SÖYLEŞİLER
12 EYLÜL, SONRASI VE ÖNCESİ
16:44 06 Eylül 2009
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

4. Bilim kongresi ne konuşan Aydın Çubukçu

12 Eylül askeri darbesinin bütün sonuçlarıyla hesaplaşıp onları yok edecek olan kitlesel işçi/emekçi direnişidir. Hem yasa hem de toplumsal düzeyde tekrar tekrar tartışmamız gerekir. Dolayısıyla sorun 12 Eylül’ün sonrasında, öncesinde değil…
GÜLŞEN İŞERİ

Bu yıl 4. düzenlenen Karaburun Bilim Kongresi’nin ikinci günü, dün Mordoğan’da gerçekleştirildi. Türkiye’nin değişik yerinden gelen kendi konularında uzaman katılımcılar Mordoğan Belediyesi’nin toplantı salonlarında 80 sonrası Türkiye’deki siyasal gelişmeleri irdelediler.
Kimi izleyici kendini Mordoğan’da bulunan Şeyh Bedrettin Dağları’na vururken kimileri solanların sıcaklığına aldırmadan büyük bir dikkatle oturumları izledi.
Yaklaşık 200 kişinin katıldığı  kongreye yoğun ilgi 13:30’daki Aydın Çubukçu’nun sunuş ve yürütücüsü olduğu, ‘Bir Yüzleşme ve Özgürleşme İmkanı Olarak Sanat’ oturumuna oldu. Oturumun sunucuları arasında; Çağla Karabağ: 2000’lerin Türkiye Sineması’nda 12 Eylül, S. Evren Yüksel 1980 Sonrası Toplumsal Değişim ve Yavuz Turgul Sineması, Fethi Demir: Mehmet Eroğlu’nun romanlarında Tutunamayan Kahramanların 1980 sonrası Dönemin İzleri Bağlamında İncelenmesi, Barış Yıldırım: Bilgeliğin Üç düzeyi Ya da Slogan Edebiyatından Yana, Simber Atay: 12 Eylül, Küreselleşme ve Türk Fotoğrafı adlı konularıyla yer aldı.
Konu 12 Eylül ve sanat olunca filmleri de tartışmak  panel izleyicileri içinde kaçınılmaz oldu. Yapılan tartışmalar sonucunda 2000’li yılların başında başlayan  ve 12 Eylül sürecini anlatan 4 film ele alındı: Vizyontele Tuba, Babam ve Oğlum, Eve Dönüş ve Beynelminel…
Bu filmlerden Vizyonte Tuba filmini devrimcleri karikatürize ettiği, Babam ve Oğlum’un ise ajiteden ileri gitmediğini belirten Çağla Karabağ;  Eve Dönüş  ve Beynelminel’in alanlarında en iyi film olduğu söylemesi izleyiciler arasında destek buldu.
Oturum sonrasında bir araya geldiğimiz ve  “80 öncesini elbette ki halletmedik. Ama  o öldü ve mezara gömüldü. Artık onu mezarından çıkartıp otopsiye sunmanın gereği yok” diyen Aydın Çubukçu ile hem 12 Eylül’ü hem de Karaburun Bilim Kongresi’ni konuştuk.

» Kongreden başlayacak olursak, bu yıl 4. kez yapılıyor bu kongre… Sürece ilişkin neler söylersiniz?
Kongrenin başlangıç amaçları içinde mevcut akademik katkı dışlında akademiyi halkla buluşturan özgür bir ortam yaratmak vardı. Bu 4. yıl. Öyle görünüyor ki bu amaca oldukça yaklaşılmış durumda.  Çok önemli bir katılım sağlandı. Konu başlıkları ve sunumlar oldukça başarılı ve geniş bir çalışma. Eğer toplu halde bunlar yayımlanırsa önemli bir eleştiri desteği sağlanır. Hem yaşadığımız topluma karşı hem de geçmiş e karşı… Bu yanıyla kongreyi  kültür ve düşünce dünyamızı genişleten bir kongre olarak düşünüyorum.

» Peki bu kadar uzak bir yerde yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu iyi bir şey değil. Yazın tatil kıyılarına kendilerini vuruyor arkadaşlarımız. Ve çeşitli kongreler ve kamplar düzenliyorlar. Bunun herhangi bir başka yerde yapılması nasıl olurdu onu tartışmak yerinde olabilir ama böyle bir tatil geleneği de oluştu. Bu insanlar az tatil yapan hatta hiç yapmayanlar. Bu kongre, bir araya gelmelerini kolaylaştıran bir faktör oldu. Bir yanıyla da tatil yerlerinin seçilmesini kararlaştırdılar. Sanıyorum zorunlu bir tercih.

