Başbakanlık web sitesi dün Erdoğan’ın saat 17’de G20 toplantısına katılmak üzere Toronto’ya hareket edeceğini bildiriyordu. Yol uzun, en az 9 saat, insan sıkılır. Umarım, Erdoğan yanına okuyacak bir şeyler almıştır. Başbakanımız güncel olmayı sever. G20’de, özellikle BP’nin Meksika Körfezi’nde yarattığı ABD tarihinin en dehşetengiz çevre rezaletinden sonra, küresel enerji temini, yeşil enerji vs gibi konulara girileceği kesin. Liderler girmek istemese bile sokağın onları zorlayacağını biliyoruz. Önceden bilgilenmekte yarar var: Michael Klare’in dilimize de çevrilmiş olan Kaynak Savaşları: Küresel Çatışmanın Yeni Alanları’nı tavsiye ederim. Henüz çevrilmemiş olan Blood and Oil: The Dangers and Consequences of America’s Growing Dependency on Imported Petroleum (Kan ve Petrol: Amerika’nın İthal Petrole Artan Bağımlılığının Tehlikeleri ve Sonuçları) de tavsiyeye şayan. Artık bu kitabı da, Toronto seferinde Erdoğan’ın yanına takılan Babacan ve Davutoğlu aslından okuyup, özetler.
Michael Klare’in son kitabının başlığındaki ‘artan bağımlılık’ ibaresi üzerinde durmakta yarar var. Bilindiği gibi, petrol, kimi diğer enerji kaynakları gibi (mesela, kömür, doğalgaz vb) sonlu kaynaklardan. Dolayısıyla, tüketiminin artmasından bağımsız olarak sadece üretimi itibariyle bir tepe noktasına erişmesi ve o seviyeden sonra üretim miktarının azalması son derece doğal. Petrol üretiminin bu özelliği literatürde Peak Oil (Petrolün Zirvesi) tartışmasına yol açmıştır. Bu tartışmalarda sık sık adı geçen M. King Hubbert 1956’da geliştirdiği bir modelle ABD’deki petrol üretiminin 1965-70 arası doruk noktasına erişeceğini ve ardından yerli üretimin azalmasıyla, ithal petrol miktarının hızla artacağını öngörmüştür. Nitekim, ABD’nde gerçekten petrol üretimi 1970’de en üst seviyesine erişmiş ve ithal petrol miktarı 2005 yılında yerli üretimin iki misline varmıştır.
Tabii, bu durumun bir de tüketim yanı var. Petrol üretiminin hem ülke sınırları içinde hem de küresel ölçekte bir ara tepe noktasına varacağı gerçeği (ki bu konudaki tahminler de kendi içinde son derece ilginç tartışmalar yaratmıştır) her yanıyla petrole ve yan ürünlerine bağımlı modern tüketim kalıplarını terk etmeyi zorunlu kılmakta. Söz konusu uzun erimli, toplumsal ve koordine yenilenme kapitalizmin tabiatına aykırı. Dolayısıyla, son yıllarda bu alanda gözlemlenen gelişmeleri ‘gemisini kurtaran kaptan’ ideolojisinin her safhada yaşanması olarak değerlendirmek abartma olmaz. Başta ABD olmak üzere, büyük ve enerji bağımlısı ülkeler yayılmacılığa hız verirken, petrol şirketlerinin çoğu giderek zorlaşan ve pahalılaşan petrol kaynaklarını olabildiğince savruk ve güvencesiz bir biçimde tüketmeye yöneldiler. Bu arada, ‘fırsat bu fırsattır’ diyerek mikro ve kişisel ölçekte çözümümsü ‘yeşil enerji’ kapitalistlerinin de naif duyarlılıkları olabildiğince istismar ettiklerini de belirtmek isterim.
Michael Klare bütün bu söylediklerime vakıf, yıllardır bu işe kafa yoran bir akademisyen. BP rezaletinden sonra Amerikan medyasında, dolayısıyla bizim yerli medyada da hakim olan bir yoruma tabir caizse kafadan karşı çıktı. O da şu: BP’nin sebebiyet verdiği Meksika Körfezi tipi bir çevre felaketi, tamamen, şirketin devlet tarafından yeterince denetlenememesinin sonucudur. Devlet denetim görevini yapar, bu konudaki regülasyonlarını yeniler ve dikkatli bir biçimde uygularsa bu tür sorunlarla karşılaşılmaz. Her alanda gözlemlediğimiz, benim ‘yara bandı’ dediğim reformist yaklaşım: Yaranın sebebini ortadan kaldırmak yerine, yara üzerine daya dayayabildiğin kadar yara bandı!
Klare, bu tür felaketlerin doğal, yapısal, ekonomik belirleyenleri olduğuna dikkati çekebilmek için dört senaryo geliştirmiş vaziyette (http://www.tomdispatch.com/ post/175264/tomgram%3A_michael_klare%2C_the_coming_era_of_energy_disasters). Sadece birini kısaca aktararak felaket telallığına ben de katılayım. Senaryo için Klare 2018 yılını uygun görmüş, ama daha önce de gerçekleşmemesi için hiçbir neden yok. Titanik gemisinin battığı noktaya birkaç yüz mil uzakta, Kanada’nın kuzeyinde Newfoundland denilen eyaletin açıklarında, Atlantik Okyanusu’ndaki Hibernia Platform’undayız. Hibernia güçlü kuvvetli, 600.000 tonluk beton çelik karışımı bir ağırlıkla deniz seviyesinin 80 m altında sabitlenmiş. Platformun üst kısmı ise 37.000 tonluk çelik bir yapı. Platformun altında ayrıca 1.3 milyon varil ham petrol depolanacak tanklar da mevcut (1989 Exxon Valdez felaketinde saçılan petrolün 5 misli). Klare’in senaryosuna göre, işte bu güçlü kuvvetli platform, bir fırtınalı gecede, kuzeyden kopup gelen bir buzdağının çarpması sonucu parçalanır ve yavaş yavaş batar. Tıpkı, Titanik misali! Salınan petrol miktarı bugün Meksika Körfezi’nde yayılan iki mislidir: günde 135.000 varil!
Ayrıntılarını atladığım bu senaryo ve söz etmediğim diğer üçü için Klare’in yazısını herkese tavsiye ederim. Özellikle, yeni felaketlerin önlenmesi için devlet denetiminin ötesinin gerektiğine henüz ikna olmamışlara.