FRANKFURT KİTAP FUARI NOTLARI, HARİTA MEVZUSU VE KÜÇÜK İSKENDER...
Fuar dehşet büyük. 6 bölüm var, 5.1, Türkiyeli yayıncıların olduğu bölüm. Ayrıca dışardaki çadırda, içinde Türk kahvesi, lokum, ebru ve geleneksel sanatlarımızın tanıtıldığı bölümler var. Fuar o kadar büyük ki, bize ayrılan alan küçük kalıyor denebilir...
* O gün yolculuk edecek yazarlar arasında, havalimanına en erken ulaşan elbette bendim. Erkencinin önde gideniyimdir. Geçilecek tüm kontrollerden sonra Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer ile karşılaştım... Ve sonunda kapı açıldı. Bunca tantanadan sonra yazarların bir bölüğü daha Frankfurt"a gidiyordu işte. Hilmi Yavuz, Refik Durbaş, küçük İskender, Ahmet Erhan, Nevzat Çelik, Haydar Ergülen, Arife Kalender, Önay Sözer, İkna Sarıaslan, Nalan Barbarosoğlu... Uçak kırk beş dakika gecikmeli kalktı. Bulgaristan hava sahasındaymışız, kaptan söylüyor. Hava sahaları var ülkelerin. Topraklar sahiplenildiği gibi havalar da sahiplenilmiş demek! Bari gökyüzü herkesin olsa.
* Almanya gökleri. Uzak ağaçlar, puslu göller, Goethe, Wagner, 2. Dünya Savaşı, Brecht, bira, Heidelberg"in ortasından akan ırmak, gamalı haç, müzik kutuları, işçilerimiz, Polizei, Berlin Duvarı, orada çöpçülük yapan kırık şiveler, Necati Tosuner"in Sancı Sancı"sı...
* Üstün ırk polis, yolcuların pasaportlarını damgalıyor, geçiyor herkes. Müldür, Avrupa vatandaşı olduğu için EU kapısından süzülüyor. Bizim sözde Avrupalılığımız NonEU kapısında son buluyor. Kafilemizin ilk elemanı polis tarafından geri çevriliyor. Didem Madak geri çevrildi sonra, Nevzat Çelik de, Refik Durbaş da, Hilmi Yavuz da. Bir kenarda oturmaya başladık. Bir arkadaş, bizimle fuar boyunca iletişimde olan Güngör Öğüt"ü arıyor. Düpedüz gümrükte kaldık. "Dönüş biletiniz olmadan geçişinize izin veremem," diyor polis; "nereden bileyim sizin döneceğinizi." Ne Hilmi Yavuz"un parıldayan İngilizce"si, ne Arife"nin öğretmenliğinden kalan Almancası işe yarıyor. İskender, daha ne kadar sigarasız dayanabileceğini hesaplamaya başlamış. Elektronik bilet, bilet sayılmıyor demek ki...
* İki saat sonra gümrükten çıktık. Yolcular gelmedi denilerek valizlerimiz bir yerlere kaldırılmış. Yarım saat de onları bulmak için uğraşıyoruz. Dışardayız sonunda. Organizasyondan arkadaşlar karşılıyor bizi. İki otobüs var; biri Frankfurt İntercontinental"e gidiyor, diğeri Darmstadt"a. Beş saatlik bir gecikmeyle varıyoruz Welcome Hotel"e. Neyseki Alman"ın saati bizimkinden bir saat geri. Şoförümüz bizi 14"te otele bırakırken, "yerleşin, 14:30"da buradan fuar yönüne hareket edeceğiz," diyor. İniyoruz yağmurlu şehr-i Darmstadt"a.
* 14:20"de otobüsteyim. Saat 14:30, şair Deniz Durukan koşarak geliyor. "Bir iki dakika bekleyelim lütfen, Arife gelecekti," diyor. Şoför homurdandı: "Kalkarım ben, bu kadar adam bir kişi için beklenmez." Tipik Alman disiplini. Buçuk dedi ya, buçuk olsun istiyor. Beklemedik Arife"yi. Yola çıktık. Didem Madak, şoförü durdurmaya çalışıyor. Az ötede bir park yerinde duruyoruz. Yağmur sicim gibi. Tartışma başlıyor. Yok efendim dururum, durmam... Adam delirdi. Ardımızda bir araba, park yerinde durduk diye habire korna çalıyor, yağmur bir yandan. 14:40"da geldi Arife. Hepimizden çok özür diledi. Ve fakat kavga sürüyor.
