SÖYLEŞİLER
TEKNOKRAT VE SANAT
14:59 06 Aralık 2009
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Prof. Dr. Erhan Karaesmen geçtiğimiz günlerde, 19. İstanbul Sanat Fuarı’nın ‘Eleştirmen Onur Ödülü’nü alarak ödüllerine bir yenisini daha ekledi
             
Değişik uluslararası platformlarda, üniversitelerde, araştırma merkezlerinde çok kereler ders ve/veya konferans verme, seminerler düzenleme faaliyeti içinde olan Prof. Dr. Erhan Karaesmen çeşitli bilim-teknik ve kültür-eğitim ödüllerinin de sahibi. Ayrıca, bu tip ödüllendirmeler için oluşturulan jürilerde ve değerlendirme kurullarında görev yapan Karaesmen son olarak 19. İstanbul Sanat Fuarı’nın ‘Eleştirmen Onur Ödülü’nün de sahibi oldu. 

»İnşaat Yüksek Mühendisisiniz. Uzun yıllar araştırma,planlama ve tasarım mühendisi olarak çalıştığınız gibi, ODTÜ başta olmak üzere çeşitli üniversitelerde tam ya da yarı zamanlı hocalık yapıyorsunuz.Sanat-kültür etkinlikleriyle de çok ilgilisiniz. Bu alanlarda çok sayıda kitaplarınız ve makaleleriniz var. Cumhuriyet Gazetesi’nde de yazıyorsunuz. Teknik-bilimsel ve sanatsal-kültürel ayrıca sosyopolitik alanlarda çeşitli dillerde 20’si kitaplaşmış 800’ü aşkın yayınınız var.  Şimdi de bu alanda anlamlı bir ödül aldınız. Pozitif bilimlerle sanat arasındaki ilişkilere bakış açınızı öğrenebilirmiyiz?
Ülkemiz ve dünya kamuoyunda tatbiki bilim, temel bilim, mühendislik ve tıp alanlarında etkinlik gösteren kişilerin toplumlar ve insanlık adına yararlı işler yaptıkları kabul edilir. Ama bu işlerin insanlarının sanatsal ilgi ve kültür yönlerinin zayıf olduğu, yaşamın renkliliklerine uzak kaldıkları yolunda yanlış ve anlamsız kanılar da mevcuttur. Teknik adamlara, düşünsel esneklik taşımayan, mizah duygusuyla barışmamış, köşeli kişiliğe sahip oldukları gözüyle bakılır. Oysa bu dünyadan kendi profesyonel etkinliklerinin yanında genel yaratıcılıkla bağdaşmış uğraşları olan epeyce  kişi çıkmıştır. Ben, bunlardan ilki ya da teki falan değilim. Yakın çağlar edebiyatımızın önde gelen adamı Oğuz Atay Ağabey bizim kuşağa hocalık da yapmış seçkin bir teknik adamdı. Sonraki kuşakların örneklerinden de epeyce sayılabilir.
Bilim ve teknolojiyle uğraşmanın “Neden-sonuç” ilişkilerini çok yakından izleme ve sıkça irdeleme şansı verdiği açıktır. Bunun sonucu olarak esnekliği belki biraz eksik ama çok sağlıklı  bir kafa yapısına ulaşılmış olur. Bu alanın paralelinde sanat ve kültür ile ilgilenenler, bu irdelemeli gözlemci alışkanlıklarını  o bölgelere de taşırlar. Plastik sanatlarda ya da müzikte sağlam bilgi birikimi üretebilir, kendilerine derin ilgi alanları yaratabilirler. Aslında bilimsel sezgisellikle sanatsal yaratıcılığın birbirine yakın düştüğü çok ortak nokta var. İkisi için de tutkulu bir merak, ilgi,sezgi, yaratıcılık ve sabır gerekir. Ayrıldığı yerlere gelince;sanat ‘nasıl’ı sergiler, bilim ise ‘niçin’i arar. Sanatçının ifadeci olması gerekir,bilim insanının ise açıklayıcı. Sanatçı gözlem yapar, neden-sonuç ilişkisiyle ilgilenmez; sanat düşünürü ise neden-sonuç ilişkisinden yola çıkar.

