EMEĞİN KARİKATÜRÜ, FİDEL’E ARMAĞAN...
BURAK ÖZ
Emeğin 120’nci yılında İstanbul’da küçük bir atölyede, karikatürist Hasan Seçkin emeğine yabancılaşan insanlara emeğiyle mesaj vermek amacıyla dünyanın en büyük karikatürünü çizmeye başladı. Bir yıl boyunca gece gündüz demeden çalışan 30 yıllık karikatürist Hasan Seçkin 120 metre boyunda olan karikatürünü küçük ayrıntılar dışında tamamladı. Guinness Rekorlar Kitabı’na da girecek olan karikatür, Türkiye’de emek kazanımlarının zirvesi olan 15 Haziran tarihinde, hareketin başladığı yer olan İstanbul Kartal’da sergilenmeye başlanacak. Karikatür, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde “Emeğin Kalesi” Küba’da Fidel Castro’ya armağan edilecek. Emeğin öyküsünü dünyanın en büyük karikatüründe anlatan Hasan Seçkin’le kendi deyimiyle ‘dünyanın en küçük atölyesi’nde konuştuk.
»Niçin böyle bir çalışmaya başladınız?
Bugün dünyayı sömüren bir avuç insan, 7 milyar insan var ama 5 milyon insan dünyanın kaymağını yiyiyor. Emek olmadan hiçbir şey olmaz; ama emek günümüzde, yaşanan krizle de birlikte o kadar değer kaybetti ki, bir nevi emeği selamlamak için bu karikatürü yaptım. Dolayısıyla emekçilerin bir araya gelmesi örgütlenmesi haklarına sahip çıkmasına küçük bir katkı sunabilmek amacıyla bu karikatürü yapıyorum.
»Özelliği nedir bu karikatürün?
Bu dünyanın en büyük tek parça karikatürüdür. Emeğin öyküsünün tek bir karikatürde anlatılmasıdır.
»Başka bir konu değil de niçin özellikle emeği konu aldınız?
Bir emekçi aileden geldiğim için emek çevresinde yaşadığım, iş yaşamında da yoğun emek çalışan bir emekçi olduğum için bu çalışmayı yaptım. Karikatür benim yaşam biçimimdir. Karikatürlerimin hepsi emekle ilgilidir. 1889 yılında İkinci Enternasyonal tarafından tüm dünyada 1 Mayıs’ın “Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kutlama kararı alındı. Bu sene emeği 120. Yılı. Bu 120’nci yılda emeğe ve emekçilere yakışır bir şey yapabilir miyim düşüncesiyle yola çıktım. Dolayısıyla emeğin120’nci yılında emeğe yakışan, emeği onurlandıran bir karikatür çalışmasına başladım.
»Sizin yaptığınız karikatüre benzer bir çalışma daha önce yapıldı mı?
Böyle bir çalışma yok bunu denemiş kimsede yok. Kimse uzun 3 metre, 5 metre bir karikatür çalışması yapmayı denememiş. 15, 20 metreyle de girebilirdik. Ama emeğin 120’nci yılı diye 120 metrelik bir çalışma yaptım.
»120 metrelik tek bir karikatür değil mi bu?
Burası çok önemli, emeğin öyküsünü anlattığım 120 metrelik tek bir karikatür yaptım. Bant bir karikatür, Ya da karikatürlerin yan yana çizilmesi değil. Nâzım Hikmet’in ‘Kuvayi Milliye Destanı’ var mesela tek bir şiirden oluşuyor, bunun gibi içinde farklı öyküler olan ama emeğin hikâyesini anlatan tek bir karikatür.
»Türkiye’de de yüzüncü yılı emeğin. Niçin emeğin 120’nci yılını temel aldınız?
Karikatür evrensel bir sanat dalıdır. Dünyanın her tarafında, çocuklar, gençler, yaşlılar, dilini bilsin bilmesin karikatürden bir şey alabilir.
»Guinness’e de başvurmuşsunuz
Türkiye’de Guinness’in temsilcisi Profesör Doktor Orhan Kural var, başvurduk, olumlu tepki verdiler. Karikatürümüz Guinness Rekorlar Kitabı’na da girecek. Şunu da belirteyim: Guinness’e başvurmamın nedeni kitaba girmek için değil, çalışmamın tescillenerek dünyanın pek çok yerine ulaşabilsin diye.
»Bu karikatür üzerine ne kadar çalıştınız? Ne zaman tamamlanacak?
