BİRGÜN PAZAR
DEMİR, KÖMÜR VE ŞEKER VE FAŞİZM
02:11 06 Temmuz 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

...Ve merasimsiz ağlayan / Ve ana avrat küfreden ki onlardır, / Destanımızda yalnız onların maceraları vardır / demir / kömür / ve şeker / ve kırmızı bakır / ve mensucat / ve sevda ve zulüm ve hayat...

 

Karabük yolunda bu dizeler aklımdaydı hep. Her şey Alper Akçam’dan festival davetini içeren e-posta geldiğinde başlamıştı. Uzaklardan, taşradan... Etkinliği Karabük Kültür Sanat Derneği düzenliyordu. İçinin uzağında yaşayan bir adam olduğumdan hep sevmişimdir taşrayı.

“Dernek başkanı Halil Nihat sana gereken bilgileri gönderecek”, diyordu Akçam. Kimler vardı programda? Vecdi Çıracıoğlu, Alper Akçam, Haydar Ergülen, Bedrettin Aykın, Sadık Yalsızuçanlar. Bir de Latife Tekin, yani Buzdan Kılıçlar, Sevgili Arsız Ölüm; üniversite yıllarım, camları buğulu kantinler.

Başlamasına iki üç gün kala, festivalin programını internette gördüm. Bir şiir dinletisine konuk olacaktım, ardından da imza günü. Edebiyat ve Sanayi ilişkisi üzerine yapılacak panelde konuşmacı olacağım söylenmişti, hazırlanmıştım; değilmişim. Hayallerimi gerçek sanıp yaşarım; bu yüzden ‘asıl gerçek’ üzer hep beni. Kül şair Metin Altıok, ‘... unutum/ kaç ölüm gördüğümü. / bir omzumun alçaklığı ondandır / taşıdım kaç kişinin / kanayan tabutunu,’ demiş ya; ben de bunca yıl hayallerimi taşıdım öyle.

 

ŞEHİR İÇİ KARARTICI

Latif Doğan, İsmail Türüt, Uğur Işılak, ülkücü ozan Ahmet Taşkın festivalin diğer katılımcıları. Kuşku duysam da işçi şehridir, devrimcilerin şehridir duygusu baskın. Dernek beni bilmese de Latife’yi, Haydar’ı tanıyordur, duruşlarının farkındadır; saçma bir ortamın içine sokmaz bizi diye düşünmekteyim.

Sabah on buçukta otelin bahçesinde Bedrettin, sevgilim Aslı, ben ve Karabüklü şair Hüseyin Avni Cinozoğlu oturuyoruz. Anlatıyor emekli avukat Cinozoğlu. Kredi çekmiş kitap bastırabilmek için. Evin masraflarının yanında bir de kredi taksiti ödüyormuş. Üstelik tek geçimi emekli maaşıymış. Bir kitap için... Yayınevinin dağıtımı iyi mi bari, diyorum. Eh, diyor. Selim İleri’yi de görebilirsen, diye ekliyor; ona da kitap vermek istiyor. Pek görmüyorum, diyorum, artık kimseyi pek görmüyorum İsanbul’da. Anlıyor. Latife ve Alper Ankara’dan gelip katılıyorlar bize ve öğle yemeğinden sonra Karabük’e iniyoruz.

Şehir iç karartıcı. Safranbolu güzel, turistik bir maket gibi dururken Karabük bizim İstanbul’un Aksaray’ını andırıyor. Dolanıyoruz. Yanımızdan festival alayı geçiyor. Mehter takımı sonra. Mehter takımına sahip 6 ilimizden biri Karabük.

Liseli bir arkadaş Latife’yi tanıyor. Takılıyor peşimize. Konuşuyoruz yürürken. Okulunun durumunu anlatıyor. Derse türbanla girilebildiğini, çantasındaki Che rozeti için öğretmeninin çok mu biliyorsun da takıyorsun bunu demesini, yaz tatillerinde açılan yasadışı kuran kurslarını, bu kurslara otobüsle civar illerden getirilen çarşaflıları. Bol bol roman oku, şiir oku, diyoruz. Yok ki, diyor, ayrılıyor yanımızdan. Devrimci şehir diye geldiğimiz Karabük’te hem de...