»Bu çerçeve içinde sizin yaşam öykünüzde bilim ve teknoloji ile sanat ve kültürün yanyanalıklarının, paralelliklerinin nasıl oluştuğunu da özetleyebilir misiniz?
Ben 1950’lerin ikinci yarısında İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi çağlarımda ilgili bir amatör olarak sanat çevrelerine bir miktar girip çıkma şansını bulmuştum. Varlık dergisinin aydınlatıcı etkisi ile belli düzeyde bir edebiyat merakını zaten daha küçük yaşlarda geliştirme şansı bulan bir kuşağın insanıydım. Edebiyatın belirlediği kültür alanında plastik sanatların ve müziğin farklı çok önemli anlatım güçlerine sahip olduğunu bir miktar beller gibiydik. Lise çağlarında İzmir’de hocalığımı da yapmış olan, kendi kuşağının büyük ressamı Abidin Elderoğlu’ndan sanatın anlamıyla ilgili epeyce şeyler dinledik. Benim plastik sanatlardan ilk etkilenmem,  o yaşlarda Abidin Bey’i tanımış olmamdan kaynaklandı. Bu benim şansım oldu. Müzik merakımda ise, kendileri müzik dünyasının içinde aktif şekilde yer alan yakın arkadaşlarım ve onların çevresinin rolü oldu. Ancak her iki alanda da yayılmacasına ve derinlemesine yakın ve hatta tutkulu ilişkiler geliştirmeme 1960’ların büyükçe bir bölümünü oluşturan Paris yıllarıma borçluyum. Bir yapı mühendisliği araştırma merkezinde profesyonel olarak çalışır ve bir taraftan tatbiki bilim doktorası programını takip ederken bu etkinliklerden arta kalan vaktimin çok büyük bir bölümünü plastik sanatlar ve müzik çevreleri ile içiçelik yaratma ve oralardaki etkinlikleri yakından izleme yolundan harcadım. Benim yaşımda, benden yaşça daha büyük ve hatta bir bölümü benim kuşağımdan sanat meraklısı çeşitli milletlerden dostlarım oldu. Bu yakınlıklar, benim sanat-kültür alanlarındaki bilgilerimi geliştirmeme çok yardımcı oldular. Bir takım önemli müzisyenler, ressamlar ve heykeltıraşlarla birebir tanışma, onların yaratıcılığını yakından izleme şansını buldum. Yazıp çizmeyi ve anlatmayı sevdiğim için Paris’in uluslararası ortamında plastik sanatlar ve müzik sanatının arasındaki ilişkiler ve paralellikler konusunda dizi halinde konferanslar verme ve Sorbonne bağlantılı bazı küçük sanat-kültür dergilerinde yayınlar yapma yolu da bana açıldı.  Bu dönemlerde tanıştığımız ve kendi alanlarındaki derin bilgilerinden ve algılamalarından yakın dostluk ilişkileri içinde çok yararlandığım büyük ressam rahmetli Selim Turan’ın ve dünya piyano sanatının yüz akı kırk küsur yıllık sevgili dostum İdil Biret’in adlarını, özel olarak, anmak isterim.
Arada bir yıla aşkın bir süre Amerika kıtası ülkelerinde yaşama şansım oldu. ABD’deki müzik yaşamını da bir ölçüde izleme fırsatını buldum. Ancak o dönemden en büyük kazancım Meksika başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerinde geçirdiğim sürelerde “İspanyol Öncesi Dönem”in yapısal kültür mirasını yerinde görerek keşfetmem oldu.
1967’den bu yana bir kısmı uzunca seyahatlerden oluşan çeşitli yurtdışı  gidiş-gelişlerin kesintilerine rağmen Türkiye’de yaşadım. Kendi dilimde yazmayı ve anlatmayı özlemiş bulunuyordum. Bir zamanlar hayranlık dolu bir izleyicisi olduğum Varlık Dergisi’nde yazılarımın çımaya başlamış olması büyük edebiyat ve düşün insanı rahmetli Yaşar Nabi Nayır’ın bana tanıdığı büyük bir fırsat oldu. Ülkemiz sanatı ve kültürü ile ilgili daha olgunluğa yaklaşmış bir yaşta yeniden bilgilenme, oradan canlılık kazanma yolu bana açıldı. İşte böylece yaklaşık kırk yıldır hem tatbiki bilimlerle hem mühendislikte hem de sanat-kültür alanlarında yazarak bugüne kadar geldim.