»Gelelim oturum konunuza… Sizin oturumunuzda ‘Bir Yüzleşme ve Özgürleşme İmkanı Olarak Sanat’ işlendi. Ki kongrenin bu yıl ki başlığı 80 Sonrası. Aklımıza 80 öncesini hallettik mi sorusu geldi, siz ne dersiniz?
Elbette ki halletmedik… Ama o öldü, mezara gömüldü. Artık onu mezarından çıkartıp otopye sunmanın gereği yok. Ama 80 sonrası yaşıyor. Bizim bütün düşünce ve davranış sistemimizi etkilemeye devam ediyor. Dolayısıyla bunun değerlendirmesinin güncel pratik bir anlamı var. 80 öncesini konuşmanın bir anlamı kalmadı.

» Ama geçmişte yapılan hatalara bugünden bakmak ve değerlendirmek gerekmez mi?
Ne hata yaptık, bunu sorup da cevaplandırdığımızda bugününün sonucunu çıkartmak imkânını çok görmüyorum. Yapılar değişti, toplum değişti, sorunlar değişti… Orada yaptığımız hataları bugün yapmamak bir şey kazandırmaz bize. Ama şu yaşadığımız ortamın ne olduğunu anlamak bize çok şey kazandırır. Örneğin bizde çok yaygın olarak kullanılan, solcu kesimin dilinden düşürmediği bazı kavramlar var, bunlar 12 Eylül’ün armağanıdır, dilimize sokmuştur. Düşüncemize sokmuştur. Bunları temizlemek çok daha önemli.
Hâlâ herkes kendisini sivil toplum kuruluşu olarak tanımlayabiliyor. Örgütler, sendikalar, hatta kimi siyasi partiler bir sivil toplum kuruluşu olarak söze başlıyor. Bu yalnızca kelimenin yanlış kullanılması değildir, düşünce biçimlerini de etkileyen bir düşünce biçimini açığa vuran bir yanlış kullanımdır. 12 Eylül’ün kafamıza çaktığı davranış ve düşünce biçimleri göründüğünden çok daha etkili ve zararlı, onları değerlendirmek için bu tür toplantılara da ihtiyaç var.

» Sürekli 12 Eylül’le yüzleşmeden söz ediliyor. Biz yüzleştik mi 12 Eylül’le? Ki oturumda sanatla da olsa yol kat edildiğinden söz edildi…
Henüz sözünü ettiğiniz yüzleşmeyi başaramadık. Ama filmleri değerlendiren arkadaşlar çok iyi değerlendirmeler yaptılar.
Kıyısında dolaşıyoruz 12 Eylül’ün. En görünür yerleri ile uğraşıyoruz. Oysa toplumsal çapta baktığımızda derinlere işlemiş toplumsal davranış biçimleri, tıkanıklıklar ve bunları yasalarla desteklemiş bir sistem içinde yaşıyoruz. Grev yapmak mesela ne kadar zor. Grev yapamadığın sürece kitlesel bir işçi, emekçiyle yaratmak imkânına sahip değilsin ve aslında 12 Eylül’ün bütün sonuçlarıyla hesaplaşıp onları yok edecek olanda kitlesel işçi, emekçi direnişidir. Bunlar olmadığı zaman sadece konuşmuş oluyoruz. Bunları hem yasa düzeyinde hem de toplumsal alışkanlıklar, toplumsal algılayışlar düzeyinde tekrar tekrar tartışmamız gerekir. Bunlara karşı da araçlar geliştirmemiz gerekir.  Dolayısıyla sorun 12 Eylül’ün sonrasında, öncesinde değil…

» Çok mu kıyısında dolaşıyoruz 12 Eylül’ün?
Görüntülerindeyiz. Görmüşten öze doğru gidebiliriz. Gitmemiz gerekir. Hâlâ görünüşlerindeyiz 12 Eylül’ün. Sanatta olsun, siyasette olsun, 12 Eylül’ün özüne henüz giremedik…

» Umut var mı?
Evet, tabii ki, görünüşü yakalamışız hiç olmazsa. Buradan özüne gidebiliriz.


Bu İçerik 4124 Kez Görüntülendi
Eylül 2009 SÖYLEŞİLER
SÖYLEŞİLER / 2009 ARŞİV