BİRGÜN PAZAR
DERKENAR: 1898'DE EMİLE ZOLA, DREYFUS DAVASI'NDA TARAF OLUR VE HAYKIRIR: GERÇEK YÜRÜYOR VE ONU HİÇBİR ŞEY DURDURAMAYACAKTIR
17:27 12 Ocak 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bu hafta adaletten söz edeceğiz. Ama Selda'nın yıllar önce söylediği "Adaletin Bu mu Dünya?"sındaki "adaleften değil... Ya da "Adalet Mülkün Temelidir"de ki "adaleften de değil... Gerçek "adaleften ve adalet arayışından söz edeceğiz!

Yakın tarihin en büyük hukuk skandallarından biri olarak bilinen bir davadan, "Dreyfus Dava-sı"ndan söz ediyoruz. Tarihe "Dreyfus Davası" olarak geçen olay; 1894 yılında Fransız ordusunda yüzbaşı olan Yahudi asıllı Alfred Dreyfus'un "Almanya için casusluk yapma" iddiasıyla yargılanıp, mahkum olması ile başlar. Yazar Emile Zola ve çok sayıda aydının Dreyfus'un suçsuzluğu için verdiği hukuk ve adalet mücadelesi ile devam eder. 1906 yılında "suçsuzluğu" anlaşılan Dreyfus, görevine geri döner...

25 Eylül 1894'de, Paris'teki Alman Büyükelçili-ği'nde Fransız İstihbaratı için çalışan temizlikçi Madam Bastian'ın, askeri ataşe Schwarzkoppen'in çöp sepetinde bulduğu yarı yanmış bir kağıtta gizli bilgileri okumasıyla birlikte Fransız ordusunda bir "cadı avı" başlar.

Soruşturmayı Yahudi düşmanı olarak bilinen Yüzbaşı Sandherr yürütmektedir. Şüphelinin adı "D..." olarak tespit edilmiştir. Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus, baş şüphelidir. Dreyfus, 15 Ekim 1894'de tutuklanır. O, suçsuz olduğunu haykırsa da basın onu "suçlu" bulmuştur. Sağ eğilimli "Le Soir" gazetesi 31 Ekim'de, Yahudi düşmanlığı tescilli "Libre Parole" gazetesi 1 Kasım'da yayınlanan ırkçı yazılarıyla Dreyfus'a karşı kampanya başlatırlar.

EMİLE ZOLA SAHNEDE
Savaş Bakanı General Mercier, 28 Kasım'da Le Figaro gazetesine Dreyfus'un suçluluğunun "neredeyse kesin olduğunu" açıklar. "Paris Birinci Savaş Konseyi"nde 19 Aralık'ta başlayan dava, hızla sonuçlandırılır ve 22 Aralık'ta Dreyfus suçlu bulunarak rütbesi geri alınır ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılır...

5 Ocak 1895'te Dreyfus, Güney Amerika'da, Fransız Guyanası'nda Şeytan Adası'na gönderilir. Bu arada Yüzbaşı Sandherr'in yerine Yarbay Picqu-art atanmıştır ve Picquart, Binbaşı Esterhazy'den şüphelenmektedir. Ancak Fransız ordusu, Ester-hazy'in suçluluğunu kabul etmeyecek ve Picquart'i Tunus'a sürecektir... Davayı başından beri izleyen birinin bütün bu olup bitenlere karşı yüksek sesli itirazı, davanın seyrini değiştirir. Ünlü yazar Emile Zola, Dreyfus'un suçsuzluğunu savunan yazılar yazmaya başlar. Ama Zola'nın gazetelerde yayınlanan yazıları beklenilen etkiyi yapmaz.

n Ocak 1898'de Esterhazy beraat ederken, Picquart tutuklanır. Emile Zola, 13 Ocak tarihinde Cumhurbaşkanı'na hitaben yazdığı "İtham Ediyorum!" başlıklı yazısını yayınlar. Bu kez beklenilen olmuş, Fransız kamuoyu Dreyfus'un suçsuz olabileceğini düşünmeye başlamıştır. Bu yazısından dolayı Zola'ya dava açılır. Aralarında Anatole France, Proust, Durkheim gibi isimlerin bulunduğu aydınların çabaları sonuçsuz kalır. Emile Zola, "devlete hakaret" suçundan bir yıl hapis ve 3000 frank para cezasına çarptırılır.

YÜZ YIL SONRA DİLENEN ÖZÜR
Dreyfus davası sırasında Fransa, "asker" ve "sivil", "sağcı" ve "solcu" olarak ikiye bölünür, Yahudi karşıtı ayaklanmalar başlar. Dreyfus, beş yıl hapis yattığı Şeytan Adası'ndan 9 Haziran 1899'da tahliye edilir. Esterhazy'in, Dreyfus'u suçlayan "kanıtı" yazdığını 18 Temmuz'da itiraf etmesiyle birlikte "Dreyfus Davası" yeniden açılır. Ancak, 7 Ağus-tos'ta görülen davada Dreyfus yine suçlu bulunur. Ordunun Dreyfus'un suçsuzluğunu kabul etmesi kendi suçunu itiraf anlamına gelecektir. Olay Cumhurbaşkanı affıyla kapatılır!

Buraya kadar okuduklarınız size çok mu tanıdık geldi? Bize çok tanıdık geldi de! Ama bundan sonra okuyacaklarınıza benzer sonuçları biz daha hiç yaşamadık. Belki bir gün... 21 Temmuz 1906 yılında orduya geri dönen Dreyfus, "Çok yaşa Dreyfus!" sloganları arasında "Legion d'honneur" nişanı alır. Birinci Dünya Sa-vaşı'na katıldıktan sonra 1935'de ölen Dreyfus, masumiyetini ispat edip, itibarını geri almıştır...

