“DEST-İ İZDİVAÇ”INIZA TALİBİM EFENDİM VE FLASH TV...
Onur Caymaz onurcaymaz@hotmail.com
Çok güngörmüş adam olduğunu düşünelim diye mi yoksa hayatında bildiği tek süslü cümle bu olduğundan mı? Heyecandan, çaktırmadan parmaklarıyla oynamaya çalışarak, paravanın arkasındaki kısa saçlı kadını beğenmediğini ima edebilmek için, ‘tarlanın taşlısı, kadının saçlısı,’ diyerek, sırım sırım sırıtıyor...
Anımsıyorum, Nurseli İdiz’in sunduğu bir program, Saklambaç mıydı neydi adı. Yine o meşhur paravan; cinsiyetleri, sınıfları, düşünceleri birbirinden ayıran sihirli duvar... Bir tarafta bir seçici, diğer tarafta üç adet seçbenici; seçici, seçbenicilere soru sorar, sorduğu soruların sonunda da birini seçerdi. Seçer de ne olurdu; alt tarafı bir akşam yemeği işte... Sorular ayrı efsane: ‘Benim için nota olsan ne olurdun?’ ‘Do olur, domalırdım.’ Bu cevap kazanırdı mesela... En azından, bu yarışmada seçicinin pratik zekâyı seçme şansı vardı.
Ya bu Dest-i İzdivaç! Bilmeyen var mıdır? Flash TV’nin orta sınıf ahlakına yönelik evlendirme programı. Bilmeyen yoktur da alışamayan var mı? Rezilliğe alıştıkça onun en dibine batacağız çünkü... Televizyon bu, isteyen izler istemeyen izlemez diyenlere sözüm yok, çünkü öyle diyenler yüzünden neredeyse her kanal artık ‘istemediğimiz’, dolayısıyla izleyemediğimiz kanala dönüştü; sözümüz bilenlere, rahatsız olanlara ve her fırsatta, her yerde, herkese karşı / rağmen tepkisini dile getirenlere. Diyeceksiniz ki yine, aç çocuklar varken, savaşlar olurken, ülke nerdeyse elden gidiyorken takılacak şey mi Dest-i İzdivaç? Bugünkü büyük sorunun bu küçük ama küçücük sorunların bir aradalığından kaynaklandığını göremeyenlere de değil sözüm.
Ya Dest-i İzdivaç öyle mi... Bir kere Türkiye’de canlı gösteri programı sunmanın yeni yöntemi olan o aşağılık sesle açılıyor program. Ay ay ayyyy, diye bağıran cıvık bir sunucu. Bu tonlamaya dikkat isterim ey okur. Televizyonlarımızdaki tüm aptal programlara bak, genelde hepsi bu tonlamayla açılır. Bu saçmalığı başlatan Mehmet Ali Erbil’dir kanımca. Fakat biliyor musun ki Erbil, şu haline rağmen, Türkiye’deki en iyi Hamlet oyuncusudur. Konservatuvarda onun üzerine Hamlet oynayan çıkmamıştır hâlâ ve fakat ne gam! Adam para kazanıyor para, Othello adlı bir otel bile açar yakında, kimin umuru. Önemli olan Çağla Şikel’in Sortie’deki düğününde, müstakbel kocası Emre Altuğ’un Ben Sana Mecburum’u okuması değil midir? Aman Emre Altuğ, evlilik işleri zordur, şiir daha da zor; hatırlıyorsun, Hande Ataizi’de Fazıl Say’dan ayrılırken ne demişti: “...sıkılmaya başladım, çünkü sürekli Cemal Süreya şiirleri okuyordu; tamam şiiri severim ama her gece de çekilmiyordu.” Geçelim de Cemal Ağabey’in kemikleri sızlamasın.
O saçma bağrıştan söz ediyorduk. Programın geriatrik sunucusu Esra Erol, izlenme oranları artınca Star’a geçti. Bu kapitalistler saçma da olsa, aptalca da olsa, para getiren şeylere asla hayır diyemez ne yazık ki. Ah o söz: ‘Her şeyi para için yapanlar, para için her şeyi yaparlar!’ İşte bu programı halen yayından kaldırmayıp da kanal kanal gezdirerek taklitlerini satmaya çalışanlar onlardır sevgili okur.
Başı kapalı kadını, kendine yakınlaştırmak isteyen adamın, ağzı sulana sulana, ellerini ovuştura ovuştura ‘türbanlıya bayılırım,’ demesini mi ararsınız; ‘1.60 boyunda sarışın ama esmer görünümlü bağyan’ isteyeni mi; ‘salonda hanımefendi, mutfakta iyi aşçı, malum yerde de dişi panter’ olanını soruşturanı mı? Bu programda kimisi, ilk kocasının trafik kazasında beyninin ufalandığını anlatır (nasıl oluyorsa), kimisi de analar taş yesin yarım yarım beş yesin gibi enteresan sözlerle girer konuya...
Gittikçe sağcılaşan, yozlaşan bu ülkede yaşayanların bir çoğunun ahlakı ‘iki yüzlülüktür’ der dururum. Bunun ispatıdır Desti İzdivaç. Evlilik ve aile kurumunun birçok insan tarafından nasıl yanlış anlaşıldığının, hatta hiç anlaşılmadığının ispatı (kadın, nasıl olursa olsun fark etmez, diyordu; beni sahiplensin yeter.) Bu ülkede yaşayan bir çok insanın akıl sağlığını kaybetttiğinin ispatıdır.
