Elimde bir defter vardı işte. Bir kızın defteri. Terör örgütü mensubu bir kızın... “İnsanlar her yerde hep aynı”dır çünkü; çiçekler çizmişti satırların kenarlarına. Gerçekti. Dağ başlarının soğuğunu anlatan cümleler kurmuştu. Annemi özledim, diye içtenlikler. İçte kalmış sevinçler, çeyiz bohçaları....
Van’da, bir kışlanın soğuğunda dinledim bu Çorum türküsünü: “Şu uzun gecenin gecesi olsam / Sılada bir evin bacası olsam / Dediler ki yârin hasta yatıyor / Başında okuyan hocası olsam.” Acıydı. Ahmet Kutsi Tecer’in meşhur şiirinde, orada bir köy var uzakta dediği köyün hemen yakınında bir kışladaydım. Memleketin bütün ıssız köyleri... Cephanelikler bombalanmasın diye geceleri karartma yapılırdı. Karanlık. Sadece birkaç kardeş yıldız ve sınıra çok yakın bir alana kurulmuş Işıklar köyünün kısık, tedirgin yanan ampulleri.
“Ben de Emrah idim kendi ilime / Şahin kuşu kondururdum koluma / İpek şedde kuşanırdım belime / şimdi kendir sıkar kollarımızı” diyen Ercişli Emrah buralarda yaşamış. Sonra Ahtamar Kilisesi, sonra Van Gölü, sonra kilimlerdeki renkler, renklerdeki aşk, derken otlu peynirin tertemiz kokusu; o aralar İstanbul’dakiler Yılmaz Erdoğan’ın kasetinden dinlerlerdi “Van’daki bir kahvaltı salonu”nu. Bense oradaydım. O salona gittiğim pazar sabahları. Bir dolu askerle birlikte çarşılara düşmüş yanık resimlerdik.
Mevsim yaz olsa da Tendürek’in tepelerinden bir rüzgâr, dağın başındaki karın kokusunu taşırdı. O bıçak gibi incelen soğukta bir Rum türküsü: ‘Mistike mu erota, ah erota…’ Ah aşkım benim gizli aşkım, demektir. Karşı komşu, karşı kıyı, 6-7 Eylül olaylarının sabahı. Beyoğlu dağılmış. Oysa bir kadeh uzonun başına otursak muhakkak koca ozan Ritsos’tan iki dize söyleriz: “Ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin / Görmeyeyim diye gözlerimi öperdin” Fakat yalnızdık. Sait Faik’in bir öyküsünde “...İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş,” dediği kadar yalnız. Bir koca savaşın orta yerinde, yalnız bırakılmış savaş çocukları gibi. Her şeyi yitirmiştik sanki.
Üstelik adına ne denirse densin, savaş her yerdedir. Geçim densin, düşük yoğunluklu çatışma densin, iktidar densin, aşk densin, faili meçhul densin, ne fark ediyor; sadece biçim değiştiriyor çatışma. Üstelik de her daim pek revaçta. Savaş her yerde. Barışın güvercini falan da kalmadı. Yandı bitti, kül içinde. Dillerimiz ayrıymış, ne fark eder oysa. “Türkçe’nin ferah gönlünce küfretmişiz,” demişti Ecevit bir şiirinde; “olmuşuz kanlı bıçaklı…” Kız alıp vermişiz yıllar boyu; köklerimiz, kanlarımız, döllerimiz birbirine karışmış, küfretmiş, sevmişiz birbirimizi. Altımızda kimi zaman bir kara toprak parçası olmuş, kimi zaman dalga dalga, bereketli bir mavi deniz… Kardeşmişiz...
Şırnak-Cizre karayolunda bulunan Kasrık Boğazı"nın 9 kilometre kadar uzağında Cehhennem vadisi denen bir bölge vardır. Kayalar geceleri insan başları gibi görünür burada. Bazen üstünüze bir ordunun geldiğini sanırsınız ama aslında her şey bir yanılsamadan ibarettir. Bazen de taş diye düşündüğünüz için size doğru yaklaşan kişileri fark edemezsiniz. Savaş her yerde demiştim ya. Gecenin içinde cephanelikler tüfeğe çarpıp ses eder, cıgara içemezsin mesela, uzaktan hedef belli edersin çünkü; kenger kokar, kekik kokar gece; karşı dağlardan kar soğuğu eser, uzakta Ahlat, Bitlis, küçük küçük karakollar, Tecer’in köyleri sonra, ağır tütün, kaçak çay.
Bir kışlanın soğuğunda dinledim bu türküyü, “Gökyüzünde katar olmuş bulutlar / iki gelin bir kapıyı kilitler / vadeli vadesiz ölen yiğitler...” Korgeneral kışlamızı ziyarete gelecekti, tam da o günler. Öğretmenlik mezunu olduğum için görev verdiler. Tendürek dağının eteğinde halk çocuklarına terörün ne olduğunun öğretildiği bir sınıf vardı. Parti bildirileri, ele geçirilmiş cephaneler, fotoğraflar ve kurşun delikleriyle dolu elbiseler... Ölülerin elbiseleri.
Aylarca içtimada her sabah yanımda duran arkadaşım operasyonda vurulmuştu. Ölüler. Savaşları ülkeler ilan eder, insanlar yapar, diye bir dize... Olan, insanlara olur sadece. Dediler ki, burada öğretmen olarak duracaksın, önceki arkadaş terhis oldu. İyi de bilmiyorum ki ne yapacağımı komutanım, diyorum. Emir demiri keser, geri çevrilir mi hiç. Git öğren o zaman, diye cevap veriyor. Üstelik gelecek olan korgeneral; hata yapmak olmaz, askerliğin bitmez...