Geçen yıl 1 Mayıs’ta yani emeğin bayramında başladım. Ufak tefek rötuşları kaldı. Türkiye’de emeğin zirvesi olan 15 Haziran’da tam olarak bitireceğim.
»Niçin 15 Haziran?
15-16 Haziran bir anlamda Türkiye’de emek kazanımlarının zirvesi, olduğu için daha anlamlı olacağını düşündüm.
»Nerede sergileyeceksiniz?
16 Haziran’da İstanbul’da Kartal Meydanı’nda sergilenmeye başlanacak
»Niye Kartal?
Kartal 15-16 Haziran hareketinin başladığı, dinamitin fitilinin ateşlendiği yer. Daha sonra da emekçiler, emek örgütleri nerede sergi açalım derse orada açabiliriz. Amaç zaten, emeğin öyküsünü anlattığım bu karikatürü emekçilerin görmesidir.
»Karikatürü Fidel Castro’ya armağan etmeyi düşünüyormuşsuz. Niçin Fidel de başkası değil?
Dünyada emeğin kalesi olarak gördüğüm Küba’ya dünya emekçileri adına armağan etmek istiyorum. Küba Devrimini’nin de 50. yılı olan bu yıl, Dünya Barış Günü 1 Eylül’de Fidel’e karikatürü vermeyi düşünüyorum. Küba dünyanın en barışçıl ülkesi çünkü emeği savunduğun zaman barışçıl olmak zorundasın. »Karikatürünüzle kime mesaj veriyorsunuz?
İmaj devrinde yaşıyoruz, renkli gazetelerin yörüngesinde insanlar. Dolayısıyla sanatçılarda emekten uzaklaştı, topluma yabancılaştı. Emeğe yabancılaşınca kendi emeklerinden de uzaklaştılar, atıldılar sessiz kaldılar, sendikaları kapandı. Emeğe yabancılaşan kendine yabancılaşır. Bu çalışmam onlara da bir uyarı. İğneyi önce kendimize batırmamız gerek. Emekten çok uzaklaştık, emeği tekrar gündeme getirmek hayatın omurgasına koymak için bu çalışmayı yaptın. Çünkü emek yaşamın temel direğidir.
»Sanatı siyasete karıştırmayın diyen TV’lerdeki pop ikonları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanat siyasetten ayrılmaz. Bu imaj devrinin bir sonucu. Sanatın alınır satılır bir metaya dönüştürülmesi, sanatçının sanatına yabancılaşması sonucu. Bir yandan emeğin 100’üncü yılını selamlarken aynı zamanda sanatçıya da bir sitemdir bu çalışma.
SAİFE 9 KİTAP
Gerçek kabul ettiğin her şey hayal ürünü
Fatih Akın filmlerinde ‘bahsi’ sıkça geçen yazar Selim Özdoğan gördüklerini ilkin hayal ürünü diye konumlandırıyor: Birisi düşündü, çizdi, planladı, bir fabrikaya gitti, ondan sonra da gerçekleşti Nergis Pamukoğlu DAŞ
Almanya’da yaşayan yazar Selim Özdoğan, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümünün düzenlemiş olduğu ‘Küreselleşme ve Germanistik’ konulu 11. Uluslararası Türkiye Germanistik Kongresi’nde (20.05.-22.05.2009) bir okuma yapmak üzere İzmir’deydi. 2007’de İstiklal Kitabevi’nin yayınladığı ‘Demircinin Kızı’ adlı romanıyla Türk okurun da karşısına çıkan Selim Özdoğan ile edebiyat, edebiyat bilimi ve sinema üzerine sohbet ettik.
»Öncelikle hoş geldiniz ve davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Yapmış olduğunuz okuma etkinliği Türkiye’de çok yaygın olan bir edebiyat etkinliği değildir. Almanya’da çok okuma etkinliğine katılıyorsunuz. İzmir’deki okumanızın sizin için anlamı nedir?