Latife buraya on yıl önce Atilla Atalay ile gelmiş. Çok başkaydı o vakitler burası, diyor boyuna. Caddelerde öğrencileri, gençleri, kadınları arıyor gözümüz. Edebiyatla en çok onlar ilgilidir her zaman. Yoklar.

Bulanık ve usulca akan Filyos ırmağı kenarında bir çay bahçesi. Alper, Latife, ben, Aslı, Cinozoğlu çay içiyoruz. Panelde sanayileşen şehirlerin nasıl da ruhunu yitirdiğini anlatsam mı acaba, diyor Latife. Güzel olabilir. Derneğin üyeleri bir masada, biz bir masada, üstelik güneşin alnında ne işimiz var burada, diye soruyorum kendime. Keşke şöyle bir soğuk bira olsaydı da... Daha panele de bir buçuk saat var.

Bira içilecek bir yer var, diyor Cinozoğlu. Dernek üyelerine haber verip ayrılıyoruz. İçki evi, bir binanın ikinci katı. İşletmeci eski tüfek. Eski de olsa bizden birini görmek güzel. Atatürk resminin altındaki koltuklar, küçücük bir oda. Birer bira söylüyoruz. Eski tüfek, seviniyor bizi görünce. 1 Mayıs 1977’yi anlatıyor. Aslı, fotoğrafını çekiyor kaçamak kadromuzun. Cinozoğlu şekerine rağmen, ben de içeyim bir tane; sıcakladım, diyor. Latife yarım bırakıyor bardağını, biz de birer bardak içiyoruz. Kalkıyoruz. Hüzünlü talaş kokusu genzimizde. Ara sokaklardan sahnenin bulunduğu caddeye çıkıyoruz.

Alper edebiyatın ne olduğunu anlatarak açıyor paneli. Kitle ilgisiz. Hikâyelerinden birini okuyor. İzlemecilerin çoğu bir edebiyat etkinliğiyle ilk kez karşılaşıyor, belli. Aslı’yla en öndeyiz. Latife, Vecdi ve Alper sahnede. Arkamızda iki teyze gelin çekiştiriyor. Alper konuşurken sol yanımızda oturan bıçkın genç, elinde tespihi, kalkıp gidiyor. Edebiyat da neymiş!

 

BEN HEP YOKSULLARI YAZDIM

Latife doğayı anlatıyor: ‘Ne yaptınız şehrinize? Binalarınız kararmış... Irmağınız bulanık, ağaçlarınız azalmış... Bize babalarımızdan miras bu toprak. Onu bu halde çocuklarımıza nasıl bırakacağız...’

Kitleye onun diliyle konuşmalı. Edebiyata bunca ilgisiz insanlara, edebiyat ve sanayi ilişkisi hakkında ne söylenir?

‘Kadınlarınıza ne yaptınız, hepsi kapanmış,’ diyor sonra Latife. Arka sıralardan bir kadın, rahatsız mı oldun hanımefendi, diye bağırıyor. Aldırmıyoruz. ‘Ben yoksulları yazdım hep, sizin yoksullarınıza ne oldu, işçileriniz nerde?’ Alkışlayanlar var. Biz de katılıyoruz.

Mikrofon Vecdi’de. Eski ustasını anlatıyor, o da bir zaman demircilik yapmış. Yine ayrılanlar var.

Tekrar Latife. Ankara’daki, İzmir’deki zehirli sulardan bahsediyor. Sonra da Sinop’a kurulması planlanan nükleer santralden: ‘Bizim suyumuz, güneşimiz var, onlar bize yeter; AKP’nin aşağılık enerji politikasını kınıyorum,’ diyor. Kaskatı sessizlik. Birkaç çatlak ses. Alkışlıyorum. Aslı da. Bizimle birlikte birileri daha. Demek ki buradayız. Başkan sahnenin önüne fırlıyor. Bilinen olay işte.

