Uygarlığın metinlerle uğraşmasının karşısında, ulusalcılık, temel özler tanımlama güdüsüne kapılmıştır. Eğer modern ulusalcılık, uygarlık metinlerine Çin (hâttâ Han) ulusunun özelliklerini mal ediyorsa, bu mal ediliş politik bir amaç için tarihsel bir ehemmiyet arz eder
Buraya kadar Çin üzerinden, tarihselikten, sınır istikrarsızlıklarından ve ulusun içsel farklılıklardan -parçalanmışlığından değilse de,- uygarlıklardan ve kıtalardan söz etmemin nedeni, milliyetçiliklerin tarih yazıcılığı açısından kültürel tarihlerin sorunlu doğalarının, bu kavramlar çerçevesinde örgütlenmiş olmasıdır. Sincan olsun, Tibet olsun değineceğim sorunlar ve kavramlar, en önemlisi de gerilimleri sade ve Çin değil birçok ülke yaşıyor. Bu saydığım oluşlar, dünyaya politik ve kavramsal düzen getirmenin ürünleridir ve zapt etmenin politik ve kavramsal stratejilerini temsil ederler. Bu düzen, yalnızca alternatif mekansallıkların ve zamansallıkların bastırılması ile elde edilebilir, fakat daha da önemlisi onları yapan süreçlerin üzerine örtü çekilerek gizlendiğinde bu kavram ve oluşlar hayat bulabilir.
Pek şaşırtıcı olmayan, global güçlerin, imparatorluk güçleri de dahil, ekonomik ve kültürel süreçler ve insan hareketleri yaratarak modernitenin zaptetme stratejisini önemsizleştirmesi esnasında, mekanların çeşitliliğine ve değişik zamansallıkların talep edilişlerine tanıklık etmemizdir. Belki, akışkanlık durumu ile yaşamaktır bu; şu anda dışa vurulduğu şekli ile entellektüel hayatın, sabit kapsamlar yerine hareket ve süreçlere yaptığı vurgu, Edward Said ve Clifford Geertz gibi kültürel kritiklerin, söz ve örnek için ileri sürdükleri gibi, gezgin teorisyenlere gezgin teoriler üretmiştir. Önemli olan, tam bu aşamada, geçmiş ile daha değişik bir biçimde yüzleşmemiz gerektiğine çağrılmaktayız; düzenden yana tarihyazıcılığının her neyi bastırıp örttüyse, onun farkına varma açıklığına ve insan etkinliğinin, entellektüel ve kültürel etkinlik de dahil, dünyayı yaratmasının önemini bir yerlere yazmaya çağrılıyoruz.
Tarihin yüküyle boğuşmak
Aynı zamanda, bir zamanlar homojenleştiriciliği ve heterojenleştiriciliği oluşturmada üretken olan güçlerin yarattığı girdaba kapılmış giden bir dünyada, tarih geçmişe hızla çekiliyor, hâttâ geçmiş geri gelerek güncel ile ilgili taleplerde bulunuyor –tam da “tarihin dirilişi” gibi bir şey-, aynı, Fransız yazar Jean-Marie Guehenno’nun, globalizasyon güçlerinin saldırısı sonucunda ve karşılık olarak yerel bilincin zuhur etmesiyle ulus-devlet otoritesinin çöküşü üzerine yaptığı çalışmada anlattığı gibi. Global Modernite dünyası, uygarlıksal [dinsel] ve kültürel taleplerin geri gelişine tanık oluyor, ironik olarak, aynı sınırötesi etnisitelerin ve diasporaların istikrarsızlaştırıcı güçleri tarafından desteklenerek, tarihsel bilinç olarak başka epsitemolojilere ve başka taleplere başvurma çağrısı yapıyor. Bu, yalnızca birbirlerinden farklı uygarlıkların arasında olan bir durum değil. Değişik bilgilenme talepleri aynı uygarlığın geleceği ile ilgili kültürel mücadelelerine de sebep oluyor; ABD’de, bilim ve tarihe yapılan İncil kaynaklı saldırılarda -aynen İncil’de olduğu gibi, James Ussher’in İncil’deki tarih anlatımından esinlenerek yazdığı Dünya Yıllıkları’nda olduğu gibi, evanjelistler arasında popüler hale gelen Yaratılış müzelerinin ve dinsel temalı çocuk parklarının sayılarının artması ve çeşitlenmesi gibi. 1980’den bu yana ABD’de “kültür-savaşları,” sosyal organizasyonların uygarlıksal ve ulusal birimlerinde varolduğu ileri sürülen kültürel homojenlik mitlerinin yaşaması için kültürel çelişkilerin bastırılmasına doğru yönelmiş durumda. Bu çelişkiler, sadece ulusların, milliyetlerin ve etnik birimlerin arasında değil, fakat sınıflar, cinsiyetler ve ırklar arasında da, farklı sosyal, politik ve kültürel mekanları ima ederek, karşılaşmaları belirtiyor.
