BİRGÜN PAZAR
NARGİLEMİN MARPUCU GÜMÜŞTENDİR GÜMÜŞTEN, HEVES’TEN BİR ŞAİR VE BİZ...
12:09 21 Aralık 2008
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Nargile günümüzden dört-beş yüzyıl önce Hindistan’da, narçil denen hindistan cevizi kabuğundan yapılmıştır ilk olarak. Sonra Mısırlılar kamış sokulmuş kabaklarla esrar içmeye alışık olduklarından, bu icat orada da sevilmiş ve nargil oluvermiş zamanla...

 

ONUR CAYMAZ (onurcaymaz@hotmail.com)

 

Çiçek benzeri bir yalnızlıktı hepsi. Fakat bazı yorgun bahar akşamlarında, bazı sıcak ve yapayalnız yaz öğlelerinde, bazı soğuk kış ikindilerinde o bahçeyi, tepeye asılı fayton tekerleklerine yerleştirilmiş renkli, çocuk ampülleri, garsonların ince telaşını, bazı ağır ağabeylerin ağır muhabbetini ne yapsa da, ne kadar büyüse de, ne bileyim, ne kadar vapurlardan inmenin ustası da olsa ‘‘devam ettiği’’ eski kahveyi unutamıyor insan.

İkaz ediyor yazı yazdığım çok sayın program. Sağ tık yapıp bakıyoruz; ne diyor acaba bu huzursuz işletim sistemi; ah tabii, çok uzun cümle! Bütün hatamız bu: Çok uzun cümle. Böyle işte. Yüklemsiz cümle yazarsın, kızar; bir kahramanına ait bir küfür yazarsın, insanları konuşturuyorsundur, çok kaba kelime diye huysuzlanır, ne yapsak dert bu Allah’ın kapitalisti Microsoft’a. İnsanın bazen ekranın tam ortasına, Iraklı gazeteci Muntazar el Zeydi misali, ayakkabılarını çıkarıp fırlatası geliyor...

“Heves” namıyla maruf şiir-eleştiri dergisinde, Haydar Ergülen’in tehlikeli bir şair dediği Ali Özgür Özkarcı arkadaş, tutup bizim şiirimize laf etmiş, ne gam. Attila İlhan’dan sonra ben tehlikeli şaire pek rastlamadım ya; neymiş, Özkarcı, Onur Caymaz gibi hönkürmezmiş şiirlerinde. Vay canınasını... Oysa Özkarcı’nın bir türlü cesaret edip de sevemediği Bak Hâlâ Çok Güzelsin adlı şiir kitabımızda, Aydın Çıkmazı diye bir şiir vardır. Birkaç dizesini keşke okumuş olaydı. Seni Hatırlatan Yıldızlar diye 350 sayfalık bir roman yazdıydık. Bütün bunların yanında dört tane de hikâye kitabı. Alay edeceği yerde, sadece birkaç satır...

Bizim kitaplarımızın hiçbiri ‘‘mamul’’ değildir sevgili Özkarcı. Hesabını veremeyeceğimiz, arkasında duramayacağız tek mısramız, tek satırımız yoktur bizim, bilesin. Yapma değildir kelamımız. Ne diyelim? Sesler içinde bir ses, insanlar içinde bir insan olmaktır derdimiz. Başkaları cehennem değildir bizim için, ‘‘sivil’’ de değilizdir, Turgut Uyar ile Ece Ayhan’ı birlikte sevecek kadar ‘‘derin’’ de...

Çamur, atanın eline de bulaşır. Bizim kuşaktan şiir yazan elli altmış insanız hepi topu ama birbirimizi anlamamız bunca zormuş. Dilersen gel, ben sana derdimi oturup karşılıklı nargile içerken anlatayım. Sen sonra içinde kalanı yine yaz. İnan dert değil...

Çünkü ben nargilecideyim. Her zamanki gibi edebiyat dergilerini karıştırıyorum. Çünkü nargile, benim kitaplarımdan sonra gelen biricik zevklerimdendir. Baba erenler, mübarek diye hitap eder nargileye. Bilmeyeni fokurdatmak der, tokurdatmaktır doğrusu. Şiir gibi bir iştir o da, şiiri ciddiye almayan onu da ciddiye almaz.

