Tanrıdan Gelen Mektubun Yeniden Tanrıya Gönderilmesinin 17. Yılında (Emil Galip Sandalcı’yı) Saygıyla Anıyoruz.
Recep S. TATAR
Çocukluğumdan kalma bir alışkanlık herhangi bir yerde bulduğum eski bir gazeteyi ya da gazete parçasını çok severim. Tabi önce tarihine bakar eğer okumadığım bir gazete ise onu mutlaka okurum. Benim için o gazeteyi okumak o tarihe gitmekle eş değerdir. Birkaç yıl önce benim de gençliğimin gazetesi olan Halkın Gazetesi Demokrat adlı gazetenin 1980’lere ait bir nüshası elime geçti. Çocukluğumdan kalma bir oyuncağı bulmuşçasına bütün gün o gazeteyi okudum. O gazetede, Emil Galip Sandalcı’nın AKLA KARA köşesini okuduğumda ise sevincim bir kat daha arttı. Emil Bey kelimeleri köşesinin ismi gibi siyah beyaz netlikte, eğip bükmeden kullanmıştı. O gazeteyi ve o gazeteyle beraber Emil Bey’i yeniden tanıdım. Gazetenin diğer nüshalarına, tabi Emil bey’in diğer yazılarına ulaşmaya çalıştım her bulduğum nüsha beni Emil bey’le beraber o yıllara götürdü. Halkın Gazetesi Demokrat ve Emil bey’in AKLA KARA köşesi benim için bir gazete değil tarihten birer sayfalara dönüşmüştü. (Hem de ülkenin en karanlık döneminin tarihi sayfaları 1 Ocak 1980’den 12 Eylül 1980’e.) Çünkü Emil bey AKLA KARA köşesinde günlük tutar gibi yaşanmışlığını bire bir yazıyor, yansıtıcı bir ayna gibi de o gün Türkiye’nin neresine ne olmuşsa olduğu gibi okuyucularına yansıtıyordu hem de ak ve kara kadar net bir şekilde.
Emil Bey Türkiye tarihine 1950’lerden 1993’lere hem tanıklık etmiş hem de tanık olduğu olaylara müdahale edip mücadele etmiştir. Emil Galip Sandalcı gazeteci yazar Nadire Mater’le Yaptığı bir röportajında bakın 71-80 sürecini nasıl değerlendiriyor:
1971 ve 1980 Bu iki dönemi temel hak ve özgürlükler ve insan hakları açısından nasıl yorumluyorsunuz?
–İnsan hakları Türkiye’de tarih boyunca ihlal edilmiştir. Ancak, bu iki dönemde artık ihlaller sistemli bir şekilde yapılmaya başlandı. Türkiye’de büyük bir dalgalanma yaşanıyordu, bir sola açılış vardı. Her türlü sosyal demokrat, liberal anlayışın demokratik anlayışın Türkiye’de yerleşmesini istemeyen güçler vardır, Tanzimat’tan beri... Her türlü yeniliğin karşısında olan, zaman zaman değişen ama her zaman varolan, o tutucu güç veya güçler bu geniş açılışta Türkiye için çok yararlı olabilecek bu gerçek demokrasi ve düşünce özgürlüğüne karşı bir tutum içersindeler. 12 Mart bu anlayışın sistemleştirilmiş tipik bir örneğiydi. Bunun arkasındaki herkesin bildiği güçleri tartışmıyorum. Ama ilk defa olarak-sistemli bir şekilde bu açılış durdurulmaya çalışıldı. 12 Eylül ise, 12 Mart’ta tam başarılamayanın, daha iyi bir şekilde başarılmaya çalışıldığı bir dönemdi, elbette ki 12 Mart’a göre de çok daha başarılı olmuştur. 12 Mart’ta Meclis açıktı ve iki sene içinde daha güçlü bir hareket ters bir tepkiyle Türkiye’de sahneye çıktı, çıkabildi. Ama çok kanlı oldu biliyoruz işte, tam bir mücadeleydi işte. 12 Eylül’de, yeni anayasasıyla, yeni yasalarıyla, dernekler yasasıyla herkesin özgürlüğü çok büyük bir sınırlama içersine alınmış oldu.
