. Çocukları; hayat kadınına bırakılan çocukların hikayesi ve ‘emanetçi anne’ ekseninde dönerken, çocuk psikolojisi, eğitim, töre, annelik duygusu ve kadın erkek ilişkileri, toplumsal değer yargıları filmin temasını oluşturuyor.

Film vesilesiyle bir araya geldik Sırrı Süreyya Önder’le… Keyifli sohbetimiz sırasında Cannes Film Festivali’nden En İyi Yönetmen Ödülü’nü alan Nuri Bilge Ceylan’ı konuştuk…”Mutluluk verici, ama bize bazı şeyleri hatırlattı o acıydı” dedi… Hatırlattığı şeyi sorduğumuzda: Yılmaz Güney’de Cannes’da ödül almıştı… ‘Yol’ filmini Cannes ulaştırmak için Şerif Gören neler çekti. Devlet Erkanı engellemişti. Şimdi Devletin en yetkilileri kutlama yapıyor, bunları hatırlayınca hüzünleniyor insan” diyor buruk ve sitemkar…

Peki Sırrı Süreyya Önder’in eski bir fotoğrafçı olduğunu biliyor muydunuz? İlkokuldan liseye kadar fotoğrafçılık yapmış. Geçmişi anımsayarak paylaşıyor bizimle… Adıyaman’da Maraş katliamını protesto ettiği için tutuklanan ve 12 Eylül’den sonra da 7 yıl cezaevinde kalan Önder; “Umuda hiç inanmadım, örgütlü mücadeleye inandım. Bu varsa umut vardır” diyor ve 12 Eylül"le hesaplaşmak gerektiğinin bir kez daha altını çiziyor.

 

 

»Beynelmilel’den sonra O… Çocukları’yla bir kez daha 12 Eylül hatırlatması yaptınız. Bu süreç sizi nasıl etkiledi?

12 Eylül’le benim aramda kan davası var. Bu toplumla da 12 Eylül arasında kan davası var. Buna bir namus davası da denebilir, çünkü bu ülkenin geleceğini çaldılar, çeyrek yüzyılına çöreklenmiş, bugünde bütün kurumlarıyla devam etmekte olan bir kabustur. Bugün yaşadığımız her sıkıntının, o günlerden devralınan bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Yoksullara karşı yapılmıştır ve gidereke daha da yoksullaştırıyor.

Onun için 12 Eylül bir mazi değildir, bir mazi olmadığı için aslında son derece güncel, bir şey yaptığımı düşünüyorum…

 

»26 yıl sonra konuşuyor olmamızda bir gecikmişlik değil mi?

Buna yapılıyor denilemez ki… Kaç tane yapılıyor ki 12 Eylül filmi. Dünyanın neresinde böyle bir sıkıntı yaşansa, yüzlerce film çekilir. Bizde, iki elin parmakları kadar. Çeyrek yüzyıl sonra yapılıyor olmasının tabii ki sanat üzerindeki nisbi özgürleşme ve yapım ile ilgisini kurmak mümkün. O dönemi anlatacak insanların artık daha yetkin, durumda olmasının payı var…

 

»Filminize dönecek olursak, film neden O… Çocukları? Bir kaygınız olmadı bu adı kullanırken?

Açıkçası benim senaryo ismim bu değildi. Ben deki Senaryonun ismi Bugün 23 Nisan’dı. Yapımcı birkaç çalışmanın altına da bunu yazmıştı ama sonra bunu tercih etti. Bir itirazım yok. İlk defa bu laf küfür olarak kullanılmıyor. Ayrıca bizim sinemamızda da yazılı ürünler, arasında da bolca vardır. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Vurun Kahpeye var. Kahpe ile orospunun çok fazla birbiriden farkı yok.

O çocukları evet seks işçilerinin hayatını, bedenini satarak idam ettirmek zorunda kalanların çocuklarının hikâyesini anlatıyor.

 

»Darbe sürecinde böyle hayatlara tanıklık ettiniz mi peki? Burada daha çok kadınlar ve çocuklar üzerinden 12 Eylül’ü anlatıyorsunuz…

Bire bir hikaye yok. Bu bir kurgusal. Gözlemlerimle, yüzlerce yaşanmışlıktan aklımızda kalanların birlikte kurgulanması.