»Bu yazılar nasıl ortaya çıktı?
Çeşitli dillerde hem kendi mesleğimle ilgili, hem de sanat-kültür alanında çok sayıda yazı ortaya çıkardıysam, bunu sanırım yazma-çizme-anlatma, ifade etme sevgime borçluyum. Ancak değişik alanlarda pek çok şey yazılıp anlatıldığında bunların hepsinin ele alınan konuların köklerine inen çok derin ve orijinal fikirlerle dolu ürünler olması herhalde kolay değildir. En azından benim durumumda, her yazdığımın ve anlattığımın en kapsayıcı, en doğru, en yenilikçi fikirlerle bezenmiş olduğu iddiasında hiç değilim. Ama teknik alandaki yayınlarımın bir bölümünde bazı yeni bulguların ürünü olarak, uluslararası ilgi de çekebilen değişik şeyler söylemiş olduğum düşünülebilir. Sanat-kültürle ilgili olarak da birçok yazarınkinden daha farklı bir anlatı üslubu içerisinde, okuyanların, konferanslarda ve TV’lerde dinleyenlerin rahat izleyebileceği açıklıkta bilgilendirici anlatım yolunu denedim. Bu benim yaptığım öyle büyük edebiyat falan değildir. Büyük edebiyat ya da bilgece bir bilgi fışkırtması falan da değildir. Anlatmayı seven ve üzerinde kafa yorduğu konulara içtenlikle bağlı ve saygılı, kıdemli bir yurttaşın ve deneyimli bir hocanın eğiticilik dürtüsüyle ortaya bir şeyler döküşünden ibarettir.

»Geçtiğimiz günlerde aldığınız “TÜYAP Sanat Eleştirmeni Onur Ödülü”, anladığımız kadarıyla, sadece makalelerinize ve konferanslarınıza dayandırılmadı. Epeyce bir sayıda kitabınız var. Buna ne diyorsunuz?
Dediğim gibi yazmayı sevince ve üzerine gittiğiniz konu ve konu grupları kapsamlı anlatım çerçevelerini gerektirince yazdığınız metin daha uzayabiliyor. Kitap boyutuna varabiliyor.  Bazen Nuri İyem ve Selim Turan gibi sanatına çok değer verdiğim ve insan olarak da kendilerine müthiş saygı duyduğum bazı büyük sanatçılar için uzunca metinler halinde ortaya çıkan katalog başlık yazıları kitap metin parçaları kaleme aldığım oldu. Müzik alanında son otuz-kırk yıllık dönemin dünyadaki en önemli bayan kemancılarından olduğu bilinen ve sevgili dostum Ayla Erduran ve  ülkemizdeki gelmiş geçmiş en büyük piyano eğiticilerinden olan Kamuran Gündemir ile ilgili metinler de yazdım. Yapısal kültür mirasına ve tarihsel karakter taşıyan uygarlık anıtlarına öteden beri duyduğum ve gittikçe pekleşen ilginin sonucu olarak bu alanda da uzunca makaleler ya da kitaplar boyutunda bir şeyler yazmayı denedim.

»Tam bu noktada sizin Koca Sinan’ın yapılarına hem bilimsel hem de sanatsal yaklaşımlar içinde büyük ilgi gösterdiğiniz, bunlarla ilgili epeyce yazıp çizdiğiniz biliniyor. Bu konuyu da biraz irdeliyebilir miyiz?
Mimar ve de Mühendis Koca Sinan, sadece bizim bu bölgelerin değil, dünya yapı sanatındaki evrensel bir alanın en büyük adamlarından biridir. Özellikle kubbe sanatı söz konusu olduğunda, muhtemelen en büyük adamdır. İstanbul’da ve Anadolu toprakları üzerinde ve hatta Trakya ile Balkan Ülkeleri sınırları içinde bir kısmı maalesef yıkılmış ya da ağır hasar görmüş olmakla beraber epeyce bir Sinan yapısı kalıntısı bulunmaktadır. Yapı sanatının evrensel gelişimini izlemek isteyenler için Sinan yapı kalıntılarının oluşturduğu bu açık laboratuar müthiş bir şanstır. Yapı sanatı ile sadece tatbiki bir sanat olarak değil, mimarlık özelliklerini de gözeten sanatsal yaratıcılık yönleri ile de ilgilenerek Sinan olayını kendimce derinlemesine anlamaya çalıştım. Kısa makale ve rapor formunda yabancı dillerde uzunca yıllar çok sayıda bir şeyler yazdıktan sonra, Türkçe’de kapsamlıca bir metin üretme şansını buldum. Bundan dolayı da mutluluk duydum. Böylece sadece teknik çevrelerle değil, genel kamuoyunda da belli bir ilgi ile izlendiği söylenen “ Sinan Teması Üzerine Çeşitlemeler” başlıklı kitap ortaya çıktı. Sinan yapıları dışında evrensel olarak yapı sanatının çeşitli ülkelerdeki ürünleriyle de kendimce ilgileniyorum ama bu genel ilgi alanı içinde Sinan çok özel, önemli ve anlamlı bir yer kaplıyor.
Gülşen  Çandar


Bu İçerik 590 Kez Görüntülendi
ARALIK 2009 SÖYLEŞİLER
SÖYLEŞİLER / 2009 ARŞİV