Şimdi 12 Mart’a dikkat edilirse, 71 öncesinde çok büyük işçi hareketleri, 15-16 Haziran gibi, olmasına rağmen işçi kesimi üzerine gidilmedi. Doğrudan üniversite gençliği ve aydınlar üzerine gidildi. Ve aydınlar ilk defa geniş çapta işkencelere maruz kalacak kadar baskı altına alındı. 12 Eylül ise, işçileri de kapsamına alarak, bütün müesseseleriyle, her türlü ilerici, itici güce sahip kişi, kuruluş ve örgütlenmeyi bastıracak bir hareket haline geldi. Kabul etmek gerekir ki, 1970-80 arası dönemde hatalarıyla sevaplarıyla onurlu bir mücadele verildi.
Emil Bey bir aydın olarak Türkiye’nin Edirne’den Ardahan’a neresinde ne olmuşsa orada olmuştur. Ama her şeyden önemlisi Türkiye’de işkence ve yargısız infazlarla ilgili sürekli yazmış ve sorgulamıştır. Bir yargısız infaz ya da bir kayıp kişi haberi almaya görsün, o kişi ölü ya da diri bulunana kadar olayın arkasını bırakmaksızın sürekli sormuştur, Başbakandan, İçişleri bakanına, valisine, Emniyet müdürüne. Onlarca makalesinde Hiç durmadan Osman Mehmet Önsoy’u ve Ali Uygur sorup durmuştur ta ki cesetleri bulunana kadar. Emil bey sadece işkence ve yargısız infazların sorumlularının peşinde değildir. Emil bey aydınların teker teker öldürülmesinin arkasındaki güçlerin peşindedir. Ve bu güçlerin katilleri cezaevlerinden organize bir şekilde firarlarının-kaçırmalarının peşindedir. TARİŞ’de, Corum’da, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta, Fatsa’da, cezaevlerinde, mahallelerde, fabrikalarda, tarlalarda yani sizin anlayacağınız yaşamın olduğu her yerde evrensel insan hakları, canlıların en doğal hakları olan yaşama haklarının kutsallığının peşindedir. Ve kalemini, sözünü hiç eğip bükmeden AKLA ve KARA netliğinde sormuş sorgulamıştır. 12 Mart’ta 2 Kez tutuklanmış 2. tutuklanmasında çok yoğun işkenceler görmesine rağmen hiç yılmadan çıkar çıkmaz demokrasi ve insan hakları mücadelesine devam etmiştir. Hakeza 12 Eylül’de de birkaç kez gözaltına alınmış, işsiz kalmış, hiçbir gazete iş vermemiş ama bütün bu baskılar karşısında geri adım atmamış, insan hakları derneğini kurarak demokrasinin olmadığı bir ortamda demokrasi ve insan hakları mücadelesine devam demiştir. İnsan hakları derneğinin kuruluş sürecini ve nedenlerini Nadire’nin röportajında kendisi şöyle özetliyor:
–İnsan Hakları Derneği adı altında bir örgütlenmeye gidildi, siz de bunun içinde yer alıyorsunuz. bu dönemde, İnsan Hakları Derneği’nin yeri nedir?