Bu mübareğin en hası Çemberlitaş’ta Erenler’de yapılır. Bir de Büyükada vapur iskelesinden çıkınca hemen solda, küçücük, dapdar bir yer vardır; orada. Sigarayı pipo, pipoyu nargile, nargileyi teneşir paklar derler. Biz işe sondan başladık demek ki.

“Ol nedir su içinde seslenir / Leblerimin busesine yaslanır / Dem çeker yanar tüter hem sinesi / Üfledikçe gark olur sefinesi” demiş eskiler, dudaklarımızın öpücüğüne yaslanan bu sihirli nesneye. Ustamız Salah Birsel’in Kahveler Kitabı’na baksanız görürsünüz belki. Eski adamlar, kahvecinin getirdiği nargileyi hemen içmezmiş. Tiryaki, önce kollarını dirseklerine kadar sıvar ve uzun uzun nargilenin sürahisini, lülesini, marpucunu temizler, ateşi de kendi yakar, öyle koyulurmuş tokurdatmaya.

Hepsi hepsi, sizin derginizin adı gibi bir hevestir aslında sevgili Özkarcı. Tiryakilik de, şiir de, edebiyat da. Bir fıkra: Agop ölmüş, karısı da mezarı başında ağlıyor. ‘‘Ah Agop’’ diyor o tatlı Ermeni şivesiyle; ‘‘sen ne iyi adamdın, Ermenice bilooordun, Fransızca biloordun, Alamanca...’’ Oradan biri karışmış lafa, ‘‘Yok yengecim, bir şey bildiği yoktu rahmetlinin’’. Yengenin cevabıdır işte hayat: ‘‘Olsun zo, bilmoordu ama heves edoordu... ’’ İşte bu kadar. Fazla sarsmaya gerek yoktur.

Nargile günümüzden dört-beş yüzyıl önce Hindistan’da, narçil denen hindistan cevizi kabuğundan yapılmıştır ilk olarak. Sonra Mısırlılar kamış sokulmuş kabaklarla esrar içmeye alışık olduklarından, bu icat orada da sevilmiş ve nargil oluvermiş zamanla. Ardından İranlılar benimsemiş bu zevkli içeceği. Kıvrılmış yılan manasına gelen marpiç’i icat etmişler. Narçil’e, fayanstan şişe ve bronzdan ser yapmışlar. Hatta hemen ticaretine başlayıp İsfahan"da, Şiraz"da onun için güzel ve leziz tütünler üretmişler.

Bilmeyenler için hemen söyleyelim. Nargile dört bölümden oluşur. Ser, lüle, şişe ve marpuç. Ser, uzun gövde; lüle, tütünün konduğu delikli tabla; şişe, içinde dumanı filtre eden suyun olduğu ve o meşhur tokurdamaların geldiği bölüm; marpuçsa dumanı şişeden alan ve ağıza ulaştıran hortuma denir.

1598 yılında İstanbul"a İngilizler tarafından bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere getirilen tütün, keyif erbabı tarafından içilmeye başlanmış; 1554"te Tahtakale"de açılan ilk kahvehanenin yaygınlaşmasıyla birlikte bu tür mekânlarda dost meclislerinin vazgeçilmezlerinden olmuştur. Sirozdan öldüğü söylenen 4. Murat yasaklayana dek...

Ne çok hikâyede adı vardır mübareğin. Misal, Nâzım Hikmet’in: “Bilmeyenler bilsin: / Sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin! / Şarlatan! / Çürük Fransız kumaşlarını / Yüzde beş yüz ihtikârla şarka satan’’ diyerek kalayladığı Fransız yazar Pierre Loti bile, henüz ayağının tozuyla Osmanlı payitahtını selamlarken, kurulduğu sandalın bir köşeciğinde, vermişler eline nargileyi de bu üçüncü sınıf romancı, şaşkın şaşkın bakakalmış memlekete.

