ARAŞTIRMACI YAZAR RİFAT N. BALİ: Amerika’da birine, “sen git New York’ta yaşa” dediğin zaman suratına tükürürler!
Avrupai ve milliyetçi ‘Yeni Türk İnsanı’ projeleri ile köşe yazarları... ‘kara kalabalıklar’dan uzaklaşıp korunaklı sitelere yerleşen; iyi yemek, puro ve şaraptan anlayan ve statü simgesine dönüşen Beyaz Türkler... Rıfat N. Bali ile ‘çökmüş bir dönem’ ve devam eden yeni köşeciliğe dair söyleştik...
Ali Şimşek
Rifat N. Bali daha çok yakın tarihimize ilişkin çalışmalarıyla tanınıyor. Fakat Bali, ‘Tarzı Hayat’tan Life Style’a adlı kitabıyla, 90 sonrası bir dönemin neredeyse otopsisini yaptı. Çünkü bu dönemde eskiden görünmez olmaya çalışan işadamları imaj restorasyonuna giderek her gün gazetelerde boy göstermeye ve ‘entelektüel’ muamelesi görmeye başlamışlardı. Ayrıca gazeteciliğin tanımı değişmiş; ve iktidarı temsil edenlerle içli dışlı olan gazeteci tipi türemişti. Yaşam tarzı yazıları ve Avrupai ve milliyetçi ‘Yeni Türk İnsanı’ projeleri ile köşe yazarları, bu dönemin yeni aristokratları da oldular. Genç, kentli, iyi eğitimli ve yüksek gelir düzeyine sahip Beyaz Türkler, ‘kara kalabalıklar’dan uzaklaşıp korunaklı sitelere yerleşti ve iyi yemek, puro ve şaraptan anlamak, statü simgesine dönüştü. Pera nostaljisi, gayrimüslimlere yönelik ilgiyle birarada gitti. Siyasetçiler, imajlarıyla gündeme gelir oldular. Son yirmi yılın gazete ve dergileri arasında titiz bir arşiv çalışması yapan Rıfat N. Bali ile ‘çökmüş bir dönemi’ ve devam eden yeni köşeciliği konuştuk.
»‘Tarzı Hayattan Life Style’a’ kitabı bir dönemin bir belgesi olarak okundu ve okunuyor. Özellikle 90’dan itibaren, oluşmuş yeni bir gazeteci tipi, gustocu yeni bir köşe yazarları, bir gazeteci tipi ya da yeni seçkinler diyebileceğimiz bir kesim kitabın merkezindeydi. Fakat o dökümüne bakarak, yeni gazetecilikte neler değişiyor yada neler değişmiyor ?
Yani 90’lı yılların gazeteciliği neydi dersek… Hayattan zevk alan insanların yani hayattan zevk alan bir gazeteci kitlesinin bunu okurlarıyla paylaşmasıydı. Üstelik, bunda da bir tuhaflık ya da bir ayıplık görmemesi, yani hayattan zevk almak da hani boğazda oturup çay içip simit yemek değil, daha lüks bir seviyede iyi bir hayat tarzı. Yani iyi lokantalarda yemek, lüks arabalara düşkünlük, marka saatlerden bahsetmek, şaraptan bahsetmek ki, 90’lı yılların ikinci yarısında başladı… İnsanlar hatırlarsa puro Türkiye’ye ne zaman Türkiye’ye girdi? İthal puro, 90’lı yılların ikinci yarısında Küba purolarıyla başladı. Aynı zaman döneminde ithal şaraplar da girdi. Sonra yerli şaraplar yani tekelin kalkmasından sonra ve onu satan şirketler bir şekilde tabiatı gereği tanıtım yapmak istiyorlar. Ve dolayısıyla bu tanıtımı bir reklamdır kisvesi altında değil gazetelerde sütunlarda haber kisvesi altında yapılıyor ki bu kendi kendine, basın etiğiyle tamamen çelişen ve aykırı bir şey. Yani reklam reklamdır. Reklam kisvesi altında haber satılmaz. Bu tür bir gazetecilikti bu. Bir dönemdi ve 2001’de işte Anayasa fırlatma kriziyle birlikte Türkiye’nin bir krize girmesi, bankalar krizi, basındaki tensikatlarla vesaire bir durakladı. Birkaç sene durakladı. Fakat son iki senedir daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı.