* Fuar kapısında tiryakiler cigaraya yazılıyor. Birkaç kişi içeri dalıyoruz. Giremezsiniz, kartınız yok, deniyor. Bir sorun var. Aslında her birimizin odalarına tüm gidiş gelişler, giriş çıkışlarla ilgili bilgilendirme zarfları, giriş kartları vs. Konulmuş, fakat bu zarflar resepsiyonda unutulmuş. Bize de kimse bu konuyla ilgili bir şey söylemediği için kim bilir kaçıncı kez zor durumda kalıyoruz. Yiğit Değer Bengi"yi arıyorum. O da bir güzel romancı arkadaşım benim. Bütün yaz boyu, bunca yazar dostun buralara gelmesinde büyük emeği var. Yardımcı oluyor, fuar yönetimi de giriyor devreye. Alınıyoruz içeri. Sapsarı Alman kadınları olmasa, handiyse Beylikdüzü"ndeyiz. İçeri alındık ya, Almanca hiç kaba değil...
* Fuar dehşetli büyük. 6 bölüm var, o 6 bölüm de kendi arasında kocaman bölümlere ayrılmış. 5.1, Türkiyeli yayıncıların olduğu bölüm. Bunun dışında onur konuğu ülkemize ait bazı sergilerin ve forumların yapıldığı alanlar var. Ayrıca dışardaki çadırda, içinde Türk kahvesi, lokum, ebru ve geleneksel sanatlarımızın tanıtıldığı bölümler var. Fuar o kadar büyük ki. Bize ayrılan alan, küçük kalıyor denebilir. Fethullah Gülen"in nasıl bir insan olduğunu anlatan standlar oldukça cafcaflı. Bir de her yere bırakılmış Today"s Zamanlar... Başka türlüsü de beklenemez değil mi? Onlar da Türkiye"nin renklerinden ne de olsa. En belirginlerinden hem de... Ataol Behramoğlu"nun yaptığı konuşmayı eklemeden edemeyeceğim. Postmodernizm"den Batı"ya, Ergenekon"dan AKP"ye dek... İyi ki oradayız.
* Sabah erken kalkıp şehirde yürüyorum. Luisen Platz"da büyük heykelin önünde akşamdan kalan ağır abiler bira içip cigara sarıyor. Kimse kimseye dokunmuyor. Tramvaylar, nargile satılan bir dükkân, Ye Babam Ye diye bir lokanta, üniversite bahçesi, müze... Düzenli bir yerin rahatlığına bırakıyorum kendimi, kayboluyorum sokaklarda... 11"de yeniden fuar alanı.
* Yabancı ülkelerin standlarını görmek için aşağı kata iniyorum. Fuarın resmi internet sitesinde bir "ülke" olarak görünmeyen Kürdistan, açtığı standa kocaman bir de harita koymuş. Osmaniye - Sivas çizgisi, bu haritaya göre yeni Türkiye sınırı. Buraları ne zaman verdiler/aldılar diye düşünüyor insan. Hani oraya, bölge canım burası, bölge, deniyor ya! Oralar Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı bölgeler, doğru. Londra haritasına da, orada yoğunluklu olarak Hint vatadaşların yaşadığı bölgeleri çiziktirerek (evet, sonuçta harita bir çiziktirmedir çünkü; beni böyle bırak git; çiz, çizebilirsen...) burası da Hindistan2 desek, ne olurdu? Veya onur konuğu Fransa olsa ve aynı şey Fransa haritasının başına gelse? Bilen bilir; toprağa, sınıra inanmam ben pek. Birleştiren ruha bakarım. O ruh yoksa istediğin sınırı koy sen. Birleştiren dile bakarım, geleneğe, şiire... "Yeryüzünde ilk kirlenmedir ülkelerin sınırlara bölünmesi", diyen Dağlarca ustaya katılırım. "Gelmez mi ola şu bahçenin yazları / Kulağımdan gitmez oldu sözleri / Alev alev yanaklı kaman kızları / Deli gönül hayran oldu cemalinize" türküsünü duyunca aynı şeyi hissedenler aynı ülkedendir benim için. Bütün dünyanın kardeş olduğunu düşünüyorum. İnsanın rüya gördüğü, âşık olduğu dilde yaşayabilmesine, savaşları ülkelerin ilan ettiğine ama insanların öldüğüne. Belki bir gün, dünyada tek para birimi, tek dil, sıfır din olur; o zaman herkes kendi kumaşlarına özgürce bürünüp ya da hiçbir şeye bürünmeden, sokaklarda bir türkü gibi rahat rahat gezer; öyle bir yönetim/yönetimsizlik olur belki bir gün dünyada... Ama bu "ütopya", o sınırları "hiç kimse" önemsemediğinde gerçekleşecek. Yoksa ötekisi gıllıgışlı işlerdir. Fark etme özgürlüğünüz var; kullanın, görürsünüz...
