ONUR CAYMAZ (*)
2003 yılında, babam için, Nokta diye bir hikâye yazdım. Benim için bir kader olmuştu bu metin. O vakitler babam mide kanseriydi. Durmaksızın kusardı. Gün günden içini tüketiyordu. Ölecekti. İki ayda dağ gibi adam çocuğa dönmüştü; kırk kilo. Abdülkadir Budak"ın o dizesi aklımda, ben galiba aklımdaki dizelerle yaşadım hep: "Ağrıyı bir dağ sanmanın sonucu, babalar ve oğullar, babalar ve oğullar".
Doktor, hastaneye yatırsanız daha iyi olur, demişti. Yatırdık. O da, biz de yaşama katlanıyorduk. Hastane yolun karşı tarafında olduğundan, ziyarete gittiğimde üst geçitten geçmem gerekirdi.
Geçitteki seyyar satıcıların arasından hızla hastaneye doğru yürürken karşıdaki pencereyi görmüştüm: Annem kaşıkla su içiriyordu babama. Akşamdı. Işıklar vardı. Rüzgâr. Köprünün altından hayat akıp gitmektedir. O zaman bu sahneyi yazmalıyım, demiştim. Nokta"yı yazma fikri böyle başlamış; söz konusu hikâyeyi, "sabahlar en güzel vakitleriydi dünyanın", diyerek bitirmiştim.
Hele bahar sabahları! Can mı dayanır? Geçtiğimiz Mayısın 20"si. Küçük İskender"in o dizesi: "Mayıstı, seni o yüzden bağışladım," aklıma geliyor hemen. Balkonunu gencelmiş erik ağacının okşadığı Beşiktaş"taki ev. Bir tek uykularım vardı yara almamış. Uykularım ki hep erkenden... Ben kendimi bildim bileli hep erkenden uyandım. Hep sabahçıydım hayata. O 20 Mayıs sabahı da aynıydı. Yine erkenden uyanmışım. Yüzümü yıkamadan önce, hep pencereye giderim. Değişmez hiç. Önce dışarıyı görmek isterim. Hayat biraz da sokaklardan akandır çünkü. Fakat içerden tıkırtılar geliyordu. Pencereyi geceden açık unuttuğumu hatırlamış mıydım? Sekiz yıldır yazdığım her şeyin, bilgisayarımda olduğunu? Ya bilgisayarımın masada, hemen pencerenin önünde durduğunu?
Evet, odada biri vardı. Koştum üzerine...
Sabahın yedisinde, birinci kattaki bir eve tırmanarak girebilecek denli delirmiş birinin, beni de vurabileceği ihtimali... Pencereden aşağı bırakıyor kendini. Hemen yanımdaki rafta, Nokta"nın bana getirdiği Haldun Taner öykü ödülü heykelciği var. O hızla su borusuna asılıp kaçarken içimden geçiyor: şunu atsam kafasına. Kesin düşüp ölür. Yapamıyorum. Yapmam, kimseye yapmadım ki ona yapayım.
Yapmadığım için de, gri çantamın içine daha taksidi bitmemiş dizüstü bilgisayarımı koymuş, kaçıyor. Çantada Füruzan"ın Sevda Dolu Bir Yaz"ı vardı. İmzalıydı. Kitabı almamış. Panik içinde "hırsız var" diye pencereden bağırıyorum. Aslı içerde uyumakta. Benim canhıraş feryadıma uyanıyor. Sanıyor ki bıçaklandım. Şiirlerim, yazılarım gidiyor oysa, bıçaklanmak nedir? Uyku sersemliği içinde koşarak kalkıyor, ayağı takılıp düşüyor. Ama nasıl bir kuvvetle kalktıysa, sürükleniyor düştüğü hızla. Sol kolu tekmil çizik içinde. Neden, diyordum kendi kendime, neden?
Sinirden duvarları yumruklarken omzuma dokunan dost eli kadınımın. Oysa benim bir tek sabahlarım kalmıştı. Bir tek sabahlarım. Orta okuldayım. Rüyamda hep Pangaltı"yı Kurtuluş Caddesi"ne bağlayan o pasajda kilitli kaldığımı görür, çılgına dönerdim. Feriköy. Nâzım Hikmet"i ilk okuduğum yıllar. Sonra Feriköy"ün dar sokakları, o börekçi. Kürt böreği. Üzerine de biraz pudra şekeri; kar gibi. Serindi sokaklar. Yeni yıkanmış olurdu o saatte. Sabah oldu mu korku biterdi. Korkular akşamlarındı çünkü.