Orhan Kemal’in Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanan Yağmur Yüklü Bulutlar adlı seçme hikâyelerinin bulunduğu kitabının arka kapağında güzel bir resmi var. Üstat orada bir semaverin başında, elinde marpucuyla gülümsemiş objektife. Fikret Otyam’a anlatırmış hep. “Nargile dedin mi yiğenim,’’ dermiş; “dört tane şey gerek: Köşe, neşe, meşe, ayşe...’’

Yazının girişinde sözünü ettiğim kahve, Tophane’deydi sevgili Özkarcı. Garsonlarıyla hep arkadaştım. Hatta bir tanesi, her seferinde tek başıma gidip kitap okuduğum için Hoca adını takmıştı bana. Malatya’da, anılarında taptaze duran ilkokul öğretmenine çok benziyormuşum. Söyler dururdu. Bir gün kitap istediydi benden. Ben de Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu’sunu götürmüştüm. Doğru söylemiş abi adam, demişti kapağa bakarak. Sonra da insanlar bozuldu, diyerek gülmüş, kahvemi getirmeye davranmıştı. İnsanlar bozulunca, şiir pek bir işe yaramıyor Özkarcı. Bu konuda Czeslaw Milos’u önerebilirim ama sen bilirsin zaten.

Köşem yazın dışarda, bahçedeydi. Kışın kapıdan girişte hemen solda. Neşeye gelince, ne bileyim. Kemal Tahir külliyatını okuyunca, neşesi yerinde oluyor insanın, Tahir’in o bal damlayan kaleminden neler okumadım ki... Hulki Aktunç söyledi sonra Samim Aşkın’ı. Tahir’in takma adlarından biriymiş Samim Aşkın. “Halk Plajı’nı muhakkak bulasın evlat,’’ demişti. Arıyorum Hulki Baba...

Meşeye gelelim. Meşe, kömürüdür nargilenin. Nargile öyle, bu işte para varmış, biz de yapalım diyenlerin açtıkları sütü bozuk kafelerde içilirse baş ağrısı yapar. Çünkü onların kullandıkları kömür, memleketteki bir çok şey gibi sahtedir. Bir de Ayşe var tabii. Nargileyi ben genelde yalnız içtimse de ehl-i keyf, Ayşe’yi şart koşuyor.

Eskiler mübareği bunca önemli bulmuş ki şöyle bir beyit: ‘‘Anasır-ı erbaayı nargilede tevhid eyleyeyim; / Hay deyip çekeyim, Hû deyip üfleyeyim”. Yani yeryüzünü oluşturan dört temel öğeyi, nargilede birleştirelim demeye getiriyor. Toprak, hava, ateş, su. (Toprak, lülesinde vardır nargilenin; su, şişesinde; havayı ona biz veririz; ateş de közündedir). Aman ha, Cem Yılmaz’ın Gora’da dediği gibi tahta yok bu temel öğelerin arasında. O, şu büyük filmini, 9 milyon dolara çekildi diye satmaya devam etsin, güzelim filmi Hokkabaz kaç paraya çekildi diye soralım biz de ona. İyi film için çok para gerekmez. Hem şu Arog’a gidenlerin sadece yarısı her ay bir şiir kitabı alsa, biz şairler için ne iyi olurdu değil mi?

Kardeşim Özkarcı, bekliyorum. Gelirsen hikâyemi dinlersin. Hem oturup, Ayla Dikmen’den, bestecisini kimsenin anmadığı son gnlerin moda şarkısı Anlamazdın’ı dinleriz. Güzel bir aşk şarkısı. Hem Heves’te benimle dalga geçtiğin şiirinde sen de aşktan, kadınlardan, kanamaktan çokça bahsetmişsin. Onları bir de benden dinle...

 


Bu Haber 1311 Kez Görüntülendi
21 ARALIK 2008 HABER LİSTESİ
BİRGÜN PAZAR / ARALIK 2008 ARŞİV
BİRGÜN PAZAR / 2008 ARŞİV