Kaldı ki bu da kendi içinde tezat teşkil ediyor çünkü dünya müthiş bir kriz içinde. Bu Türkiye’ye bir şekilde aynı derecede değilse bile bir şekilde yansıdı. Ve artık dünyada bu işte şirket başkanlarının maaşları, çok korkunç yüksek maaşları, yok özel jetleriymiş filan bunlar artık kapitalizmin merkezi olan ABD’de bile krizden dolayı tahammül edilmiyor ve siyaseten de doğru değil. Bu tür bir teşhircilik bu tür fahiş ücretler hiçbir yerde şey yapılmıyor. Yani şirket ortakları karşı çıkıyor. Bu Türkiye’de böyle değil. Türkiye’de neden kaynaklanıyor? Bir kere hesap verebilme durumu yok. Yani şirketler halka açık olmadığı için tabandan kimse hesap sormuyor. Şirketin yüzde 10’u halka açık yüzde 90’ı halen ailelerde filan. Öyle bir baskı altında hissetmiyor kendini. Aynı şey medya grupları için de geçerli. Medya grupları da halen ailelerin içinde olduğu için baskı yok. Artı o her zaman ‘televole’ dediğimiz gazetecilik türü hani paparazzi türü yani ünlü insanların özel hayatlarını kovalama şeyinin biraz daha hafif versiyonu Türkiye’de her zaman vardı. Yani nedir o? Ünlü iş adamlarının, ünlü isimlerin işte Hürriyet’te Günaydın, Kelebek ekinde, diğerinde başka bir ekte sürekli var. Bu işte şunun açılışına bunun açılışına, şarap tatma tanıtımına vs. Şimdi bu aslında bunun, toplumun bir kesiminden bir tepki yaratması lazım. Bu tepki nasıl olur? Sokakta yürüyüşle değil de en azından karşı yazılarla olur. Ya da o haberlerin, o çıkan haberlerin altına okur yorumlarıyla olur. Görebildiğim kadarıyla böyle bir şey yok. Buna muhalif olabilecek kesim nedir? İşte sol kesim veya iktidara, Türkiye’ye eleştirel bakan kesim. O da üç tane gazete etrafında toplanıyor. Evrensel, BirGün, işte Taraf, bir parçacık Radikal. Radikal ve Taraf yazarları bir şekilde bu hayat tarzının içinde oldukları için kendi eleştirel gözlemlerini bunun üzerine odaklamıyorlar. Bunun için bir şekilde bir yerde meydan serbest. İsteyen istediğini yapar gibi bir ortam var ortalıkta.
»Ve bu böyle devam ediyor...
Devam ediyor. Bir şekilde hani 90’lı senelerde insanlar birden kendilerini yeni bir hal, ortam içinde buluyor. Darı ambarında gibi görüyor. Müthiş bir şekilde ben neler görüyorum, neler yaşıyorum gibi değil, daha sıradanlaşmış, daha olağanlaşmış bir halde devam ediyor. Yani bunun en son örneği, yani belki bunun o nesilden kalan iki tane örneği var; Oray Eğin ile Ertuğrul Özkök. Teşhirciliğin son derece normal sayıldığı bir ortamdayız.
»Sizin çalışmanızda çok vurguladığınız isimlerden veya yeni dönemin, cüretli tipleri vardı. Bunlardan biri Serdar Turgut’tur mesela. Serdar Turgut’a baktığımızda Hürriyet’ten sonra veya sağlık durumunun da kötüleştiği dönemde, birden daha entelektüel referanslarına çekildi gibi gözüküyor. Turgut, entelektüel Marksizm bilen bir adam. Yine Akşam’da Oray Eğin. Sanki Turgut’un bıraktığı yeni kuşaktan yani 70 küsur doğumlu bir kuşaktan Oray Eğin’de çok net görmeye başladık. Hatta geçenlerde Serdar Turgut ilginç bir yazı yazdı. Artık gazeteler yorum gazetesi haline gelmeli. Yani çünkü internet vs. onlar artık televizyon hızlı bir şekilde haberi veriyor...