Yer tabanlı olgular
Buradaki mesele, tarihsel mekanların idrak edilmesinin uzlaşımsal biçimlerini ayrıcalıklı konumdan indirerek, mekanların çeşitlenmesi ile karşı karşıya kalmış olmamızdır. Ulusal ve uygarlıksal mekanları yıkıma uğratmanın bizzat kendisi, tarih mekansallığının ve zamansallığının nasıl inşa edileceği sorununu birlikte getirir. Somutluğu içinde anlaşılan kültür, kaçınılmaz olarak kültürel varoluş koşulları olarak farklılığa, ayrıcalıklı bir konum verir. Fakat, bu, kültürün yerelleştirilmişine itibar edilişini, daha geniş uygarlıksal ve ulusal kültür biçimleri ile dağıtmak ve tarihsel ve politik önemleriyle ulusçu ve uygarlıkçı ideolojilerin yer-tabanlı kültürel olguların ve yönelimlerin üzerinden zaten buldozerle geçme arayışındayken silip atmak mıdır? Böyle düşünmüyorum. İster zamansal/mekansal veya sosyal olsunlar farklılık iddialarına verilecek değersel ağırlığın nesnel bir standartı yoktur; ister ulusal, ister uygarlıksal olsun, birlik iddialarına da verilen, standart bir değer bulunmamaktadır, fakat birlikte varoluşlarını, sadece ideolojik bir inanç halinde olsalar da ve sosyal ve politik davranışın biçimlenmesinde, yani, tarihin sonuçlarında oynadıkları rolü de yadsıyamayız. Dolayısıyla, indirgemeci olmayan bir kültür analizi için, sundukları iddiaların hızlıca üzerinin çizilmesi gerektiğini kaydetmek durumundayız.
Ulusal kültüre İndirgemek
Kültür ile uygarlık arasındaki ilişki, metinsel geleneklerin dolayımıyla kurulur; ve aşikâr bir biçimde, tarihsel olarak, elitlerin, çoğu zaman politik sınırların da ötesine taşan birlik ve sadakatlerine bağlıdır. Elimizdeki örnekte, geleneksel Çin kültürü tartışmaları, yukarıda iktibas ettiklerim de dahil, Çin kültürünü felsefî ve dinî geleneklerle (en bilinenleri Konfüçyanizm, Daoizm, Budizm ile) aynılaştırır. Bu gelenekler, sınıflar ve cinsiyetler arasındaki boşluğa değişik bir biçimde ve değişik dayanıklıkta köprü kurar fakat aynı zamanda aynı gelenekler, farkı yok saymadan ortaklıklar da yaratmışlardır. Bu kadarıyla, ulusal kültürün bileşenlerinden sayılabilirler. Diğer yandan, onları bir “ulusal kültüre” indirmek de veya ulusal bir sınır içine hapsetmek de yanlış olacaktır. Ulusal mekanları da aşan çekicilikleri ve tarihsel yayılışlarına bakarak, gerçekten de bu gelenekler Doğu, Güneydoğu, Orta Asya veya Çin gelenekleri adlarını alırlar.