En büyük fark şu: Almanya’da bu tür şeylere katılıyorum, ama Almanya’da bir okumanın reklamı yapılır, dinleyiciler dışarıdan ücret ödeyerek gelir. Bu nedenle biraz daha rahat oluyorum. Gelen kişi beni tanıyor veya tanımasa bile bilgisi oluyor. Bu tür yerlere davet edildiğim zaman, birçok kişi belki beni tanımıyor, belki onların ilgisini çekmiyor veya benim yazdığm tarz hoşuna gitmiyor. Biraz daha tedirgin oluyorum. En büyük fark aslında bu. Bir de dinleyicilerin hepsi akademisyen olduğu zaman, yine durum biraz değişiyor, çünkü sıradan bir dinleyiciden daha farklı dinleyeceklerini düşünüyorum. Bu da biraz tedirgin ediyor. Öbür taraftan ele alırsak, ben bu işi çok fazla yapıyorum, belki beğenmeyen de olabilir ama, oraya oturduğum zaman, çoğunluğu eğlendirebileceğimi düşünüyorum. Belki bunu edebiyattan saymayacak, belki daha değişik bir şeyler oluşacak kafasında, ama sıkılmamış olacak. Bunu bildiğim için, bu bir rahatlık veriyor bana.
»Ege Üniversitesi’nde yaptığınız okuma çok da başarılı bir okumaydı. Öğrenciler de, öğretim üyeleri de okuma biçiminizi, hem de sunduğunuz birbirinden farklı konuları ele alan metinleri çok beğendi. Siz Almanya’da yaşayan ve Almanca yazan bir yazarsınız. Edebiyat bilimi Alman edebiyat dünyasında yer alan Türkiyeli yazarların ürettiği edebiyatı Alman-Türk veya Türk-Alman edebiyatı terimiyle adlandırıyor. Bu konuya sizin bakışınız nedir ve kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz yazar olarak?
Almanca yazdığım için, ben kendimi bir Alman yazar olarak kabul ediyorum. Türk-Alman yazarı derken, Türkçe yazmıyorum. O seviyede yazamam zaten, istesem bile yazamam. Yaşadığımız dünyada o kadar çok göç etmiş kişiler var ki. Bu sadece bugün için geçerli değil, yüzyıllardır olan bir olay aslında. Onun için öyle bir ayrım yapmamak gerekir diye düşünüyorum, ama yapılmaması için de ayrıca mücadele ettim. Fakat ben ne kadar mücadele etsem de bunu tek başıma değiştiremeyeceğimi, daha sonra bunun zaten değişemeyeceğini anladım. Fazla düşünmemeye çalışıyorum. Aslında o benim işimle alakalı bir olay da değil.
»Bugüne değin Almanya’da çok sayıda romanınız ve öyküleriniz yayınlandı. 2005 yılında Almanya’da yayınlanan ‘Demircinin Kızı’ adlı romanınız iki yıl sonra İstiklal Kitapevi tarafından yayınlandı. Bu Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ adlı filminde Germanistik profesörü olan Nejat isimli karakterin babasına mutlaka okunmalı diye tavsiye ettiği eserdi. Yani eser henüz Türkçe yayınlanmadan önce, sinema perdesinde Türkçe olarak göründü. Önce şunu sormak istiyorum: Romanınızın Türkçe’ye çevrilmesinin sizin için anlamı nedir?
Beni çok sevindirdi. Burada yaşayan bir sürü akrabamız var. Onlar yazar olduğuma inanıyorlar, kitapları gösterebiliyoruz ama bir şey anlayamıyorlar. Diğer kitaplardan bir tanesi ilk olarak çevrilmişti, fakat benim orada yaşadığım gerçeklere dayanarak yazdığım bir eserdi. Bu romanım ise Türkiye’nin geçmişteki bir gerçeğini yansıtıyor, o nedenle burası için de geçerli bir olay diye düşünüyorum. Böylece hem tanıtımımı yapabildim hem de geçerli bir konuyu yansıtabildiğim için benim için hoş oldu.
»Filmde romanınızın alıntılanması şeklindeki bu ilginç sinema-edebiyat bağlantısı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Film gösterimdeyken, izleyicilerin sinemadan çıkıp bu romanı alabilmesi filmin gerçeklik boyutuna taşınması, kitabın okunması ise yeniden yaratı dünyasına geçiş olarak görülebilir.
Evet, biraz daha farklı bir bakış açısıyla bakarsak, aslında çok ilginç olaylar. Film çekildiği, vizyona girdiği zaman kitabın Türkçesi yoktu, yani hayal ürünü olan bir şey sonra gerçekleşti, ama bu film için de geçerli, çünkü Fatih’in bir hayal ürünüydü, onun üzerinde düşünüp gerçekleştirdi. Kitap için, Almancası veya Türkçesi için de geçerli olabilir. İlk önce onu hayal ettim, sonra yazdım, ondan sonra gerçekleşti. Ama bu yalnızca sanat dünyası için değil, yaşadığımız dünya için de geçerli. Farklı yerlerde farklı şekilde yaşayan insanlar var, ama tabiata çok bağlı kalamıyorsak, gördüğüm her şey ilk önce bir hayal ürünüdür. Oturduğum masa, bilgisayar ekranı. Birisi düşündü, çizdi, planladı, bir fabrikaya gitti, ondan sonra da gerçekleşti. İnsanların gerçek olarak kabul ettiği, her gün gördüğü şeyler, sonuçta hepsi hayal ürünü. Yani yaşadığımız dünya bir hayal dünyası aslında, ama bunu gerçek olarak kabul ediyoruz.