Birkaç kesit daha vereceğim. Konuğumuz bir adam. İlk karısından ayrılmış kendisi. Sunucumuz her zamanki cıvıklığıyla üzerine atılıyor adamın: ‘Neden ayrıldın, neden ayrıldın, neden ayrıldın...’ Adam kapalı kutu, belli ki anlatmak istemiyor. Fakat ne yapsın, en sonunda işkenceye dayanamayınca, bazı isteklerimi karşılayamadı, diyor. Gülecekler ya, hepsi eğlenecek ya, hani zaten teneke tıkırdasa hepsi oynayacak ya; nasıl istekler onlar bakalım, diye ısrar kıyamet soruyor sunucu. Susuyor adam. Ben bilirim o istekleri, diyor kadın. Efendim o istekleri herkes bilir, sadece sen değil, her şeyin bir yeri var, üstelik sen Seda Sayan da değilsin henüz, o kadar delikanlı, o kadar kostak, o kadar dobra... Ama böyle görünmek hep puan toplar değil mi?
Evet yeni zamanların bu postmodern muhabbeti, sonunda adamın karısıyla ters ilişki kurmak istediğini, bu olmadığı için de ayrıldığını söylemesiyle sonlanıyor... Ha bu arada adam iki arada bir derede gülerek şunu diyebiliyor: ‘İsteklerimi karşılayabilecek bayan varsa gelsin...’ Yazık ki ikon olmuşluğunu, alçakça ısrarına borçlanarak fenomene dönüşen her şey gibi bu program da kendine zamanla iğrençleşen bir dil edindi. Hayatında kimseyi doğru dürüst sevecek cesareti içinde bulamamış, aşık olamamış ya da olmamış bir dolu insan, milyonlarca insanın önünde, burada paravan açıldığı anda, birbirlerinden elektrik alıp alamadığını konuşuyor.
Sunucumuz seçici kadınlardan birine şöyle sorar bir bölümde: ‘Elektrik önemli mi sizin için...’ Elektrik önemsiz olur mu hiç? Elektrik bu memleketin her alanında önemliydi. En çok da işkence tezgâhlarında. Zavallı kadın hayatında elektrik mi görmüş, soruyor: ‘Elektrik derken...’
‘Etkilenmek yani,’ diyor sunucu. Teyze, onun yaş kuşağındaki birçok kadın için geçerli cevabı veriyor: ‘Elektrik önemli değil benim için...’ Bu bir cinsel eğitim meselesi. Halen bir dolu insan ilk deneyimini ne yazık ki hayvanlarla yaşıyor ülkemizde. Dest-i İzdivaç gibi hafif bir şeyden bahseden bir yazıda bu meseleler ağır kaçar... Geçelim. İşte orada bilici teyzelerden biri giriyor devreye. Bu bilici teyzeler en fenası.
Hangi ajans tarafından, kaç paraya kiralanıyor bunlar, o ajansın daha önce Turgut Uyar okumuş bir yaratıcı yönetmeni, Muhsin Bey izlemiş bir metin yazarı, o prodüksiyon şirketinin imza attığı Süper Baba, İkinci Bahar, Bizimkiler gibi bir dizi yok mudur hiç? Bu insanları çok mu arıyorlar. O güneş gözlüklü dört katlı kadın, o darbuka çalan manav amca, arka sıralardan herkesin namus bekçiliğini yapan pis... Bu insanlar bizim insanlarımız mı diye çok sordum kendime ama cevap veremedim. Bu kadınlar, bu adamlar, ne oldu da bu duruma geldi.
İşte onlardan biri, bağırıyor: ‘Elektriksiz olur mu hiç, elektrik demek sevgi demeeeeek!’ Herkes alkışlıyor. Kıyamet gibi... Kâbus gibi. Ama sevgi de emek demek be ablacım. Öyle sigortan var mı, kaç evin var, çocuğun var mı, hiç evlenmemiş kadın isterimlerle verilmiyor o emek...
Son bir şey ve en acısı, bu programa seçici olarak bazı kişiler çıkıyor. Gerçekten yalnız insanlar. Beş para etmeyecek bir kişi tarafından, o paravan açıldığında beğenilmeyen insanlar. Güçlünün güçsüzü, güzelin çirkini ezmesindeki faşizm ne yazık ki en çok orta sınıfta görülüyor. Ezilip büzülenin o zamanki hali gerçekten hazin. Ama bu bile kimsenin umrunda değil. Bir günü daha oynarak geçirmek önemli olan. Nasıl olsa kimse kalmayacak açıkta; siz de kalmazsınız, denip geçiştiriliyor. Öyle ya, yaşlılıkta bir can yoldaşı, gençlikte bir hayat arkadaşı... O meşhur laftan devşirip söyleyelim: Yanlış bir hayatın doğru arkadaşı olur mu? Hem Sait Faik hikâyesi okumadan aşık olmak da neymiş... Dest-i İzdivaç’cılar, tavsiye ediyorum, hem her gün tek hikâye yormaz insanı: Alemdağ’da Bir Yılan...