SUNUŞ: Neden kadınlar ve çocuklar?Kadınlar yerel yönetimlerde yalnızca yüzde 1 oranında temsil ediliyor. Yönetimlerdeki erkekler, erkek bakış açısıyla yine ağırlıklı olarak yetişkin erkekler için hizmet veriyor. Kadın sığınma evi açmıyor, kadınların seslerini duymuyor, gereksinimlerini gözetmiyorlar. Pek çok semtte her köşe başında bir kahvehane var, ancak kadınların birlikte oturup sohbet edebilecekleri, çay içebilecekleri bir yer bile yok. Kimse dört duvar arasına hapsedilmiş kadınlara yaşadıkları semte, mahalleye, sokağa dair sorunlarını, yerel yönetimlerden taleplerini sormuyor, belki de sormaya ihtiyaç bile duymuyor.
Ve çocuklar... Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi"ni 1990 yılında imzalayan Türkiye"de çocuklar hala birey olarak görülmüyor. Yerel yönetimler gibi medya da onları yok sayıyor. Sözleşmeyle garanti altına alınan "medya aracılığıyla haberleşme, bilgilenme ve ifade özgürlüklerini kullanabilme" hakları ihlal ediliyor. Herkes onlar adına düşünüyor, onları kullanıyor, ancak onların cümleleri, sorunları ve istekleri hep görmezden geliniyor.
İşte bu nedenle, İstanbul"un beş ayrı semtine gittik. Kadınlardan ve çocuklardan yaşadıkları yere dair sorunlarını, seçimler öncesinde oy isteyen adaylardan taleplerini anlatmalarını istedik.
Ortaya işte bu yazı dizisi çıktı.
***
İstanbul’un Beyoğlu ilçesine bağlı Tarlabaşı’nda yşayan kadınlara ve çocuklara yerel yönetimlere talip adaylardan beklentilerini, karşılaştıkları sorunları ve taleplerini soruyoruz. Kadınlar destek ve hizmet istiyor; çocuklar ise park ve güvenli sokaklar…
Yerel seçimler yaklaşırken, Beyoğlu’nun cıvıl cıvıl, kalabalık sokaklarından aşağıya, Tarlabaşı’na iniyoruz. Evlerinin önünde oyun oynayan çocuklara; komşularıyla sohbet eden kadınlara yerel yönetimlerden beklentilerini, aciliyetle çözüm bekleyen sıkıntılarını soruyoruz. Aldığımız yanıtlar tanıdık, yıllardır İstanbul’da yaşayan yaşamayan herkesin az çok bildiği sorunlar. Tarlabaşılılar bu sorunların çözülmesini, belediyelerin onları “görmesini”, Tarlabaşı’na hizmet getirmesini bekliyor.
Yağmurlu bir günde, Tarlabaşı sokaklarına girdiğimiz, fotoğraf makinemizi çıkardığımız anda, bizi 16-17 yaşlarında bir genç karşılıyor.
“Abla, Etiler mi burası sanki, neyi çekiyorsunuz?” diye sesleniyor. Ne diyeceğimizi şaşırıyoruz. Genç, bir yanıt da beklemiyor zaten, yanımızdan geçip gidiyor. Yürümeye ve fotoğraf çekmeye devam ediyoruz.
Evlerinin önünde oyun oynayan 4 kız çocuğuyla karşılaşıyoruz. Sevda, Sevgi ve Rojin 7, Nilüfer ise 11 yaşında. Onlara, muhtarlardan, belediye başkanlarından, yöneticilerden, yaşadıkları yere, Tarlabaşı’na dair neler istediklerini soruyoruz. “Muhtarlar, başkan adayları söyleyeceklerinizi okuyacak, sorunlarınızı duyacak, istediğiniz her şeyi söyleyin, yazalım” diyoruz. Şaşırıyorlar önce, sonra bir bir anlatmaya başlıyorlar:
Sevda “Park istiyoruz” diyor, “Burası bizim seksek alanımız (sokağı gösteriyor). Parkta seksek oynayalım, koşalım, salıncağa binelim. Yemyeşil olsun her yer, sokakta hiç çöp olmasın.”
