Geçmiş edebiyata, nostaljik olmakla suçlanacak denli vurgunumdur. Geçmiş deyince en fazla otuz yıl gelmesin aklınıza. Dilimizin geçmişi epey gerilere gider. Yaşadığım, konuştuğum, "ana’ dediğim dilin köklerinin, kelimelerinin uzak zamanlara ait olduğunu bilmek, ne büyük haz! Sadece o dildekileri değil hem, bu topraklar üzerinde Homeros’tan beri söylenmiş, yazılmış, bütün sözleri dinlemek, okumak, sızısını hissetmek...Bir şiirin karşısında ürpermekten bahsediyorum. Bu duyguyu anımsayanların şanından; cüzdanında, bir kağıt parçasına yazdığı o şiiri inadına taşıyanlardan. Bir şiire vurulup onu ezberlemek, gidip birilerine mesaj atmak, açıp sevgiliye okumak, kardeşle paylaşmak, şiirler armağan etmek, şiirle saçlar örmek, şiirle okşamak ağlayan birinin yanağını.
Dilin inceliğini hissetmek. Zerdalideki zerd’in sarı demek olduğunu bilmek... Ceşm’in göz demek olduğunu, çeşmeden akan suyun ağlayan bir göze benzeyişini... Unutmak kelimesinin un etmekten gelmesindeki şiiri... Gönül ve alçak gibi zıt iki kelimeyi birleştirip alçakgönüllü gibi bir kelimeye vardıran ruhu...
Şair dostum Seyyit Nezir anlattıydı, gençliklerinde yabancı dildedir, emperyalizmin simgesidir diyerekten Fruko tabelalarını taşa tutarlarmış. Gençliğin ateşi. Bu ateşle yananlar nerede nicedir? İçinde bu ateşi diri tutanlar? Fruko, bugünün ışıklı, renkli reklam tabelalarında kullanılan dil karşısında çok masum kalmıyor mu? İngilizce bilmeden yaşamak, bugün Türkçe’nin konuşulduğu bu topraklarda kolay değil artık.
Şiirin gücünden söz edecektik, misal 15. yüzyıldan Ahmed Paşa, sevgilisine şöyle diyor: ‘Sen can ile can oynamacuk hoşca değül mi / Yâr ile nihan oynamacuk hoşca değül mi’ Günümüz diline çevirmek gerekecek mi, sanmıyorum? Hem şiir çevrilmez, devrilir.
Nef’i 17. yüzyılda sevgililerinin gözlerini düşünürek şöyle buyurmuş: ‘Gönül ne gök ne ela ne laciverd arıyor / Ah bu gönül bu gönül, kendine derd arıyor’ Müziğini duyun. Esrar Dede’ye bakın sonra: ‘Ağlatmayacaktın, yola baktırmayacaktın’ diye sesleniyor sevgilisine; ‘Ne olmuşdur yine Esrar’a / Efsanede kalmuşdur’ diyor kendisi için...
Üç yüzyıl önce yazılmış bu dizeler ‘tanıştırayım efendim boyfriendim’lere, ‘olmadı bir de miami yaparım’lı şarkı sözlerine nasıl evrildi? Bu kod nerede kırılmaya uğradı, zihin kendi genlerine işlenmiş o söz bütünlüğünü nasıl da çabucak unutuverdi? İnsanların bugün şiir diye bildiği şey, niçin üç beş müteşairin dilinde?
Şiirden türküden açtık mı duramam. Bir Erzurum bir de Amasya türküsü: ‘Hüseyin beyhude ah etme naçar / Bir kapı örterse birini açar / Buna dünya derler hepisi geçer / Hangi günü gördün akşam olmamış’
Hüseyin’e ‘hepsi’ kelimesini ‘hepisi’ diye söyleten binlerce yıllık düzeni düşünürken okuyun diğer türküyü: ‘Pencerede perde ben / Yeni düştüm derde ben / Yârdan evvel ölürsem / Nasıl yat1am yerde ben’.