Cumhurbaşkanı’na ismiyle hitap edildi dendi sonradan. Ben oradaydım. Böyle bir hitap anımsamıyorum. Ayrıca cumhurbaşkanının da bir ismi var değil mi? Hanımefendi yeni kitabının reklamını yapıyor, dendi. Muinar iki yıl önce çıktıydı. Ne reklamı? Hanımefendi’den özür dilendi ama sarhoş olduğu ima edildi. Yazdık demin; yarım bardak birayla mı? Latife’nin söyledikleri neden bunca yaygara kopardı? Yanlış mıydı dedikleri? Başkanın meşum, benim paramla konuşamazsın, cümlesi yanlıştı oysa... Konuşmak için herhangi bir yerden para almamıştık çünkü. Alacak mıydık yoksa? Geçelim.

Alkışlıyoruz. Vecdi ve Alper tepkisiz. Bağırıp çağıran başkan bir an bize dönerek, böyle devam ederseniz başınıza iş alırsınız, diyor. Biri, yukarda bir yerlere kes diye işaret ediyor. Polis kamerası kapattırılıyor herhalde. Ardından Latife’nin mikrofonu sökülecek. Biz aşağıda tavrımızı koruyoruz. Kel kafalı, güneş gözlüklü biri üzerime gelerek başkana küfretti, diye bağırıyor. Ağzımı açmadım oysa.

Sakin olmalı. Hepsi üzerime gelecek şimdi. Elimi kaldırsam mı? Mümkün değil, çıkamam aralarından. Adam elini kaldırdı. Boynunu kırarım senin, dedi. Araya birileri giriyor. Tahammülsüzlük... Dağılıyorlar. Latife sahnenin arkasında, bir pasajın önünde. Alper ve Vecdi neden protesto etmek için inmediler oradan?

Latife’ye doğru yürüyoruz. Sesler var, anlamıyorum. Elinden çekiyorum Aslı’yı. Biri geliyor yanıma. Kısa boylu, bir gözü hafiften şaşı. Tertemiz gömleği, kirli ayakkabıları. Gömleğinin yakasından göğsünün ak kılları. Sesinden belli, nezle. Ben, diyor; devrimci bir öğretmenim, buraları bitirdiler. Arkadan bağırışlar: Konuşacaklar, memlekette demokrasi var... Var mı?

O öğretmeni düşünüyorum. Pasaja girin, güvenlidir, derlerse girmeyin; çembere alırlar, sıkıştırırlar demişti... Sonra dernekten birileri. Yaktınız bizi, diyorlar. Neden yakalım onları? Yangın 15 yıl önce Sivas’taydı hanım!

 

BİZLER ÇOCUK RUHLU İNSANLARIZ

Sonradan Halil Nihat bizi değil belediyeyi mağdur ettiği için istifa edecekti. Sonradan Alper, çok agresif olduğunu söyleyecekti Latife’nin. Yazık. Bizler çocuk ruhlu insanlarız. Bildiklerimizi söylerken siyasetin, politikanın, gerçek hayat dedikleri şeyin kirliliğinden anlamıyoruz. Ötekilerin hesapları var. Latife başka bir yere çağırılsa aynı şeyleri yine söyler, ben yine yanında dururdum. Başka türlü yapamadığı için öyle olanlardanız bizler. Başkan, solcularla çalışıyorum demişti ya; çalıştığı insanlar yüzünden gerçek solcuları unutmuş olacak...

Ve Cinozoğlu. Kalabalığı yarıp geldi. Koca bıyıklarıyla gülüyor. Haydi, diyor; çıkalım şuradan. Safranbolu minibüsündeyiz. Bedrettin ve diğer şairler nerde? Karabük Kültür Derneği’nin, Tay dergisinin şairleri? Nerdeler? Neden arayıp sormuyorlar bizi? Dernek başkanına ne oldu?

Minibüsteyiz. Bunu haber yapmalı, diyor eski gazeteci Aslı. Latife sakin. Vecdi de yanımızda. Safranbolu’da bir dost evine gidiyoruz. Halil Nihat’ı arıyorum. Ertesi gün katılacağım şiir etkinliğini protesto ettiğimi, katılmayacağımı söylüyorum. Bunca saçmalığın üstüne, hiçbir şey olmamış gibi şiir mi okunur? Hayat şiirden büyüktür. Bozuluyor Halil Nihat. Konuşuruz, diyor. Lütfen iptal edelim, diye ısrar ediyorum.