12 Eylül’ün bir diğer yönü; mülteci hayatlar başlattı. Binlerce aileyi böldü. Sadece yurttaşlıktan çıkartılan insan sayısı 14 bin. Yurttaşlıktan atmaya fırsat bulmadıkları yaklaşık 70-80 bin kişi. Dolayısıyla 100 bin kişilik kitleden söz ediyoruz, bu kişilerin aileleri bölünmüş oldu.

Fakat tüm faşist diktatörlükte olduğu gibi, en çok acıyı kadınlar ve çocuklar çekti. Erkek biraz arsızıdır ama kadın ve çocuk bundan çok daha fazla yaralandı.

Tanıklık ettiklerim oldu: Cezaevinden çıktıktan sonra tarla başında kalmıştım. Bu tür emanetçilik annelik yapan insanlar tanıdım. Bu tür eğitimli ve sosyalist ailenin çocuklarını böyle bir anneye emanet ederlerse ne olur? sorusunu sordum ve hikaye çıktı.

 

»Filmde kadınlar ön planda zaten…

Yeni dönemin en sıkı öykücülerinden Seray Şahiner’le birlikte çalıştım. Seray bu konuda bana çok yardımcı oldu. Çok sıkı bir öykücü ve iyi bir senarist olacak…

 

»Filmlerinize baktığımız zaman mizah var, biraz da acıyı bal eylemek mi?

Acıyı ben bal eylemiyorum. Hayatın diyalektikliği bu. Hayatta bunlar daima iç içe. Ben niye acıyı bal eyleyeyim? Bunlar acıya ihanet olur. Ya da bala niye acı katayım, bala ihanet olur. Ama hayatın diyalektikliği böyle hepsi iç içe geçmiş durumda. Ben mizahı bir dil olarak daha baskın kullanmaya çalışıyorum. O yüzden mizahın çok muhalif bir dil olduğunu düşünüyorum yapısı gereği. Hatta dünyanın en etkili muhalif dilidir mizah. Üstelik bu topraklarda bunun en seçkin örnekleri vardır. Aziz Nesin’le başlıyor mesela. Bizden mizah denildiği zaman cıvıklık akla geldiği için…

 

»Mizahta ‘taklit’ ettikleriniz var mı?

Ben Aziz Nesin’nin mizahını taklit ediyorum. Metin Üstündağ’ın mizahı da çok önemlidir benim için. Metin Üstündağ benim hocamdır aynı zamanda. Metin bana kısa yazmayı öğretmiştir…

 

»Siz 12 Eylül aramda kan davası var dediniz… Toplumla da arasında var. Peki ne zaman bitecek, ne zaman yüzleşecek tüm bunlarla?

Yüzleşme meselesini aşmak gerekiyor. Yüzleşmek kötü bir kavram, ya da güçsüz bir kavram. Yüzleşme yerine hesaplaşma demek lazım. Hesaplaşmakta bunların tüm faillerinin yargılanmasıyla mümkünüdür.

Türkiye’de buna dönük en ufak bir hareketlenme yok., sosyalistler dışında böyle bir niyeti olanda yok. O yüzden böyle bir yüzleşmeden söz etmek mümkün değil. Biz üzerimize düşeni ya da bu konuda sadece sosyalistler yapıyor.

Yani biz kendi içimizde muhasebesini, yaptık, sorumluluklarımızı düşündük, zaaflarımızı didikledik, en azından ne kadar yapabildiysek… Böyle bir çabanın içinde olduk. Dersler çıkardık. Ve hesap sorduk. Bu sanatla olabilir, akademik çalışmalarla olabilir, günlük aktivitelerle olabilir... Hepsini yaptı sosyalistler. Ama toplumun genel olarak hareketlenmesinden söz etmek mümkün değil.

 

»Buna nasıl bir yol açılmalı peki?

Bunu yolu şu olur: 1.600 bin kişinin hepsinden toplum olarak özür dilmeliyiz. Bunu içinde cinayetle yargılanan insan da olabilir, fakat hukuk dediğimiz şeyin cezası bellidir, tarif edilir. 12 Eylül’de cezanın dışında ceza çektirildi bu insanlara.

