BİRGÜN PAZAR
FRANKFURT, ESKİ KİTAP KOKULARI VE SEVDİĞİM KİTAP ADLARI GİBİ...
01:53 12 Ekim 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bu sene onur konuğuyuz orada. İktidarda kim olursa olsun, hükümet kimse kim; hem nasılsa hükümetler, iktidarlar geçici değil midir? Gönderirken masraflarımızı kimin ödediği dert değil hiç. Önemli olan şey, bu sene orada, ‘‘Biz’’im onur konuğu olmamız…

 

Karaköy’de yağmurun ince bir rengi vardı. Güz gelince balık ekmekçiler, ucuz turşu suyu, kerhane tatlıcıları sonra. Güz gelince erkenden kararan havalar. Meydandaki gazete bayisine girip dergiler arardım. Cebimde, hiçbir zaman cüzdanımda taşımayı beceremediğim üç beş buruşuk kağıt parçası; paralarım. Hemen öder, vapura yetişirdim. Vapurda bir kitap, ola ki Behçet Necatigil, Sevgilerde. Martılar sonra. Can Yücel’in, ‘‘Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin,’’ dediği martılar. Kadıköy’e geçerdim. Orada Hasır dediğimiz bir alan vardı. İskelenin hemen yanında. Bir dolu çayevi yan yanaydı. Eski bir lodos, unutulmuş şarkılar söylerdi sanki. Belki de bana ‘‘öyle gelirdi’’. Bilmesem de hisserdim; yazı dediğimiz şey de, zaten bize ‘‘öyle gelen’’ şeyi yazmaktı biraz da. Afşar Timuçin’in bir hikâye kitabının adıydı bunlar: Neden Bazı Akşamlar.

Kendimi tüketerek bitiremediğim o yerdeydim. Ara sokaklardan aşağı doğru inerdim. Sevgilim yoktu, sevenim yoktu, tek başımaydım. Yüzümde arkadaş evlerinin kirli sarı ışığı, içimde geceden kalmış bir kahve-kanyak acılığı. Yürüyüp giderdim. Üniversiteli bir öğrenciydim. Çantamda bir dolu şiir, ucuz kitap, renkli kalem... Ders kitaplarımın arasından, ölmüş babama mektuplar atardım. Oradaydım; Hasır’da, vapur iskelesi tarafındaki üçüncü çayevinde. Boş bir masaya çöreklenir, dergiyi açar, en önce kendi adımı arardım içindekiler bölümünde. Şiirim yayımlanmış mıydı acaba? Aziz Kemal Hızıroğlu’nun bir kitabını bulmuştum bir yerlerden, adına âşık olmuştum: Hazırlıksız ve Yalnız.

Nasıl hüzün hüzün kokardı o eski kitaplar. Cemil diye bir adam; kitapçı. Yeldeğirmeni’nin denize inen sokaklarından birinde, bir apartmanın zemin katına depoladığı kitaplar arasında, bir yatak ve üç beş kap kacakla yaşar giderdi. Her gün, yaz kış demeden, saat iki sularında sokağa yavaş yavaş tezgâhını açar, kitaplarını yayardı. Yavaş yavaş ama. Hiç bir şey için acele etmeye değmez, derdi. Bense Küçük İskender’in o dizesindeki gibi gençtim, aceleceydim, nasıldı dize: ‘‘Aceleniz vardı, çünkü yalnızdınız.’’ İskender o zaman Periler Ölürken Özür Diler diye kitap çıkarırdı, yeni kitabının adı: Ölü Evinde Seks Partisi’ymiş. İçimde bitip tükenmeyen kuşlar ölüyor. Adını anımsamadığım bir romanın, kapağındaki kadına fena tutulmuştum. Düpedüz aşktı. Kapağı alıp öpmek isterdim. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında Öpüş diye bir bölüm vardı. Oradakinin hikâyenin aynısı. Üstelik laf aramızda Nobelsiz, müzesiz bir Orhan Pamuk daha masumdu... Şimdi Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’ndan, Acımak’ından konuşsak daha iyi olur. Bir kır kahvesinde, eski bir dostla. Yeniden hayat kadar sevdiğim dostlarımla birlikte olsam. Selim İleri’nin işleri de öyle yoğundur ki unutmuştur artık çoktan o tür dostlukların anlatıldığı Dostlukların Son Günü adlı kitabını.

Hasır’a dönüyorum. O dergilerin birinde adımı bulur muydum, şiirimi yayımlanması için elden götürmüştüm üstelik. Şairleri, editörleri tanımak istemiştim. Herkesi, dünyanın en iyi insanı sanmak gibi sevecen bir yanım vardı. Simit yemişim de sanki, susamları yüzüme dağılmış. Varlık dergisi, hemen giriş katındaydı zaten. Apartmanın içi yaz kış serindi, loştu. Bunların beni bunca ürpertiyor oluşunu anlamazdım. Korku mu, sevda mı, sonsuz bir utangaçlık mı? Erenler Nargile’nin karşı kaldırımına geçip Sultanahmet’ten uçan deniz kokusuna doğru yürü Caymaz. Konuşurken kekeleme yeter. Yazdıklarımı birileri yayımlar mı? Adam Sanat vardı bir de. Adam Sanat’ı ne çok sevmiştim. Benim kırgın okulumdu o dergi. Turgay Fişekçi, şimdi abuk sabuk bir kafe olan o eski hanın dördüncü katında çalışırdı. 4 yazan düğmeye basarken elim titrerdi, asansörün aynasında kendime bakardım o zaman. Kaşlarımı beğenmezdim, burnumu da. Danışmadaki çocuk beni tanımaz, uzun uzun sorardı; kimdim, neden gelmiştim. Şiir getirdim, derdim. Sait Faik’i düşünürdüm. Cemal Süreya’nın dediği gibi, burnumun kemiğindeki sızıyı. Ölmüş olduğu halde ustası Memet Fuat’tan öğrendiğim şeylerin, çeyreğini bile Fişekçi’den öğrenemediğimi söylesem ayıp olur muydu? Bunlar da Tarık Dursun K.: Bahriyeli Çocuk.