 

YALNIZ İNSANLARLA DOLU DÜNYA

Aslı’nın elinde kağıt kalem. Haber yazıyor. Latife gece dönecek. Onunla birlikte dönmeli. Ne olur olmaz. Üstelik burada kalmak tedirgin edici. Ne yaşadık biz? Bir linç girişimi miydi bu? Döverler miydi orada bizi? Basit bir olay mıydı? Aklımda o devrimci öğretmen. Sonra liseli arkadaş. Birahanenin sahibinin kırık düşleri sonra. Nasıl da yalnız insanlarla dolu dünya.

Otele geldik. Haberi e-postayla basına göndereceğiz. Başkan arkamızdan çıkıp konuşmuş özür dilemiş galiba. Bizi kimse aramadı. Dernek üyeleri içerde, U biçim donatılmış büyük bir masadalar. Normalde pazara dek oradayız. Halil Nihat’a yine söylüyorum: Bizi gönder. Bilet yok, diyor.

Anlaşıldı. Oradakiler bize tepkili. Alper ile Vecdi yanımızda değiller. Bedrettin’i zaten iyice kaybettik. Bahçeye çıkıyoruz. Cinozoğlu orada, çayını içiyor güleç. Kalacak mıyız, diyor Aslı. Yapacak bir şey yok ki, en azından Latife gitsin. Cinozoğlu can adam. Benim eve gelin, diyor. Hanım çok fedakârdır. Çok derdimi çekti benim. Akşam olmuş.

O sıra haber, Festival Skandalı başlığıyla Hürriyet internet baskısından veriliyor. Bize bilet bulsun diye kardeşimi aradım. Belediye şairlerinin bize bilet bulacakları yok. Bilgisayar başında haberimize bakarken içerdekiler durumun ciddiyetinin farkına varıyor. On beş dakika sonra bizim bilet de bulunuyor.

 

ORADA HEPİMİZ VARIZ

Cinozoğlu’na dönüyorum. Haydi abi, diyorum, hani rakı içecektik biz. E hadi o zaman, diye gülüyor. Şekerim varsa var, ne olacak.

Vecdi geliyor, Sol Gazetesi’nden arkadaşlar aradı beni, yine arayacaklar, sen konuşur musun, diye soruyor. Ben neden konuşayım seni aradılarsa, demiyorum. Buradaysam konuşurum, ha sen ha ben, ne fark eder, diyorum. Edebiyat benim için buydu hep. Atlarsan atlarım demekti, birlikte yürümekti. Latife konuşurken ben halkın vicdanıyım, yazarım ben demişti ya. Oradaki sevinçti edebiyat...

O sütmavi aydınlıkta rakı içiyoruz. Cinozoğlu ayağa kalkıyor. Hep öyle koca bıyıklı. Onun üstüne gidecekler biz gidince. Ayıp ettiniz, siz gideceksiniz, biz burada kalacağız demişlerdi. Burası dedikleri bütün memlekettir oysa. Orada hepimiz varız. Olvido’yu okuyor Cinozoğlu. Bak, diyorum Aslı’ya, şair adam şiir okurken böyle ayağa kalkar… Gitme saati gelip çatıyor sonra. Latife, ben, Aslı. Otogara bizi götürecek servisi beklerken Cinozoğlu’nu üzgün görüyorum.

Karabük’ü karanlıklar arasında terkederken Aklıma Tezer Özlü"nün, o uğursuz 1 Mayıs 1977 günü akşamı, Leyla Erbil"e söyledikleri geliyor: “Burası bizi öldürmek isteyenlerin, sevmeyenlerin yurdu Leyla’cım.”

Belki sonra da eklemiştir, ama yine de bizim...

ONUR CAYMAZ

onurcaymaz@hotmail.com


Bu Haber 920 Kez Görüntülendi
06 TEMMUZ 2008 HABER LİSTESİ
BİRGÜN PAZAR / TEMMUZ 2008 ARŞİV
27
20
06
BİRGÜN PAZAR / 2008 ARŞİV