BİRGÜN PAZAR
BİR TAVRIN YAZARI, SABAHATTİN ALİ
02:52 19 Ekim 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Memleket gerçeğiyle erken yaşta tanışmaya başlamıştır.  Hikâyeler onları anlatabilecek

kişilerin başından geçer ya; o da  usul usul hikâyeler biriktirecek, belki kendine ayrılmış küçük bir  lojmanının kirli penceresinden görünen gökyüzünü izleyerek temize çekecektir onları...

 

 

Siz de bilirsiniz değil mi o türküyü? Hani bazen Beyoğlu"nda bir sokaktan geçerken, bir türkü barın soluk ışıklarının arasından ya da yolunuz sanayi sitelerine düştüğünde, herhangi bir atölyedeki çırağın ya da kalfanın kirli ellerinin değdiği radyonun tozlanmasın diye süngerle kaplanmış küçücük hoparlöründen, mutlaka kulağınıza çalınmıştır. Bilmiyor olamazsınız: "Dertlerin kalkınca şaha/Bir sitem yolla Allaha/Görecek günler var daha/Aldırma gönül aldırma…" 

Kimdi anımsayamıyorum şimdi. Bir gece vakti, eş dost sohbetlerinden birindeydi. Bir arkadaş anlatıyor. Sinop Cezaevi"nde seksen ihtilali sırasında mahkûmmuş. Zamanında yazarımızın da yattığı bu cezaevindeki koğuşlardan birinin duvarı. Sanırım yazarımız bahsi geçen şiirin bildiğimiz bölümlerini yazmış çok önce. Ondan sonra gelip geçen her mahkûm, bir dörtlük daha ekliyor bu şiire. İnsanlara okusunlar diye gönderilen Kamelyalı Kadın"ın bile üzerine bir çivi çakılarak, iğrenç bir şeymişçesine koğuşlara fırlatıldığı yıllardır bunlar.

Evet şarkı olduğunda adına "söz" denen bu dünya güzeli şiir onundur işte. Şu soyadındaki A harfinin kimisi tarafından uzun, kimisi tarafından kısa telaffuz edildiği; yetmiş yılı aşkın zamandır edebiyatımızda gerçek bir tavır gibi duran Sabahattin Ali"den söz edeceğim bu hafta.

"Hissedince sana vurulduğumu/Anladım ne kadar yorulduğumu/Sakinleştiğimi, durulduğumu/ Denize dökülen bir pınar gibi…" Peki kaç kişi ilk aşkına Sezen Aksu"nun bu güzelim şarkısını armağan etmedi. Her türden duygunun anlatımında şaşılacak kertede yalın bir yazardır Sabahattin Ali. Yoksa şu alıntılayacağımız sözleri neden söylemiş olsun: "Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı. Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı."

1907. Gümülcine"de doğar. Bilemiyoruz; onu, yazdıkları dışında ölümsüzleştirebilecek bir küçücük sokak adı, kararık da olsa bir büst, adıyla anılan bir kültür merkezi var mıdır orada? Cumhuriyetin ilanı, yazarımızın ilkgençlik yıllarına rastlar. Henüz 20 yaşındayken Balıkesir Muallim Mektebi"ni bitirir ve aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkokulu"na öğretmen olarak atanır. Bu genç öğretmenin bilinen ilk yazısı bu okulda hazırlanan Irmak dergisinde yayımlanır. Memleket gerçeğiyle erken yaşta tanışmaya başlamıştır. Hikâyeler onları anlatabilecek kişilerin başından geçer ya; o da usul usul hikâyeler biriktirecek, belki kendine ayrılmış küçük bir lojmanının kirli penceresinden görünen gökyüzünü izleyerek temize çekecektir onları.

Bir yıl sonra, kazandığı bir burs nedeniyle gencecik Türkiye"sini bırakarak Almanya"ya gider. Tam iki yıl yaşar orada. Bir tren yolculuğu sırasında Upton Sinclair"in Oil adlı romanını okumasıyla yaşam görüşünde değişiklikler oluştuğunu fark edecek ve oradan döndüğünde yavaş yavaş sosyalist görüşü benimsemeye başlayacaktır.

Nâzım Hikmet"le ilk tanışma. Resimli Ay dergisinde yayınlanmaya başlayan yazılar. Gariptir. Bir dilin en büyük şairlerinden biridir Nâzım Hikmet; yetiştirdiği, ustalık yaptığı Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi isimler de sanat alanında önemli yerlere gelmişlerdir. Sabahattin Ali de bu ustadan nasibini alan sanatçılar arasındadır.

O günlerin heyecanıyla oturup Kuyucaklı Yusuf"a çalışmaya başlamıştır. Marketlerde para üstü yerine verilen şimdiki romanlar kadar satış yapmaz Kuyucaklı Yusuf. Ama roman tekniği açısından bakılınca oldukça başarılıdır. Çoksatar değil, uzunsatardır. Bugün bile okunuyor çünkü.

Anadolu"nun çeşitli yerlerini gezip dolanan "solcu" bir Almanca öğretmenidir o. Birçok okulda çalışır. Bugün izini sürmeye kalksanız, oralarda bir okulun, onun anısını yaşattığını göremezsiniz. Yoktur çünkü. Kimler öğrencisiydi? Onu derslerde dinleyen o çocuklar şimdi ne yapar? Hayatlarına bir şeyler kattı mı onların? O zamanki küçüklerin şimdiki torunları, Sabahattin Ali"nin kırklarda yazdığı Kürk Mantolu Madonna romanını, şarkıcı Madonna ile ilişkilendiriyor. Farkındalar mıdır bunun?