* Fuar dışında, Literaturhaus denen yerdeki konuşmama, 29 yaşında dergi sattığı için işkencede ölen Engin Çeber"i ve Dağlarca ustayı anarak başladım. "Türkiye"nin Bütün Renkleri" sloganındaki siyahtan konuştuk dinleyicilerle. Fuar logosunda olmayan siyahtan. Batılı, bizim siyahımızı dinlemeyi çok seviyor "nedense". Beyazımızdan da bahsetmek gerekti, ettik. Çok eleştirilmişti oraya gidişimiz; meraklısı, orada ne yapıp ettiğimize de bakar belki: Türkiye"de Gençlik ve Genç Yazarlar başlıklı konuşmamın bir kısmı http://bugeminezamandirburada.blogspot.com adresinde.
* Doğum günüm 18 ekim. Dönüş yolundayız. On bin metre yukarıdayız yerden. Mönüde tatlı niyetine küçük pastalar verilmiş. Refik Durbaş yanımda, ayakta dikiliyordu. Omzuma dokundu. Baksana, dedi. Kafamı çevirdim. Elinde bir pasta. Üzerine ilişmiş bir kağıt, "İyi ki doğdun şair" yazıyor. Alkış sesleri ardından. Hediyem tek kelime: "Şair".
* Fuar, beride bunca tartışmayı bırakarak geride kaldı. Tüm yorulanlara, emek verenlere, ciddiye alanlara teşekkür etmeli. Tüm bunların ardından herkes söylenecek: İyiydi, işe yaramadı, kötüydü, tarikatçılar yaptı, başarısız bir organizasyondu, harikaydı vb. Aynı şeyler; geçici, uçucu, unutulacak... Hepsinin ötesinde ben, katıldığım panelden sonra yanıma gelen H. Koehn"i anımsayacağım. Bir ilaç firmasında çalışan, 50 yaş üstü, kır saçlı bir adam. İnternetten Tango Dersleri şiirimi bulup bana imzalattı. Hiç tanımadığı, farklı dil konuştuğu bir yazarın şiirini, internetten arayıp bularak ona imzalatan Koehn, sevgili dost, zaten bütün kitaplar aslında senin gibiler için yazılmaz mı; können sie sagen?
Not: Vakit gazetesine ait www.habervaktim.com sitesi, Kültür Bakanlığı"nın kamuoyundan özür dilemesini istiyor. Neymiş, Frankfurt"a uyuşturucu kullanan, küfürlü şiirler yazan, eşcinsel küçük İskender de çağrılmış. Kısacası, "İşte küçük İskender bu" başlığıyla şairimizi karalıyor, handiyse hedef gösteriyorlar. Bu toplum İskenderi, onlardan öğrenecek değil. İsteyen okur öğrenir, bilen de biliyordur zaten. İskender, Periler Ölürken Özür Diler, Suzidilara, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, Gözyaşlarım Nal Sesleri kitaplarının şairidir. Azra"dır sonra, Şehsuvar"dır, Çekmece Meleği"dir. Haberi yapan Hüseyin Kulaoğlu, sana bir şaire hakaret etme hakkını hiçbir din, hiçbir ahlak vermez. Otur da bunca Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi görmüş insanların olduğu bir memlekette neden bu kadar ahlaksız olduğunu düşün, şiirimize de dokunma! "Tezgâhtaki ölü balıkla satıcısı arasındaki o ince keskin bıçak yarası" dizesini yazmış bir adama hele, hiç dokunma!
ONUR CAYMAZ onurcaymaz@hotmail.com