Ne yazdıysam böyle güzel sabahlarda yazdım. Fikirtepe"de bir ev. Üniversitedeyim. Şiir kitaplarım ve dünya hep yanımda. Tiyatrocu arkadaşım Ali"yle kalıyoruz. Para bulamadığımız zaman akşam yemekleri yoğurtlu biber kızartmasıyla geçiştiriliyor. Bir de bira. Bakkala yazdırıyoruz. Hep sen yazacak değilsin ya, diyor Ali; biraz da bakkal yazsın.
Kozyatağı"nda tek başına yaşadığım ev. Erkenden kalkıp Sanki Yarın Nisan"ı yazıyorum. İlk kez bir çalışma odam var. İlk kez bunca yalnızım. Birazdan işe gidilecek. Her şeyi hatırlıyorum. Hepsini yazmak gereksiz. Kışlar geçiyor, yazlar bitiveriyor ömür gibi. O apartmanın önünde, o zamanlar adını Edip koyduğum bir erik ağacım var. Her sabah selamlaşıyoruz.
Beylikdüzü"nden kalkıp Yenibosna"ya gittiğim sabahlara ne demeli. Selim İleri"nin Her Gece Bodrum"unun ilk basımı otobüste bitiyor. Sonra hep işyerleri. Sabahlar o kadar güzeldi ki, ben en az iki saat sonra işe ya da okula gideceğimi düşünmezdim hiç. Okuduğum, yaşadığım, yazdığım anların büyüsü yeterdi.
Hem sabahlar kışın da başkaydı, yazın da. Umuttu çünkü. Yaşadığım her yeri sabahleyin anladım. Kadınları, şiirleri, çocukları sabahleyin daha çok sevdim. Günün başıydı, temizdi, kimsenin eli değmemişti henüz. Bültenler kirletmemişti, haberler, köşe yazarlarının tükürükleri, ihanetler, yalanlar. Dokunulmadık bir tek sabahlarım vardı. Attilâ İlhan, An Gelir"de nasıl diyor: "an gelir ömrünün hırsızıdır..." diye. Ta ki işte ömrümün bu ilk gerçek hırsızı, en sevdiğim kitabımın üzerine basarak yazdıklarımı götürene dek.
Çalınan bilgisayarımla birlikte yoklara karışan bilgilerimin büyük bir kısmını kurtardık. Kardeşimin bilgisayarında bir yedeği varmış yazdıklarımın. Oraya yedeklemişim bir kaç ay önce. Nasıl da unutmuşum. Hatırlattı bana. Sadece Camlar Prensesi adlı bir hikâye, bir şiir çalışması ve kırk elli sayfası gitti günlüğümün.
Bir sürü insan bir şey çaldı ömrümden ama hiçbiri gözüme seninki kadar görünmedi sevgili hırsızım. Onlarla barışmıştım çünkü. Barışmak susmaktır. Onlara susmuştum. Oysa 2008 Mayıs"ından 2008 Ağustos"una kadar hep seni düşündüm. Garip bir korku kapladı içimi senin yüzünden. Korkunun ne olduğunu anladım bir kere daha. Değer vermiş oldum sana.
Ağustosun ilk günleri, temmuz da bitti. Yazıdayım... Kadınımı öptüm bu sabah evden çıkarken. Bu sabah traş olurken artık arka odada birisi var mıdır diye düşünmedim hiç. Açık pencere, kırık cam, eksik eşya aramadım salonda. Gece evin içinde duyulan hiçbir tıkırtıyı dinlemedim. Evler de yaşarmış, anılarını mırıldanırmış geceleri. Buzdolabının sanki başka bir uzaydan gelen gürültüsü, üst kattakinin tuvalete kalkışı, bir şeyin kendi kendine düşüşü. Ne çok ses varmış geceleri. Öğrettin.
Seni önemsemiş, bütün hırsızlarıma yaptığım gibi seni de adam yerine koymuştum. Hayat buruşuk ipek mendil, bu sabah kalkıp en sevdiğim pantolonumu ütüleyip giydim. Yeni romanıma dair notlar almak için güzel bir defter buldum. Romana başladım biliyor musun? Üstelik yeni bilgisayarımda. Taksitleri mi varmış, ne gam! Gözümün, bileğimin hakkıyla kazanıyorum ben ekmek paramı; öderim ne olacak. Para kazanırken kimsenin canını acıtmıyorum senin gibi... Gerisini sen düşün!
Bu sabah hepsi gibi, seninle de barıştım sevgili hırsızım.
Yalnız şiirlerimi okumadan bilgisayarımı satma olur mu?
Ben sabahlarıma dönüyorum. Orada sevgili Haris Alexiou"nun ipekten sesi söylüyor: Vima Vima...
(*) onurcaymaz@hotmail.com