»‘Demirci’nin Kızı’ adlı romanınız 1940’lı, 50’li yıllarda Anadolu’nun bir kasabasında geçiyor. Dili Almanca olan bu romanın hikayesi bu topraklarda yaşayan insanların batılılaşma süreci içinde yaşam deneyimlerine ve tahayyül dünyalarına açılmakta. Bu anlamda dili Almanca fakat konusu ve dili boyutunda içerdiği Türkçe deyimler, atasözleri ve zengin imgesel dili bakımından Türkçe bir roman denilebilir mi?
Türkçe bir roman diyebilir miyiz, bence diyemeyiz, çünkü Almanca yazılmıştır. Yani Afrika’da oynayan bir roman yazsam, o gene de Alman romanı olacak. O nedenle yazıldığı dil daha önemli. Tamam konusu da önemli. Mesela Martin Mosebach’ın bir kitabı var, Türkiye’de geçiyor. Hiç kimse kalkıp da bu bir Alman yazar, ama romanı Türkçe demiyor. Birazcık da anlatmak istedim belki.
»Romanınızdaki metaforların görsellik boyutu ağır basıyor. Romanı okurken hikayeyi film gibi izleyebiliyoruz. Tabii bu genelde romanlar için söylenebilir. Fakat bu sizin romanınızın konusunu da oluşturuyor, yani Gül’ün hikayesinin geçmiş ile hatıralar konusu bağlamında ele alınması.
Metaforların fonksiyonu bu zaten. Yani beyinde canlanmayan bir şeyi canlandırmak, canlandırabilmek, bir türlü görsel hale getirebilmek. Her zaman geçerli değil bu. Ve görselliğin ağır bastığını şu an düşününce görüyorum, ama aslında her metafor için geçerli değil, zannetmiyorum, ama o tarafa, evet, ağırlık vermişim. Ama şu ana kadar ben öyle düşünmedim, yani şuradan alayım da, bunu böyle yapayım, şöyle yapayım diye. Böyle bir yorum duyduğum zaman, düşünüyorum, evet, tamam, gerçek payı bayağı var. Ama ben bunu düşünmedim. Bu şey gibi, batılılaşmayı anlatıyor. Tamam anlatıyor, ama ben yazarken hiçbir zaman batılılaşmayı anlatayım iddiasında değildim, aklımın kıyısından bile geçmedi. Almanya’daki editörüm kitabı okuduktan sonra, hiç düşünmemiştim dedi, buraya gelen göçmenlerin kendi ülkelerinde de bir hayatı var diye. Ama ben yazarken, hiçbir zaman,bunu göstereyim diye düşünmedim. Onun için kitap çıktıktan sonra birçok şekilde yorumlanıyor. Bazıları doğru, bazıları yanlış, ama yorumlar ne kadar doğru olsa da benim onları yazarken düşündüğüm anlamına gelmez.
»Almanya’da ve Türkiye’deki okur tepkileri farklı mıydı, bir kıyaslama yapabiliyor musunuz? Ya da Almanya’daki ve buradaki edebiyat eleştirisi farklı mı?
Kıyaslama yapamayacağım, çünkü buradan öyle fazla bir tepki alamadım. Eleştiri dersek çok fazla bir eleştiri de olmadı takip edebildiğim kadarıyla. Ama eleştiri derken, zaten kalktı gibi. Almanya için de geçerli bu. Kitap yayına yansıdığı zaman, tabii dergilerde ufak yazılar çıkıyor, Bunlar da eleştiri olarak geçiyor artık, ama halbuki öyle bir şey yok, yani eğer Almanya’da çıkan bir romanımla ilgili, ne bileyim, basında eleştiri dedikleri 25 tane yazı çıkıyorsa, belki 9 tanesi eleştiri, geriye kalanı reklam ve tanıtım. Tamam reklamın ve tanıtımın olması gerekli, ama eleştiri diye bir şey, önümüzdeki yıllarda kalmayacak gibi. Eskiden bu kadar değildi.