Öğretmenlik yılları sırasında İstanbul"a dönüşlerinin birinde, sürekli peşinde olan sivil polise rastlar yine. Adam burada da peşini bırakmamıştır Ali"nin. O gün hava sıcaktır. Yazarımız elinde iki bavulla iyice yorgun düştüğünden, polisinin yanına yaklaşarak, nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin, yardım eder misin, diye soracaktır. Polis de, tabii, insanlık öldü mü, diye cevaplayacaktır onu. Yardım edecektir.

1933. Bir şiir yüzünden tutuklanır. Meşhur Sinop ve Konya cezaevleri. Cumhuriyetin onuncu yılı nedeniyle çıkan aftan yararlanır. Bir yıl işsiz gezer. Daha sonra tekrar memur olmak için talepte bulunduğunda "bağlılığını ispatlaması" istenir. Bu sefer yine bir şiir yazar ve kurulu etkileyerek tekrar memurluğa alınır. Askerliğinden sonra da devlet konservatuvarına dramaturg olarak girecektir.

Ardından sırasıyla kitaplar akıp gelir. Değirmen, Kağnı, Ses. Kırklara gelindiğinde Yeni Dünya, Sırça Köşk ve İçimizdeki Şeytan. Yaşamıyla ya da kendine yarattığı mitle değil, yazdıklarıyla sivrilmektedir.

 1945. Çocuklara "yıkıcı propaganda" yapan bu "sakıncalı öğretmen" daha göz önünde olsun diye bakanlık emrine alınır. O da çılgınca bir karar verip istifa eder. Hayatını yazıdan kazanacaktır. Savaş yıllarıdır. Namuslu her aydının yapması gerektiği gibi eleştirmekten geri durmaz. Fakat mimlenmiştir, sürekli takip edilmektedir. Vazgeçmez. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte Marko Paşa adlı bir gazete çıkarır. Mizah ağırlıklı bu gazete, gelecekteki Gırgır"ın, Leman"ın babasıdır. Baskılar o denli artmıştır ki dergi kapatılır. Hayatında memurluktan başka iş bilmeyen ünlü yazar, mecburen kamyonculuk yapmaya başlar.

1948. Yazdığı bir yazı yüzünden yine tutuklanır. Artık çaresi yoktur. Yaşama alanı kalmamıştır. Kaçacaktır. Dostları, arkadaşları, eşi, çocuğu… Eşi Aliye hanım için, çok sevdiği yeşil mürekkepli kalemiyle yazdığı mektuplar. İçi acıyor insanın.

Koskoca bir devletin kimsesiz, yapayalnız, kaleminden başka bir şeyi olmayan aydınlık bir adamla bu denli çok uğraşması hayret vericidir. Biz neden hep böyle yaşıyoruz? Değerini bilmediğimiz o kadar çok sanatçının ölümleri arasındayız. Şişli"den Zincirlikuyu"ya kadar eller üzerinde taşınmıştır Orhan Kemal"in cenazesi ama bir ekmek parası için hiç sevmediği halde onlarca film yazmıştır büyük yazar. Kemal Tahir ona keza; erotik hikâyeler mi ararsınız, aslından daha başarılı Mike Hammer romanları mı? Nafile, hepsi acılar çekerek, parasızlıklarla boğuşarak yaşamış ve ölüp gitmiştir.

Sabahattin Ali"nin dostları, onun kaçışından on gün sonra meraklanmaya başlar. Haber gelmemektedir. Bir sabah uyanıp gazetelere baktıklarındaysa ünlü yazarın resmiyle karşılaşırlar. Kemikleri parça parça edilmiş. Cesedinin resmi. Başını ezmişler. Saçları aynı duruyor, ipek beyaz. Deniz kıyısındaki yazlığına, roman yazmak için çekilen bugünün yazarlarını düşünüyor insan. Tehdit ediliyorum, zulüm görüyorum diyerek parsa toplayanları.

Anlamak istiyorum, yapamıyorum. Vicdanım kabullenmiyor. Hep insanları için, ülkesi ve dili için yaşamış bir yazardır Sabahattin Ali. Bugünün yazarı, o devirlerin ülküsüne, o memleket bilincine, insan sevdasına gülümseyerek bakıyor şimdi. O daha çok taşları anlatmayı seviyor, hiçlikle uğraşıyor, "metni" ile arasına yazım kılavuzu falan gibi gereksiz şeyler sokmadan, oyun içinde oyun, kurgu içinde kurgu yöntemini kullanarak anlatıyor, anlatmak istediğini. Anlatmak istediği var mı, o da tartışılır. Belki sırf bu yüzden bile, Sabahattin Ali"yi unutturmamak gerekiyor.

Bir mektubunda kaleme aldığı şu sözler, iyi bir yazar olmasını bir yana bırakın, yaşadığımız gerçeğin hiç mi hiç değişmediğini anlamak ve anlatmak açısından da Sabahattin Ali"nin unutturulmaması gerektiğini gösteriyor zaten, gerisi boştur:

 "Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanlar"ın pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizler"e takla atan, daha ertesi gün de Amerika"ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık. Han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer!"

ONUR CAYMAZ onurcaymaz@hotmail.com


Bu Haber 674 Kez Görüntülendi
19 EKİM 2008 HABER LİSTESİ
BİRGÜN PAZAR / EKİM 2008 ARŞİV
BİRGÜN PAZAR / 2008 ARŞİV