Türkiye için ne kadar geçerli? Zaten Türkiye neredeyse yorum gazetesi. Yani haberden ziyade köşe yazarı var. Kendi meşrebine göre yazıyor. Bence bu Türkiye için çok doğru değil. Bence Türkiye’de haber gazetesi olması lazım.
»Sizin de vurguladığınız şey; 90 sonrası gazeteci ve köşe yazarı tipinde müthiş bir itirafçılık ve samimiyet kültürü var. Yani biraz önceki seçkincilik ve ince beğeniyle de harmanlamış. Bir anda ne oldu da 90 sonrası böyle yazarlar, iş dünyalarını, arkadaşlarını, mahrem şeylerini anlatmaya başladılar? O da hâlâ düşünmemiz gereken konu olarak duruyor.
O halen var. Tabii yazarlar artık yazar olmanın ötesinde ünlü, yani Amerikalı ‘celebrity’ dediğimiz, adının önüne sıfat gerekmeden, herkesce tanınan insanlar ve ikonlar haline dönüşmesinden ileri geldi. Siz böyle bir star olduğunuz zaman stara hayran olan, starın müritleri vardır, grupları vardır. Dolayısıyla ben eminim ki okurlarından bir kitle bunu beğeniyor ki bu yazmaya devam ediyor. Sonuçta bu bir piyasa. Arz talep meselesi.
»Çok üzerinde durduğunuz bu gazetecilik manifestosu hatta ‘beyaz Türklük’, Ertuğrul Özkök mesela. Şu anda aynı yayın grubu içinde sert bir tartışma geçiyor. Vatan’dan Yiğit Bulut’la Ertuğrul Özkök arasında, balina vakalı bir tartışma devam ediyor. Yani Özkök tipi bir gazetecilik artık bitmeli gibi …
Özkök tipi gazetecilik şuydu: Birincisi 90’lı senelerde bir yeni Türk insanı tipi dediğimiz yeni Türk insanını yazılarıyla inşa etmeye çalışan bir prototip olarak öne çıkarmaya çalışan bir gazetecilik. Bu yeni Türk insanı neydi? Yani bizim bildiğimiz sokaktaki insan gibi çok fazla hantal giyinmemiş, bıyığını sakalını kesmiş ama bu tabii 50 yaştan bahsetmiyorum, 30-40 yaş arasından bahsediyorum. Yabancı dil bilen, İngilizce bilen, efendim Amerika’daki polisler gibi giyinen yani özetle batılı özellikle Amerikalı bir batı tarzındaki insan tipi. Kozmopolit, kültürlü. Kültürlü çok doğru değil ama en azından kültürden bir parçacık şeyi olan ambalajı olan. Derinlemesine değil. Öyle bir insan. Hem hoş sohbet, bir kokteylde konuşabilecek bir insan tipiydi.
İkinci bir Ertuğrul Özkök tipi ise pazar günü yazılarında ortaya çıkan, işte o da benim istirahat günüm istediğimi yaparım felsefesiyle yazdığı ve de orada gusto dediğimiz iyi hayattan zevk alan, rafine, süzülmüş zevkleri olan, işte şunu dinledim müzikten, konserden, şaraptan, gezinmeden, seyahatlerden bahseden bir başka Ertuğrul Özkök tipi gazeteciliği var ki, bunun bir başka örneği de Güneri Civaoğlu’ydu. Bana kalırsa her iki tip gazetecilik de nevi şahsına münhasır bir şey. Türkiye’ye has bir fenomen. Bunun gazetecilikle pek bir ilgisi yok. Hani siz yazılarınızla bir insan tipi yaratmak istiyorsunuz ve bunu topluma örnek olarak satmak istiyorsunuz. Eee! bu gazetecilik değildir yani.
»Amerika’da var mı?
