ONUR CAYMAZ
Geçtiğimiz çarşamba sabahı işe gitmek üzere otobüse binerken, Türkiye’nin en köklü sağ partisinin başkanı Deniz Baykal’ın kara çarşaflı, türbanlı seçmenlerini artık hiç umursamadığımı fark ettim. Baykal ne yaptıysa yapmış, başka sorunumuz yokmuş gibi yine çarşafa dolamıştı memleketi. Çarşamba, çarşafa dolanmaz mı zaten hep? Sonra gerisi çorap söküğü... AKP’nin sadece kömürle, altınla, ekmek dağıtmakla seçim kazandığını düşünüp bu ülke halkının sol düşmanlığını anlamayanlar da gereksizdi an itibariyle. Bu ‘bez’ konusu benim için Karacaoğlan’da bitiyor. Ela göz üstünü perçem bürümüş, diye başlayan şiirler yazıp da yârinin saçlarını bunca güzel anlatmış bir adam varken, ötekilerin ne önemi var!
1794’te ölmüş olsa da Maximillien Robespierre’i, günümüz siyasi hayatındaki herkesten daha fazla önemsiyorum... Fransız Devrimi’nden söz ediyorum. Konvansiyon güçleri, Belediye Sarayı’nı bastıkları zaman, onların elinde ölmemek için intiharı deneyen ve ölmeyi beceremeyerek giyotine yollanan o adamdan...
Çok kötü koktuğu halde inatmış gibi geçtiğimiz çarşamba sabahı da yanıma oturarak Carlos Fuentes’imi okumama engel olan Çinli yolcunun garip kokusunu duymuyordum artık. Arka taraflardan gelen ince kolonya kokusunun sahibini arıyordum. Sabah karanlığında evden çıkarken o lavanta kolonyasını sürmeyi nasıl da unutmuyor? Altı yıl evvel ölmüş babamı anımsatıyor koku. Komodinin üzerinde dururdu Rebul şişesi. Babam oto tamirciliği gibi ‘kirli’ bir iş yapsa da (tamirci babaları benim kadar Haydar Ergülen de bilir...) traş olduktan sonra o lavanta kolonyasını sürer, Yine Bu Yıl Ada Sensiz’i mırıldanırdı.
‘‘Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi / Dil"de yalnız dolaştım hep, gözyaşlarım dinmedi.’’ Curcuna usulü, nihavent makamındaki şarkıda geçen ada Büyükada’dır. Dil de, Dilburnu. Büyükada’nın batısında 500 metre uzunluğunda, 100 metre genişliğinde, çamlarla kaplı ünlü bir mesire yeridir burası.
Söz konusu şarkı, Ahmet Rasim’in torunu Osman Nihad Akın’a aittir. Bir İhtimal Daha Var, Yaşlı Gözlerimi Kuruttum Bu Gece gibi şarkılarıyla tanınır üstat. Tanınmaz aslında, şarkılar bilinir sadece, o kadar. Osman Nihad Bey bu şarkıyı, sözleri her ne kadar ilk bakışta bir kadına yazılmış havasını taşıyorsa da tavla arkadaşı Ahmed Refik Altınay’a yazmıştır.
Kimdir peki Ahmed Refik? 1881-1937. Tarihçi, yazar, şair. 116 eser. Eski İstanbul adlı bir kitabı vardır. İstanbul’u, 15.-16. yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna uzanan geniş bir zaman diliminde şehirdeki gündelik hayat çerçevesi içerisinden bakarak anlatıyormuş üstat. Kitabı İletişim Yayınları basmış; neyse ki varlar, işimiz sadece Fethullah Hoca kitabı yapan anlı şanlı yayınevlerine kalsa yanmışız. Kitabın basın bültenine göz atalım: ‘‘Fatih’in padişah sofrası için yapılan alışveriş, kahvenin ve tütünün İstanbul maceraları, leylak ve lalenin İstanbul’a kök salış hikâyeleri, oduncular, marangozlar, çoğunluk iken azınlık olanlar, çarşılar, havalı kadınlar, arabacılar...’’ Bir dolu şey yani, tarih dediğin hep savaş değil ya! Ayrıca Çiftehavuzlar’da bir Ahmed Refik Altınay sokağı varmış... Hepsi hepsi bu kadar.