Uygarlığın metinlerle uğraşmasının karşısında, ulusalcılık, temel özler tanımlama güdüsüne kapılmıştır. Eğer modern ulusalcılık, uygarlık metinlerine Çin (hâttâ Han) ulusunun özelliklerini mâl ediyorsa, bu mâl ediliş politik bir amaç için tarihsel bir ehemmiyet arz eder ki, bunu sadece geçmiş üzerine yapacağı ulusal bilinç projeksiyonuyla yapabilir.
Fakat ulusal kültürel proje kendi başına bir bela ile karşı karşıyadır. Elitlerin metinsel gelenekleri ile ulusal kültürü aynılaştırdığımızda, ki böylesine bir proje bütün bir ulusu kapsamak amacını taşır, o zaman da kendini kolonize eden bir proje halini ifade eder. Diğer yandan, kabul edilebilir olmak için (ve uygarlıksal projeden ayırt edilebilmesi için), ulusal kültür projesi, aynı zamanda, nüfusun her insanına, her katmanına açılmak zorundadır ki, içsel mekanına [kendi oturma odasına], ulusun sosyal kuruluşundaki farklılıkları, mekandan, sosyal farklılıklara kadar gündelik yaşam farklılıklarını -daha önce tartıştığım bu farklılıkları- buyur eder. 20.yy esnasında Doğu Asya’da bu geleneklerin ulusal versiyonlarını üretmek için yapılan, metinsel geleneklerin hayali ulusal özelliklere eklemlenmesi çabalarını bu açıdan düşünebiliriz.
Ulusal gelenekleri gündelik yaşamın materyalliği içindeki taleplere metinsel geleneklerin eklemlenmesi çabası sayesinde yaratmak, sadece kısmen başarılı olmuştur. Kültürel pratiklerde, mekansal ve sosyal farklılıklar kendilerini globalizasyon olarak ileri sürerler ve ulusaşırıcılık, ulusu ayrıcalıklı konumdan çıkartır; ulusal ve uygarlıksal baskı ile marjinalize edilmiş olan kültürel pratiklerin kendi kendilerini ifade etmesi için yeni mekanlar açar.
Türkiye basınında Sincan tepkisi
“Başbakan’ın ‘soykırım’ demesine şaşırdım
BazI Türk yorumcularının Sincan’daki son olaylara karşı yazıp söylediklerini okudukça şaşırıyorum. Tamamına yakını, hayali bir Türk birliği veya Türkiye’nin global bir güç olmasının olayları vesile ederek talep edilmesi hakkında gösterdikleri hissiyatı, Sincan’daki emekçi Uygurların yaşadıkları eza ve cefaya göstermiyorlar. Türkiye’deki Türkler ve Sincan’daki Uygurlar ortak bazı mirasları paylaşıyorlar olabilir (aynı Müslümanların da dinsel temelde ortaklaşa bir tarihleri olduğu gibi), fakat bu iki halk çok farklı kültürlerin, zaman mekan boyutunda tümüyle birbirlerinden ayrılmış halklarıdır. Gündelik kültür açısından, Uygurların Han komşularına, Türkiye’deki Türklerle hayali bir abi-yeğen ilişkisinden daha uzak olduklarını düşünmek için hiç bir sebebimiz yoktur. Birlikler hayalî ve ideolojiktirler, ortak atadan gelme iddiasının desteklediği ırkçı taleplere dönüşürler. Bir çok Türk yorumcusunu sözleri, Sincan olaylarının kendilerine bir “Türklük iddiası ve özgüveni” kazandırdığını ima ediyor. Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından, Sincan’daki ölümlerin asıl doğasını bilmeden önce kullanılan “soykırım” sözüne ise özel olarak şaşırdım. Çünkü, bu terim Türk tarihi içinde o kadar problematik olmuştur ki, böyle bir ülke liderinden biraz daha ihtiyat beklemek çok doğaldır. Çağdaş dünyanın en temel sorunları haline gelen etnik, dinsel ve ırksal duyguları sorumsuzca kaşımamak gereklidir.