Ben siyasal eylemlilikler içindeydim, tüm bunları mahkemede de savundum. Bu o zaman suç sayılabilir, hiç umurumda değil, bunun bedelini de öderim. Ama anamı gözümün önünde dövemezsiniz, anamın ne suçu var, anam olmaktan başka. Adamın oğlunu işkencede öldürdüler, adam karakol karakol gezdi. Oğlun Karşıyaka’da diyorlar, Karşıyaka Ankara’da bir mezarlık. Bunun mezarlık olduğunu bilmeden, Hozatlı köylü karakol karakol gezdi oğlunu bulmak için. İşte bunlardan özür dilenmeli.

Sadece hapis değildi onlarınki: İdam ettiklerini sehpaya götürürken döven, ruhsuz, iğrenç faşist bir zihniyetten söz ediyoruz.

 

»Peki düne baktığınız zaman bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasal önderliğin kökeni önemli, oralara bakmak gerekir. Sizin sınıfsal bir önderliğiniz olmadığı zaman bunlar popülist hareketler olarak kalmaya mahkumlar. Belki bu sınıfsal önderlik meselsinde bir miktar çuvallamış olabiliriz. Bu da özeleştiri olsun. Çünkü sosyalist hareketin kahramanlara ihtiyacı yoktur, kahramanlık yerine görev ve sorumluluk, yani kadro ve mücadele vardır….Olmalıdır.

 

»Bugün böyle bir mücadele umutlandırıyor mu?

Umuda hiç inanmadım, örgütlü mücadeleye inandım. Bu varsa umut vardır. Umut bitmez ama hiçbir yanlışta kendi kendine durup dururken düzelmez. Yoksullar, halk, emekçiler ne kadar bir araya gelebilir, doğru bir siyasal önderliğin etrafında toparlanabilirse o kadar mesafe kaydederiz…

 

»Politik sürecin, dönmelerin sinemaya aktarılmasını anlıyorduk ama bu süreç hızlı bir şekilde popüler kültür dediğimiz televizyona kaydı…

Hayat boşluk tanımaz, siz kendi hikayenizi kendiniz anlatmazsanız, birileri çıkar sizin yerinize anlatır. Onlar kurguladıkları zamanda kendi istedikleri gibi kurgularlar. Kendi bakış açıları neyse…

Bir adam, dar ağacına giderken en faşizan hukuksuzluğun bile gözettiği bir ritueldir; son sözlerini sorar ve son sözleri onlar bile dinler, ama dizide son sözler sansürleniyor. Mesela buna kimsenin hakkı yok. Bırakın popülistliği, insan ve vicdan meselesi.

Biz kendi hikâyemizi kendimiz anlatmadıkça birileri bizim yerimize anlatacak. Bundan bizim kendimize dair sonuçlar çıkartmamızı lazım. Popüler kültür bir canavardır çünkü. İştahı bitmez…

 

»Yaklaşım mı yanlış?

Bu işlere bilanço mantığıyla bakılmaz. O söz sansürlenmesin, Deniz Gezmiş’in kitabı da 3 bin eksik satsın. Fayda zarar maliyetiyle yaklaşılmaz.

 

»Yeni bir projeniz var gündem de ondan söz edebilir miyiz?

Göçmenli hikayesi. Göçmenlerin ayrı bir millet olduklarını düşünüyorum. Göçmen olmak aslında gelir düzeyi hiç önemli değildir, göçmen olmak yoksul olmaktır aslında. Bu da yoksulluk ve göçmen işçi hikayesi. Fakat Berlin Duvarı"nın dibine gecekondu yapan bir Türkün gerçek hayat hikayesinden yola çıktım.. Burada anlatmak istediğim asıl olan zihnimizdeki duvarlar olduğu meselesi.

Berlin Duvarı dünyadaki kapitalist sistemin en muazzam becerdiği imajizasyon operasyonudur. Buna dair yaygın kamuoyunun bilmediği, birkaç şeyi anlatacağım. Evet bir Türk dünyaya nasıl keder olabilir onları göstereceğim. GÜLŞEN İŞERİ


Bu İçerik 2037 Kez Görüntülendi
HAZİRAN 2008 SÖYLEŞİLER
SÖYLEŞİLER / 2008 ARŞİV