Yayınevi kurayım isterdim. Son kitabımda Gökyüzü Sineması diye bir novella var, oradaki kahramana hediye etmiştim bu çocuk hevesimi. Kasımpatı Yayınları’nı açacak, şiir yayımlayacaktım. Bir Turgut Uyar seçkisi yapacaktım mesela. Kolay mı? Tütünler Islak’ın en eski basımını bulmuşum, deliyim. Kapağı tütün sarısı bir kitap. Akademi Kitabevi’ndeki merdivenin altında çekilmiş bir fotoğrafta Edip Cansever ile Turgut Uyar bir köşede oturmuşlar, ellerinde limonlu votkaları, kitap yığınları arasındalar. Herkesten kaçar, oraya sığınmak isterdim işte, şiire; orada da bunca kötülüğün olduğunu öğrenmem için büyümem gerekecekti.

Romanlar o zamanlar hayatı anlatıyordu, hiçliği değil. Almancaya, Fransızcaya çevrilmesi pek de dert değildi. Bizimdi. O zamanlar romanların, devrik de olsa kahramanları vardı. Kirli kirli kapanırdı dolmuş kapıları, muhallebicilerde kış akşamları kaynayan çayın dumanı usuldan, kırmızı deri koltuklu bir pastane (Pangaltı’daydı, iki Ermeni kardeşin işlettiği bir yer, tavuk göğsünden geriye anılar gibi tarçınlı bir tat kalırdı, Neşeli Günler filminde bulacaksınız orayı)... Farkında mısınız eskiden romanlar bir odanın, bir yerin, bir ormanın, bir tarihin, bir mevsimin tarifiyle başlardı. Bunlar da Selçuk Baran’dan: Bozkır Çiçekleri.

Balık Pazarı’nın içinde Şampiyon’dan sonraki ilk pasajı bilirdim. Üç Horon Ermeni kilisesinin karşısındadır. Kaç kere gezdim. Video kasetlere, plaklara baktım kaç kere. Sevgi Soysal’dan Şafak’ı sonra, Latife Tekin’den Gece Dersleri, Murathan Mungan’dan Kum Saati, Ahmet Oktay’ın Envanter şiiri sonra, Füruzan’ın Parasız Yatılı’sı ki candır. Ece Ayhan’ı pek sevemedim ama Ahmet Kudsi Tecer benimdi; İlhan Berk’te hep benden olmayan bir şey buldumsa da Özdemir Asaf evimizin r harflerini yutan ama oldukça zarif, küçük dayısıydı; Lale Müldür garip geldi hep Ziya Osman Saba bir bankada çalışsa her gün yanına uğrardım. Kozyatağı’nda tek başıma oturduğum evde, kitaplık alamadığım için yere yaydığım kitapları hatırlardım: Bir televizyon programı, evinize gelip kitaplığınızı görüntülemek istiyoruz dediğinde, yeni evime çıktım, affedin, tadilat var, diye yalan kıvırışım sonra...

Şimdi 16 Ekim sabahı, doğumgünümden iki gün önce, bunca vergisini ödediğim, kulelerinde nöbet tuttuğum, dergilerine, gazetelerine yazılar yazdığım, öykülerimle ıssız evlerine konuk olduğum memleket, Frankfurt’a git, diyor bana. Tarihin en eski kitap fuarının yapıldığı yer Frankfurt. Frenk Geçidi, demekmiş. Fuarın teması olan, Türkiye’nin Bütün Renkleri logosunda siyah yok. Belki de giderken siyah giyinecek olmam bundan.

Bu sene onur konuğuyuz orada. İktidarda kim olursa olsun, hükümet kimse kim; hem nasılsa hükümetler, iktidarlar geçici değil midir? Gönderirken masraflarımızı kimin ödediği dert değil hiç. Önemli olan şey, bu sene orada, ‘‘Biz’’im onur konuğu olmamız. Nâzım oraya gitsin gitmesin (ki programda büyük şairimize ait etkinlikler de var), bizi Nâzım’ın memleketinden gelenler diye tanıyacak oradaki insanlar. Türkçe yazılmış en güzel romanşiir, olan Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki insanların soluğundan bir parçayı götürmek oraya önemli olan... Hem Nazım’ın oradan önce buraya gelmesi gerekiyordu değil mi? Yanılıyor muyum?

17 Ekim akşamı, Frankfurt Edebiyat Evi’nde, Türkiye’de Gençlik ve Genç Yazarlar konulu bir panele katılacağım. Gençlikten bahsederken en gencimiz Deniz’e değinmeden olmayacak, genç yazarlar bahsinde söylenecek çok şey var. En gencimiz Nâzım’dan, Yunus’tan, Karacaoğlan’dan, Bedri Rahmi’den, Sabahattin Ali’den, Orhan Kemal’den bahsedeceğim muhakkak. Ben biraz da meydanı ötekilere bırakmamak için orada olacağım. Bunca yılın emeğinden, o yerlere saçılmış canım kitaplarımdan bir parça götürmek, meydanı başkalarına bırakmamak için... Ne diyelim gidenlere de, kalanlara da selam olsun !

ONUR CAYMAZ onurcaymaz@hotmail.com


Bu Haber 730 Kez Görüntülendi
12 EKİM 2008 HABER LİSTESİ
BİRGÜN PAZAR / EKİM 2008 ARŞİV
BİRGÜN PAZAR / 2008 ARŞİV