Dreyfus'un itibarını geri aldığı 1906 yılından yüz yıl sonra, 2006 yılında Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac; "Dreyfus olayı Fransa ve Fransız tarihi için kara bir lekedir" diyerek tarih önünde Dreyfus ve Zola'dan, Fransız ulusundan özür diledi. Ve "Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır" diyen Emile Zola yüz yıl sonra olsa bile haklı çıktı...

* * *
Hrant Dink'i yitireli koca bir yıl geçti Hrant için! Adalet için!
Sevgili arkadaşımız, kardeşimiz Hrant Dink'i yitireli koca bir yıl geçti. Hrant, yaşamı boyunca adaletsizliğe karşı "adalet"in sesi oldu. Susmadı, mırıldanmadı... Yüksek sesle düşündüklerini dile getirdi. Adalet istiyordu, öldürdüler! Kardeşim Hrant'm "adalet" isteyen bir yazısını birlikte okuyalım istiyorum.

İşte, İnsan Hakları İstanbul Şubesi tarafından 2000 yılında yayınlanan "Tuzla Ermeni Çocuk Kampı - Bir El Koyma Öyküsü" isimli kitaptan Hrant Dink'in "Davacıyım Ey İnsanlık!.." başlıklı yazısından bir bölüm: "Aldılar bir sabah biz 13 çocuğu... Gedikpa-şa'dan yürüyerek Sirkeci'ye... Oradan vapurla Haydarpaşa'ya... Haydarpaşa'dan trenle Tuzla İstasyonu'na... İstasyondan da bir saat yürüyerek, göl ile denizi kenarlayan geniş, uçsuz bucaksız düz bir araziye götürdüler. O zamanın Tuzla'sı bugünkü gibi zenginlerin ve bürokratların villalarıyla dolu bir mekân değil... (...)

Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. En kısa boylularımızdan biri olan 'Kütük' (Zakar'a böyle hitap ederdik) bir başına çimento torbasını kucaklayıp çatıya kadar çıkarabiliyordu. Geceleri uykuda yorgunluktan altımıza işerdik.

Sekiz yaşında gittim Tuzla'ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim. Eşim Rakel'i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu... 12 Eylül'den sonra kampımızın müdürünü 'Ermeni militan yetiştiriyor' suçlamasıyla içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı. Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetişti-rilmemiştik. Başsız kalan kampın ve yetimhanenin kapanmaması için görevi bu kez ben ve oradan yetişen arkadaşlarım üstlendik. Ama bir gün elimize bir mahkeme kâğıdı tutuşturdular...

'Siz Azınlık kurumları yer satın alma hakkına sahip değilmişsiniz! Biz zamanında size izin verirken yanlış yapmışız. Artık burası eski sahibinin olacak.' Beş yıl süren direnişimize rağmen yenildik... Ne yapalım ki, karşımızda devlet vardı. Şikayetim var ey insanlık!.. Bizi, yarattığımız uygarlığımızdan attılar. Orada yetişmiş bin beş yüz çocuğun alınterinin üstüne oturdular.

Bizlerin çocuk emeğini gasp ettiler. Orayı tekrar yoksul çocuklar için bir yetimhane yapsalardı, kimliği ne olursa olsun, yoksul ya da özürlü çocuklar için kamp olarak kullansalardı, hakkımı helal ederdim. Ama bu şekilde emeğimi helal etmiyorum. Ve artık bizim yarattığımız 'Tuzla Yoksul Çocuk Kampı'mız, bizim Atlantis uygarlığımız' şimdi bir harabe...

Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun... Binanın omuzları düşük... Toprak çorak... Ağaçlar küskün... Benim isyanımın pike uçuşları ise bin bir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin... Lakin çaresiz..." Kardeşim Hrant'ı adalet istediği için öldürdüler!

Şimdi "Hrant'in arkadaşları" adalet istiyorlar. Ölümünün birinci yıldönümünde, yurtiçinde, yurtdışında düzenlenecek etkinliklerde "Hrant için, Adalet için" diyerek Hrant'ı anacağız. Hrant'ın katillerine inat, "Hrant ölmedi, düşünceleriyle hâlâ yaşıyor!" diyerek artık biz "adalet" arayacağız. Hrant'ın arkadaşları, ne yazık ki onun öldürülmesini önleyemediler. Ama ona sözümüz, katillerinin karşılarına dikilip: "Hrant için, Adalet için!" diye haykırmaya, adalet aramaya devam edeceğiz!..

* * *
Emile Zola'nın Fransa Cumhurbaşkanı Faure'ye yazdığı açık mektup:

İTHAM EDİYORUM!
Emile Zola'nın Cumhurbaşkanı Felix Faure'a, Dreyfus Davası ile ilgili olarak yazdığı 13 Ocak 1898'de L'Aurore gazetesinde tam sayfa olarak yayınlanan "J'Accuse -İtham ediyorum" başlıklı yazıdan: Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy'yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece her şey bitti. Fransa'nın alnına leke sürüldü. (...)

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoş görmezlik tutkularını tiksinç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa'sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Ve en sonra, tüm insanlık bilimi geleceğin gerçek ve adalet yapıtını oluşturmaya uğraşırken, kılıcı çağdaş tanrı haline getirmek büyük bir cinayettir. (...)

Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır: Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yanda her şeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adaletseverler. Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

FEZA KURKÇUOGLU

fezakurkcuoglu@birgun.net


Bu Haber 337 Kez Görüntülendi
12 OCAK 2008 HABER LİSTESİ
BİRGÜN PAZAR / OCAK 2008 ARŞİV
BİRGÜN PAZAR / 2008 ARŞİV