Yok! Yani bu bir kere Türkiye’nin kendi içinde bulunduğu siyasi sorunlarıyla ilgili bir şey. Şimdi Batı veya Amerika bu tür sorunlarla karşılaşmadığı için bu tür şeyler yazılmaz. Amerika’da küçük bir kasabada yaşayan insan, sen git New York’ta yaşa dediğin zaman suratına tükürür kavga çıkar. Böyle bir şey olamaz. Ayıp şeyler bunlar çünkü. Evet öbür türlü, pazar günü yazıları vardır bütün gazetelerde. Ama pazar günü yazılarını yazan insanlar, bir Ertuğrul Özkök seviyesinde insanlar değil. Yani genel yayın yönetmeni seviyesinde insanlar değil. Bu tür işte mutfak kültürünü yazan insanlar vardır. Ve bu ayıp değildir. Ama burada başka seviyede bir insanın bunu kendi özel hayatını, sadece müzik kültür sayfası değil, kendi özel hayatını bir örnek olarak, referans olarak anlatan insanlar var.
Bu bence doğru değil. Yani her şeyden önce ayıptır. Yani ayıp denilen bir şey var. İnsanın özel hayatı kendine aittir. Onu anlatıp başkalarının öykünmesine yol açması da Türkiye gerçekleri açısından da hoş değil.
»90’da palazlanmış yeni gazeteci tipi de biraz önceki örnekler genelde yaşı olarak biraz 50 üstü bir kuşaktı ama genç ve kadın yazarlar var. Her gazetenin her yeri bir tane bundan üretiyor ya da istihdam ediyor.
Yani anlayış değişmedi... Yani az önce bahsettiğim gazetelerin dışında, Evrensel ve BirGün dışında genelde gazetecilerin amacı İslamcı gazeteler de çok geçerli değilse de, yani Merkez Medya dediğimiz diğer gazetelerdeki amaç bu bir piyasadır, bu bir markettir.
Biz her türlü meşrepten, biz her türlü ideolojik çizgiden okurları çekmek istiyoruz. Onun için bunlara yer vereceğiz. Ki bence yanlış bir şey; çünkü bir gazetenin bir çizgisi olur. Beğenirsin beğenmezsin bir çizgisi olur. Bu çizgisi doğrultusunda yazarlara yer verir. Adam solcudur, efendim gidip de bir faşiste yer vermez. Yahut da tersi olmaz. Türkiye’de böyle garip bir şey var. Yanlış bence.
»Yani yeni gazeteci tipi bir şekilde devam ediyor. Eğer çok uzak bir tahmin yapmak gerekirse hani gelecekteki yeni gazeteci köşe yazarı nasıl bir şey olur? Hasan Pulur gibi mi olur? Ya da bir dava adamı falan mı olur?
Yani bir kere ciddi bir sorun şu: Birtakım köşeler tutulmuş vaziyette. Yani basının içinde bir yere gelme diye çok ciddi bir sorun var. Mesela Hürriyet’e bakıyorsunuz. Soyadlarından görüyorsunuz. İşte bilmem şunun kızı, onun oğlu vs. Onlar liyakatsiz demek istemiyorum, ama liyakatli olmasına rağmen eşit şartlarda başka insanlar onlarla mücadele edemiyor. Dolayısıyla genç gazetecilerin bir yere gelme diye bir sorunları var.
Onu aşabildikleri taktirde bu tür, insanların yerine daha aklı başında insanlar gelebilir. Ama bu bir patronaj kararıdır. Patron ya da genel yayın yönetmeni, benim okurum profili budur. Kendine göre nereden bakıyorsa o karara varıyor. Dolayısıyla bir Ayşe Arman artık yaşlandıysa, yeni bir Ayşe arman yaratmak isteyebilir. Ve o zaman ona göre bir insan çekebilir.
Bu tamamen o gazetenin makro politikasıyla ilgili bir şey. Ben artık bu tür gazeteciliği azaltacağım derse yeni isimler gelebilir. Yok demezse bu tür genç bir hanım ya da hitap edecek insan lazım.