İşte Ahmet Refik ve Osman Nihad her yıl, belli bir gün Büyükada Dilburnu’nda buluşur tavla oynarmış. Bu buluşmalar birinden birinin ölümüyle son bulacakmış, öyle anlaşmışlar. Ve ne zaman ki birisi buluşmaya gelmez, diğeri onun öldüğünü anlayacaktır. Nihayet bir gün Osman Nihad, buluşma yerine geldiğinde, arkadaşını göremez. Akşama kadar bekler. Belki bir işi çıkmıştır, gelecek yıl buluşuruz diye düşünür. İyimserdir. Ölümün karşısında iyimser olmaktan başka ne yapılır ki?
Ertesi yıl da gelip akşama kadar bekler, ama arkadaşı yine gelmez. Gün batarken gerçeği anlar. O hüzünle bu şarkının sözlerini yazıp besteler. Eskiden şarkılar hüzünlerin ya da sevinçlerin üzerine yazılıyor tabii; yazlara damga vurmak için değil.
Böyle güzel adamları umursuyordum o sabah. Yoksa önümde oturan kadının okuduğu gazetede Hüseyin Üzmez’in boylu boyunca resmi görünüyordu. Ne önemi var onun. Arkalardan iki yaşlı amca konuşuyordu: Asmalı bunu asmalı. İdama giderken ne demişti TBMM’nin birinci dönem Lazistan mebusu Ziya Hurşit: Beni o kadar yükseğe asın ki, beni asanlar ayaklarımın altında kalsın.
Bebek’e iniyordum içimden. Sahili takip edip Beşiktaş’a yavaş yavaş yürürdüm belki... Hem Bebek Özdemir Asaf değil midir biraz da... Ece Ayhan, hani şu sivil şair diye anılan şair (sanki ötekiler üniformalıymış gibi) Asaf için ‘Bebek’in en iyi şairi’ dermiş. Öylece küçümsermiş yani Adalı ve Ben’i yazan Asaf’ı. Böylesine kötücül insanlar ve onların şiirleri artık umurumda değildi. Sahildeydim.
Ortaköy’e geldiğimde Namlı Ferruh’u anımsamak. Devir II. Mahmut devri. Şiirseverler bu ‘ağır abi’nin Ortaköy’deki yalısında her hafta toplanıyor, Divan Edebiyatı’nın en hoşa giden mısra ve beyitlerini Nevadür’ül Asar adıyla yayımlıyor. Bir gün toplandıklarında da bu antolojideki en güzel mısrayı seçmişler. Şairi belli değildir bu mısranın, bakıla: “Bugün şâdım ki yâr ağlar benümçün.” Böyle bir şairliği daha çok seviyorum. İşte Mehmet Akif’ten dört dize: “Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince / günler şu heyulayı da er geç silecektir / rahmetle anılmak, edebiyet budur amma / sessiz yaşadım, kim beni, nereden bilecektir...” Böylesi bir siliniş daha yüce değil mi? Türkçe edebiyatın tarihinde Ece Ayhan’dan çok daha büyük siviller var da işte... Neyse, geçelim.
Geçen çarşamba, Yine Bu Yıl Ada Sensiz’i mırıldanırken kalbimin önemli bulduklarını önemsiyordum sadece. İşte Beşiktaş. Bir afiş. Öğretmenler haftasını kutluyor bir parti. Öğretmenlerini yoksulluk sınırına getiren devletin haftasına da, gününe de inanmıyordum.
Ardından Eminönü. Sanki Büyükada’ya gideceğim. Orada beni çok sevdiğim bir dostum karşılayacak. Kimbilir kaç yıldır dostmuşuz. Beni bekliyormuş. Elinin altında tavlası, çantasında şiirler. Dil’e uzanacağız. Fayton değil de tekneyle geçelim diye düşüneceğiz. Adanın çevresini dolaşırız ufaktan. Akşamüstü de bir iki yeşil zeytin, bir iki kadeh mastika, beş on beyit, mısra. Çok eski bir zamanda olacağız. Havagazı lambaları yanacak sokaklarda. Rumca şiveler, kırık ezgiler.
Sanki bugün işe değil de Ada’ya gideceğim.