–İnsan Hakları Derneği’ne gelmeden önce, Türkiye'de insan hakları ihlallerine ilişkin olarak eklemek istediklerim var. Önce de söylediğim gibi bizde insan hakları hep ihlal ediliyordu. Ancak, 12 Eylül’den sonra bu ihlaller sistemli ve düzenli olarak, devlet ve yönetim politikası olarak yapıldı. Kamuoyunu dehşete düşürmek, sindirmek, ürkütmek, korkutmak amacı güdüldü. Bu korkunç bir şeydi. “Terörizmi durduracağız”, dendi, yerine devlet terörü getirildi. Kaldı ki, söz konusu olan ne dereceye kadar terörizm idi, ne dereceye kadar birtakım olayların abartılmasıydı, o da ayrı mesele. Hapishaneleri dolduran on binlerce insan ve hapishanelerden geçmiş yüz binlerce insan için “bunların hepsi teröristti” deyip işin içinden çıkılamaz. Ya da dışarıdan gelen baskılara karşı “onlar teröristtir” deme yalanı hiçbir zaman gerçeği yansıtmaz. İşkence gerçeği ise, “yüz binlerce, on binlerce insan sorguya çekilirken, birkaç tane de ne yaptığını bilmez sorumsuz insan çıkıp işkence yapıyor, onlar da zaten kovuşturuluyor” açıklamalarıyla, afaki bir şekilde geçiştirilmeye çalışıldı. Bunlar gerçeği yansıtmayan, gerçekle ilgisi olmayan demagojilerdir.
Bu derece yaygın insan haklarının ihlalleri karşısında bir tepki gösterilmesi gerekirdi. Bu tepkiyi, kabul etmek gerekir ki, ne basın, ne politikacılar, ne sorumlular ne de üniversiteler göstermiştir. Yani karşı çıkabilecek kurumlar hiçbir şey yapmamıştır. Baştan kabul etmek lazım, ayıp değil, herkes bilsin.
İnsan Hakları Derneği bunlara tek çare değil tabii. Ama; karınca kararınca bir ucundan tutulması gerekiyordu. Onun kuruluşunda da inisiyatif tutuklu ailelerinden gelmiştir, yani yıllardır bunun sıkıntısını çekmiş, çekmekte olan insanlardan gelmiştir. Olaya aydın kesiminin olumlu bakmasıyla da örgütlenme gerçekleşmiştir. Bir yerde ütopik, Donkişotvari bir girişimdir, yeldeğirmenlerine hücum etmektir bu. Öte yandan da gerekli ve zorunlu bir harekettir. Tabii bununla da kalmamalı, aynı sorumluluk başka müesseseler tarafından da duyurulmalı.
Emil Galip Sandalcı ile Halkın Gazetesi Demokrat’ta beraber yazı yazdığı dostu Cihan Ateş’in dediği gibi o bir adanmışlık ruhuna sahip şövalye idi. Hangi dönemde olursa olsun, özellikle de faşizan baskıların yoğunluk kazandığı askeri darbe dönemlerinde onu işkencede sakat kalmışlara, hakları ihlal edilenlere elini uzatırken görürüz.
Cemal Süreya’nın onun için söylediği, “Emil Galip Sandalcı, insanlık adresine gönderilmiş bir mektup gibi(dir)” özdeyişi, bu ermişçe kimliğe bir gönderme değil de nedir?
Ve Yıldırım Türker Radikal Gazetesi’ndeki köşesinde Emil Galip Sandalcı’yı şöyle tarif ediyor;
…onun en sessiz, en çetin zaferi, hiç kimse olmayı başarabilmesiydi kanımca. Onu tekinsiz kılan, otorite gözünde başa çıkılması en güç hainlerden biri haline getiren, bu özelliğiydi. Hayatını ahlâki bir öneri gibi yaşayan nadir insanlardan biriydi. Darbeler, onu sevmedi. Sosyalist değildi, hiçbir sol örgütle ilişkisi yoktu ama tehlikeliydi. Emil Galip, otoriteyi huzursuz edecek bütün girişimlerin ardındaki gölgeydi. Muhteşem bir baş belasıydı.
Evet, Emil Galip Sandalcı’yı 9 Mart’ı 10 Mart’a bağlayan gece (1993) Türkiye Halkı Tanrı’dan Gönderilen Mektubu yine “Tanrı’ya” uğurladı. Uğurlanışının 17. yılında hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.
Not: Emil Galip Sandalcı’nın Dostlarına Duyurulur: Halkın Gazetesi Demokrat yazıları AKLA KARA adıyla Nisan ayında SU yayınevinden KİTAP olarak çıkacak.