Arkadaşını çağırıyor sonra. Kıvırcık saçlı, çok güzel bir çocuk yanımıza geliyor. Adı Rojin, birinci sınıfa gidiyor. “Okulunda her şey yolunda mı, yetkililerden ne istersin?” diyoruz, “Kapımız kırık” diyor ve ekliyor: “Ne isteyeyim? Tüm derslerim 5 gelsin istiyorum.”
‘HERKES EŞİT OLSUN’
Yağmur yağıyor, Tarlabaşı sokakları çamurla kaplanıyor. Sevgi, tam ifade edemiyor ama, belli ki çamurdan şikâyetçi. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan çamur-çizme kavgası yapadursun, neler istediğini sorduğumuz 7 yaşında bir çocuk, tüm içtenliğiyle yetkililere şöyle sesleniyor:
“Tarlabaşı’na hiç yağmur yağmasın istiyorum.”
Biz Sevgi ile konuşurken 11 yaşındaki Nilüfer “Ben de bir şey söyleyebilir miyim abla?” diye sesleniyor. “Tabii”, diyoruz, hızlı hızlı konuşmaya başlıyor:
“Belediyenin bize vereceği yardımı biz veriyoruz aidat olarak. İnanamıyorum. Onun için AKP’nin değişmesini istiyorum. Herkesin eşit olmasını, fakir zengin diye bir şey olmamasını istiyorum. Ben Kanarya’da oturuyorum aslında, ama orada da aynı sorunlar var. Her yer taş. Güzelleştirseler, her yerde bahçeler, çiçekler olsa, ne güzel olur.”
‘BURALARI GÖRMÜYORLAR’
4 çocuğu geride bırakıp yürümeye devam ediyoruz. Sokakta yürüyen iki kadına uzatıyoruz teybimizi. Fatma Savaş, 65 yaşında Tekel’den emekli bir kadın, 50 yıldır Tarlabaşı’nda oturuyor. “Koltuğa oturdular mı tamam, kimseyi görmüyorlar” diyor ve aklına gelen sorunları bir çırpıda anlatmaya başlıyor:
“Sokaklar karanlık, çevre bakımsız, her yer çöp, siz de görüyorsunuz. İşsizlik zaten almış başını yürümüş. Belediyenin hiç buraya baktığı yok. Sen onlara ulaşamıyorsun bile…”
Fatma Savaş sözünü bitirmeden adının Mehmet olduğunu öğrendiğimiz orta yaşlı bir adam geliyor yanımıza: “Belediye hırsızlarla ortak. Bu sokakların lambaları hiç yanmıyor. Seçim zamanı geldi mi televizyonda oy istiyorlar; gel bu sokaklara, araba geçemiyor. Bu sade Tarlabaşı"na mahsus, buraları bilerek görmüyorlar.”
‘BİZİ MAĞDUR ETMESİNLER’
Kentsel Dönüşüm hakkındaki düşüncelerini soruyoruz, Mehmet Bey “Karşıyız” diyor öfkeyle. Ardından, Fatma Savaş, Sultan Kızılalev ve Mehmet Bey arasında şöyle bir konuşma geçiyor:
Mehmet Bey: Kentsel dönüşüm istemiyoruz!
Fatma Savaş: Boşver onları…
Mehmet Bey: Hiç boşver olur mu? Senin evini alıyor, başkalarına satıyor. Senin yerin yok artık burada diyor.
Fatma Savaş: Öyle saçma şey olur mu hiç?
Sultan Kızılalev: Oluyor işte, neler oluyor.
Mehmet Bey: Seni başka eve götürüyor, 300 milyon kira istiyor, bu yakışık almaz.
Fatma Savaş: Yine baksınlar, bakımlı olsun her yer, temizliği yapılsın. Ama insanları mağdur etmesinler, yerinden yurdundan edip perişan hale koymasınlar.
