BİRGÜN PAZAR
İLK YİTİRDİĞİMİZ GENÇLİĞİMİZDİR... SEKSENLER: SON MUTLU KUŞAK
04:04 02 Kasım 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Belki sadece kaybedilmiş zamana; artık sonsuza dek o saflıkla, aynı umutlu yüzlerle, aynı şaşkınlıkla bir daha yaşayamayacağımız o zamana göz atmak; göz atarken de ‘Aaa benim de bundan vardı’ ya da ‘Ben de bundan yemiştim’ dedirtmek derdindeyim....

Pembo’yu anımsıyor musunuz? Hayatını anımsamak üzerine kurmuş insanların kaçınılmaz yazgısıdır; süresiz bir özlem duygusuyla yaşarlar hep. Geçmişe kilitlenmiş gözlerinde insanların, anıların, olayların, kitapların, sevdaların, kısacası belki de zamanın geçip gidişine dair ince bir uzaklık vardır. Çoklarının, geçmişe özlem diyerek burun kıvırdıkları bu uzaklığın, geçmişe özlem değil, ‘özlenen bir geçmiş’ olduğunu bilmesi gerekir.

Peki ya Minti? Sorumu yinelemeliyim: Anımsıyor musunuz? Yinelemelerle anımsamak daha da kolay olacak. Belki de o güzel şeylerin o uzak zamanlarda kaldığına ve bir daha da hiç yaşanmayacağına…

Biliyorum yukardaki cümlem yarım. Ama ne yapayım, böylece belki sadece kaybedilmiş zamana; artık sonsuza dek o saflıkla, aynı umutlu yüzlerle, aynı şaşkınlıkla bir daha yaşayamayacağımız o zamana göz atmak; göz atarken de ‘Aaa benim de bundan vardı’ ya da ‘Ben de bundan yemiştim’ veya ‘En çok sevdiğim diziydi, izlerken ben de hüzünlenmiştim,’ dedirtmek derdindeyim.

Hem sanatın, insana bir şey dedirtmek gibi bir derdi olmalı değil mi? Yoksa ne işe yarar? Bir işe yaraması için sanat yapmam ben diyorsanız, o da sizin sorununuz olur, dert mi? Benim için nicedir, ‘başkaları cehennem’ değil sanat yaparken!

Pembo, pembecik bir kahraman, bizlerse yeşilcik, küçük çocuklardık. Sahi Mehmet Müfit’in o güzelim şiirinden dizeler esiverdi birden: ‘Yeşilcik bir çocuktum / tıngırtılı mıngırtılı sahil kasabalarında / sınavlara ve sevdalara her an hazırdım...’ Tam da bu şiirdeki gibi.

Öğlen uykularına yatırılırdık. Akşamüstlerinin ince karanlığında sokağa çıkardık sonra. “Sokağa çıkmak” bir deyimdi. Bir durumdu sokağa çıkmak. Bir armağandı. Zamanımız her şeye yetecek kadar boldu. Her şey bir diğeri kadar güzeldi çünkü. Kaçtığımız herhangi bir şey yoktu; camını kırdığımız evlerin sahipleri ya da bahçesinden bir şeyler çaldığımız şişman teyzeler dışında. Kitaplar saklanmış, içeri alınanlar alınmış, memleket kurtarılmıştı; biz çocuktuk, öyle biliyorduk.

Sokağa çıkmak nasıl bir deyimse, güzel sesli olmak da bir deyimdi. Bu adamın ya da şu kadının sesi çok güzel derdik. Şimdilerde olduğu gibi her önüne gelen şarkı söylemediğinden, o zamanlar birinin ‘sesinin güzel’ olması; o birinin skandallarıyla, sevgilileriyle, ne kadar fakirlik çektiği ya da ne kadar zengin bir yaşam sürdüğüyle, mutlu bir aile tablosu çizip çizmediğiyle yanyana duran bir şey değildi. Hatta o biri, ‘bu sanatçıdır’, ‘bu önemli kişidir’, ‘bu ünlüdür’ diye günün her saati televizyonun cıvık programlarında burnumuzun içine dek sokulmazdı. Uzaklık, kendini korudukça güzeldi.

Ben Erol Evgin’i çok severdim mesela. Bedri Rahmi’nin canım şiirinden bestelenmiş Sitem ve hâlâ kulaklarımda o incecik ses; ‘Değirmen misali döner başım / Sevda değil bu bir hışım / Gel gör beni darmadağın / Tel tel çözülüp kalmışım...’ Erol Evgin’in saçlarının peruk olduğunu öğrenmemiz, bizde en ufak bir hayal kırıklığı yaratmamıştı. Sevdalandığımız, sevdiğimiz şey saçları değil, söyledikleriydi… Rüzgâr kelimesini çok güzel telaffuz ettiğini anımsıyorum. A’nın şapkası vardı ve Evgin buna sadıktı. Yılmaz Güney’in Arkadaş’ını seyrettiğimde de farketmiştim bunu. O, ‘bir kıvılcım düşer önce’ diye ezberlediğimiz arkadaş: Azem... Bütün kelimelere açıktı algılarımız.

Televizyon böylesine renkli değildi ama devrin başbakanı bile bazı akşamlar, elinde kalemiyle karşımıza çıkardı. Bizler ya da doğrusunu söyleyeyim, herkesi zan altında bırakmayayım: Ben, onun çenesinden çok korkar, bir gün onun gibi ‘yarık’ bir çenem olursa öleceğimi düşünürdüm.