Anahtar elimde, sınıfın kapısındaydım. Küçük bir odaydı sınıf dediğim. 30-40 kişilik bir yer. Camlı dolaplarla çevrelenmişti. Dolapların içinde bir dolu malzeme. Oradaydı işte. Kaderin hayatla aramıza koyduğu tuhaf bir virgül gibiydi. Bir köşede durup dinlenir gibi acelesiz ve rahattı: Solgun bir kareli defter. Yalnızdım. Korgeneral ziyarete gelecek ve buraya da uğrayacaktı. Bir takım sorular soracaktı bana da. Heyecanlıydım.
Elimde bir defter vardı işte. Yakalananlardan ele geçirilen ‘mühimmat’… Kim için ‘mühim’di o defter, kim? Bir kızın defteri. Terör örgütü mensubu bir kızın... “İnsanlar her yerde hep aynı”dır çünkü; çiçekler çizmişti satırların kenarlarına. Gerçekti. Dağ başlarının soğuğunu anlatan cümleler kurmuştu. Annemi özledim, diye içtenlikler. İçte kalmış sevinçler, çeyiz bohçaları. O an öteki değildi, onlardan değildi, bizden değildi. Biriydi sadece. Dünya görüşünün kirletmediği biri.
Bir arkadaşım operasyonda vurulmuştu o günlerde, Erciş’in meydanında annesi, tabuta sarılıyordu. Maaş bağlanmıştı ailesine, diyorlardı. Maaş. Paranın karşılayamadığı bir şeylerin olduğu bir dünya. O çocukcağız askerden aldığı üç otuz parayı da harcamaz evine yollardı zaten. O parayla kimine göre Bebek’te bir kahvede iki kişilik yemek yenir ancak. Evine yollardı. Acı…
Defteri karıştırıyorum. Artık hayatta olmayan biri. Sabahattin Ali’den Dağla’ı yazmış. Benim arkadaşım mı vurmuştu onu, yoksa o mu benim arkadaşımı vurmuştu. Kimi şehitti, kimi leş, öyle söylenirdi. İnsanlar her yerde hep aynıydı... Değişmeyen tek şey ölümdü.
Ölümün ardından herhangi bir yere gidilmez ama Engin Ardıç’ın 4 Kasım 2007 tarihli Akşam gazetesinde çıkan yazısına götüreceğim şimdi sizi. Bakın: “Göbek adı Barack, asıl adı Hüseyin. Kıl kapılmasın diye tersini kullanmaya çalışıyor... Adı Hüseyin olan biri Amerika’ya başkan seçilsin, çıkar Taksim Meydanı’nda anırırım,” diyor. Evet sayın Ardıç, her zaman kendine ve kalemine ‘sadık’ bir yazardan beklediğimiz tavır belli. Bakalım yapacak mısınız söylediğinizi? Kaleminiz, gücünü kalbinizden mi alıyor bakalım.
Doğu’dan açtık, Elazığ’da bitirelim. 16. Uluslararası Hazar Şiir akşamları yapılıyor bu aralar. Her ne kadar uluslararası ibaresiyle anılsa da, program bildirisinde katılımcıların Türk dünyasından olduğu söylenmiş. Zaten vali Muammer Muşmal da açılış konuşmasında “Elazığ, tüm Türk dünyasının kalbinin attığı bir merkez olarak bilinecek,” diyor ve Arif Nihat Asya’dan Ağıt şiirini okuyor. Okuyor da ne okuma, okuyamıyor diyelim. Beş kez tekrarlayıp iyice karıştırdığı bir şiir var ortada. Derken arka sıralardan bir şairin müdahalesiyle kürsüden iniyor. Başbakanı anımsayın bir de. O da Çamlıbel ile Dağlarca’yı karıştırmıştı. Bizim politikacımız şiirden pek bir şey anlamıyor galiba. Şiir de şu: “Yollara Kürşadlar uzanmış ölü / Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü / Yiğitlerim uyur gurbet ellerde / Kimi Semerkant’ta bekler beni / Kimi Caber’de/.... / Şu yakın suların / Kolu neden bükülmez / Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin / Benden doğar, bana dökülmez?”
Neden dökülmez, bilinmez ama olmuyor işte. İslamcıdan, turancıdan, faşistten şair mair olmuyor. Sırıtıyor. Ezra Pound, İsmet Özel diyeceksiniz; yine bir avuç isim sayıp dökeceksiniz. Bak bunlar da var falan. Var var, evet. İyi de kaç tane yahu! Kaç tane? Ben de size Lorca’sından başlayıp Ritsos’una kadar yazacağım.
O gül yağı kokulu, badem bıyıklı entellektüeller sağcı sanatçıdır işte diyerek Balzac’tan, Celine’den, Dostoyevski’den, Mauriac’tan, Hamsun’dan falan da bahseder. Dahilerden bahsetmiyoruz baylar, sizin bizim gibi adamlardan bahsediyoruz. Dahilerin gölgesine sığınıp karalamalarınızı meşrulaştırmayın lütfen. Başkalarının sırtına basarak yükselene bizim oralarda başka şey denir.
Onur CAYMAZ onurcaymaz@hotmail.com