Hadi daha yakına gelelim. İş Bankası Yayınları tarafından 60’larda basılan bir Ahmet Muhip Dranas kitabı buldum geçen: Toplu Şiirler. İlk basımı 100 bin adet yapılmış. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kadar yani. Oysa bugün bir şiir kitabının yayımlanması, ondan 500 ya da en çok 1000 tanesinin kitapçılarda bulunması anlamına geliyor. O da ancak Ankara, İstanbul ve İzmir’in belli kitapçılarında. Zaten 500 kitap, kaç farklı yere dağıtılabilir?
Peki bugün, adamakıllı şiir kitabı basan yayınevi sayısından haberiniz var mı? 5’i geçer mi acaba? 70 milyon insanımız olduğunu düşünelim. Bir şiir kitabı 500’ü, 1000’i geçtik; 2000 basılsın hadi. Gerçekte o şiir kitabı, değiş tokuşlarla, sahaflara düşmelerle vb. sebeplerle en fazla dört bin kişinin eline ulaşsın. Basit bir hesap: 70 milyonluk bir ülkede, basılabilecek en yüksek adette yayımlanmış şiir kitabını, olsa olsa en fazla 4 bin kişi okuyor demek. Şiir kitabında ortalama 40 şiir olduğunu varsayarsak her 100 kişiye 1 şiir düşer. Bu 100 şanslı arkadaşı elde tutalım ve bunların şair olmadığını, şairlerin kesinkes şiir kitabı satın aldığını düşünelim.
Şair olmadığı halde şiir okuyan insanların sayısını araştırıyoruz. Başka nerde bulunur şiir? Gazeteler yayımlamaz, televizyonda şiir programları en çok TRT’nin belirlediği minval üzere aktığından, Bedirhan Gökçe çıkar bir şeyler okur. Bir de edebiyat dergileri vardır. Varlık, Yasak Meyve, Evrensel Kültür, Sözcükler, Gösteri; her yerde bulunabilecek cinsten dergilerdir bunlar. En fazla 2000 adet basılıyorlar diyelim. Akatalpa, Sincan İstasyonu, Şiiri Özlüyorum, Berfin Bahar, Sanat Cephesi vb. dergilerse daha çok meraklısına yönelik şiir - edebiyat dergileri. Bunlar da 1000 adet basılsın haydi. Bu dergileri en fazla şairler alıyor. Şairler dışında kalan okurları hesap etmeye çalışıyoruz ya; bize buradan saf okur olarak 900 kişi ya kalır, ya kalmaz. 900 de bu elimizde. Deminki hesabımızdan da 100 kişi kalmıştı; etti mi sana 1000 kişi?
Peki ya internet, ya üniversite öğrencilerin çıkardığı dergiler, ya yıllarca insanların birbirlerinden alıp başkalarına verdikleri kitaplar, ya orada burada rastlanan dizeler? Bunları da görenlerin adedi 1000 olsun. Oldu mu sana 2000 kişi? 70 milyonluk ülkede 2000 şiir okuruna çıktık mı? Olumlu bakış: Bir şiire 35 bin kişi düşer. Olumsuz bakış: 35 bin kişiden, sadece 1 tanesi şiir okumak için emek sarfetmekte, para ve zaman harcamaktadır.
Oysa öyle bir mirasın üzerindeyiz ki... İlk çocukla ikinci çocuğun adı bile kafiyelidir bizde. Ninnisi, türküsü, manisi. Mani deyince, beni çoktan unutmuş dostum Şeref Bilsel’in bir akşam Beşiktaş’ta Kazan Meyhanesi’nde okuduğu şu dörtlüğü nasıl unuturum:
‘Sevgiliden sevgiliye / Elma gider ayva gider nar gider / Sevenin yüreği bir renkli mevsim / Yağmur gider rüzgâr gider kar gider’
Sözü uzatmaya ne gerek var. Bugün yazılan şiir, şiirin bugünkü yeri, ne kadar okunduğu, bilindiği, sevildiği, bugünün insanındaki dil özeni... Ey şair, sadece akşamları evine gidip dizi izleyen insanların, sadece okumaya ket vuran sistemin, sadece darbelerin, eğitim politikalarının ve bir dolu başka şeyin mi etkisi var bu gidişte? Edebiyatın bugünkü haliyle dünkü hali arasındaki uçurumda senin hiç mi payın yok?
Olvido’dan Masumiyet Müzesi’ne ne kadar eksildik acaba ?