Ufkumuz geniş olmadığı için hayallerimiz boldu: Cosby Ailesi’ndeki gülme seslerini nice zaman düşündüm. Gülenlerin sesleri, acaba her semte değişik bir takım alıcı aletler konulup, o aletler ev içlerine, odalara yönlendirilerek televizyon anteni üzerinden bir şekilde diziyle birleştirilip mi sunulurdu bize? O gülmeler dijital değildi sanki, bir yerlerde mutlu, şen birileri yaşardı. Mutsuzluk, garip bir ürperme, bir burukluktu sadece. Gerçek bu kadar ayak altında bir şey değildi. Belki de bundan olacak, gözlerimizi ufka daha geniş, daha bilinçsiz bir açıyla diktik bizler. Sadece bakış açısını değil, bakış acısını da edindik böylece. Ne de olsa Görevimiz Tehlike’ydi. Hepimiz birer Mac Gyver’dik. A Takımı’ndaydık ve hayata hazırlanacaktık.

Bilmiyorduk ve fakat bilmemek, bizi öğrenme isteğiyle dolduruyordu.

Fırt dergisinin arka kapağında, göğüslerine karikatür çizilmiş kadınları unutmak mümkün mü? Attila İlhan’ın ‘Ne kadınlar sevdim zaten yoktular’ dizesini başka türlü nasıl anlardık. Arkadaş evlerinin, perdeleri çekilmiş odalarında, gündüzün aydınlık loşluğunda, üzerindeki etikete “Okul” yazılmış porno filmler izledik ama onlardan bir şey öğrenmedik. İzledik sadece. Dışardaki kızlar, kadınlar başkaydı. Erkekler başkaydı. Filmdekiler yapmacıktı. Anlamadığımız bir takım Almanca kelimelere gülmek, o loşlukta içilen ilk biraların buzlu sarı tadı, köpüklerin dudakta bıraktığı tuz, Kurtuluş’un sokaklarından Kapalıçarşı’ya doğru giden kaçak dolmuşların takıldığı sözde durağın yanındaki bakkaldan aldığımız bazı gazetelerin hafta sonu eklerinde verdikleri çıplak kadın resimleri; cinselliğimiz bunlardan ibaretti. Fuck body’lerimiz, one night stand’lerimiz, sorumluluk–ilişki+seks şeklinde formülize edilmiş yaşamlarımız yoktu…

Dido gofreti, Doğru Ahmet’i, kadın kılığındaki Metin Akpınar’ın, Zeki Alasya’nın “Kaç çocuğunuz var” sorusuna, “On sekiz” diye cevap verişini, Bizimkiler’in, Olacak O Kadar’ın ilk bölümlerini, Uğur Dündar’ın hayatta ilk kez gördüğümüz yürüyen merdivenlerden bile koşarak çıkan bir becerikli adam olduğunu (ki anneannem onu böyle görünce, “ne çalışkan, ne kahraman adam canım,” derdi), cam şişelerdeki Pepsi’yi, pazarların yıkanma günü oluşunu, İbrahim Tatlıses–Hülya Avşar aşkını, gazetelerin verdiği faydalı kitapçıkları, karton evleri, kokulu silgileri, plastik defter kapları çıktığında, kaplama işinden kurtulan annelerin sevincini, üç ortalı kareli harita metot defterlerini, Naim Süleymanoğlu’nun halter kaldırırken her evde izlenişini, ortak yaşamaları, ortak hüzünleri, bir cinnet toplumu olmadan önce bizi biz yapan şeyleri, bir ‘biz’ bilincini, ağır bir sorumluluk duygusunu, gittikçe kaybolan bir idealizmi, birlikte yenen akşam yemeklerini, sabahleyin sanki hiç zaman geçmemişçesine uyanılan çocuk uykularımızı, betamaks mı iyi vhs mi iyi diye yapılan video kaset kavgalarını, Almanyalara işçi diye giden aile bireylerini, posta kutularında faturalar dışında bulunmuş arkadaş mektuplarını, yüzbinlerce satmayan, yazarlarını belki ömrümüzde bir resimde bile olsa hiç görmeyeceğimiz iyi hikâyeleri, iyilikle dolu hikâyeleri, kötülüklerde bile aranan o ince seçicilik duygusunu, ikinci kanalın yayına başladığı akşamı, gerçekten bilgi gerektiren cevaplar içeren televizyon yarışmalarını…

Yarım bırakıyorum.

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın hüznü anlattığı şu dizesinde olduğu gibi: “İlk yitirdiğimiz gençliğimizdir…” Bizim ilk yitirdiklerimiz bunlardı. Bunlarla birlikte şimdi otuzlu yaşlarına gelen, belki de son mutlu, son umutlu kuşağın bir üyesi olarak ben, bir çok parçamızın seksenlerde kaldığına inanıyorum. Hâlâ içimizde bir parça iyilik barındırıyorsak, hâlâ bir kitap okuduğumuzda duyduğumuz ferahlık bize iyi geliyorsa ve hâlâ aşka karşı az da olsa bir inancımız kalmışsa; Hayat Bilgisi’nin artık kirli bir ders olduğunu biliyorsak, bu biraz da seksenleri yaşadığımız içindir.

Ötesi sadece laf-ı güzaf.

ONUR CAYMAZ onurcaymaz@hotmail.com


Bu Haber 1806 Kez Görüntülendi
02 KASIM 2008 HABER LİSTESİ
BİRGÜN PAZAR / KASIM 2008 ARŞİV
BİRGÜN PAZAR / 2008 ARŞİV