‘BU İŞİ YAPMAYACAKSIN’
Mehmet Bey gidiyor. Fatma Savaş, sorunlarını anlatmaya devam ediyor:
“Çok sorunu var buranın, hangisini söyleyelim? Bakmıyorlar kızım, görmüyorlar. Çukur olmuş, delik deşik olmuş sokaklar. Bir araba geçiyor, üstün başın olduğu gibi çamur oluyor. Söylüyorsun ‘zift yok’ diyorlar. Nasıl yok? Zift bile bulamıyorsan bu işi yapmayacaksın! O koltukta oturmayacaksın! Millet artık bıkmış; kime oy versin, ne yapsın, millet de şaşırmış.”
O sırada, Sultan Kızılalev karışıyor söze, “Valla ben kimden hayır görürsem ona oy vereceğim” diyor. Kızılalev, 43 yaşında, 4 torun sahibi ve işsiz. Yani krizin teğet geçmediklerinden. Şöyle devam ediyor:
“Yıkık dökük bir evim var diye bana yeşil kart vermediler. Çoluk çocuk, dört torun evde, çalışan yalnız bir kişi, o da 800 lira maaş alıyor. Suyumu, elektriğimi kestiler, ne yapacağımı şaşırdım. Biz arka sokaklarda oturuyoruz, Karakol sokağında, oraları buralardan da berbat.”
Sonra konu dönüyor dolaşıyor zamlara geliyor. Fatma Zengin son olarak şunları söylüyor:
“Sabah bile korkarak yakıyorum sobayı, saat başı söndürüyorum. Hastayım, romatizmalıyım. Yine de 80–90 milyon fatura geliyor. 65 yaşındayım, hastayım, çalışamam ki. Çok şey var aslında söyleyecek, ama faydası yok. Hiçbiri olmuyor, dilde kalıyor. Biz bunu hak etmiyoruz, hiç hak etmiyoruz.”
‘GÜVENDE DEĞİLİZ’
Kadınların yanlarından ayrılarak bir sonraki sokağa gidiyoruz. Orada midye tezgahının başında bekleyen Ahmet’le karşılaşıyoruz. “11 yaşındayım. Okul dönüşlerinde midye satıyorum” diyor Ahmet. Okulunu çok seviyor, doktor olmak istiyor. Yaşadığı sorunları ise şöyle anlatıyor:
“Burası çok tehlikeli abla, güvenli değil. Keşke tehlikeli olmasaydı, daha iyi bir yer olsaydı. Bu mahalle çok pis. Tertemiz bir mahalle olsun, yerlere hiç çöp atılmasın isterdim. Ben daha önce başka bir yerde çalışıyordum, sonra oraya tinerciler geldi, korktum, ben de buraya geldim.”
Ahmet’le konuştuğumuzu gören arkadaşları geliyor yanımıza. Onlar konuşmak istemiyorlar. Israr edince biri dayanamıyor, utana çekine “Halı saha istiyoruz” diyor.
‘OKUL YARDIMI YETMİYOR’
Evinin önünde 5 yaşındaki kızıyla duran bir kadınla konuşuyoruz. Kadın ismini vermek istemiyor. “Çocukların okul yardımları var, ama çok az, hiçbir şeye yetmiyor” diyor. Kayıt parası, şu parası, bu parası derken yardımın zaten bittiğini anlatıyor.
“Başka bir talebiniz var mı?” diye soruyoruz, şu yanıtı veriyor:
“Merdivenlere uyarı levhaları koymalarını istiyorum. Levha olsa arabalar görür, aşağı inmez. Çocuklar oynuyorlar çünkü burada, oradan aniden bir araba iniyor, yüreğimiz ağzımıza geliyor.”
Kızı Zülcelal’e dönüyoruz bu sefer. Tüm çocuklar gibi o da park istiyor. Annesi, park için Kasımpaşa’ya gittiklerini, ama oranın kalabalık ve uzak olduğunu, mahallelerinde bir park olsa çok rahat edeceklerini söylüyor.
‘KADINIZ, YETMEZ Mİ?’
O sırada yoldan geçen bir kadın, ne konuştuğumuzu merak ediyor. “Sorunlarınız ve yerel yönetimlerden talepleriniz” diyoruz. “Sorun mu? Kadınız, yetmez mi?” diyor. Ve arkasını dönüp gidiyor…