Bilkent Üniversitesi’nin kampüsünde son yıllarda inşa edilmiş bir cami yükselir. Adı: Doğramacızade Ali Paşa camiidir. Bilkent’in şimdiki öğrencileri, caminin yapılışının AKP’nin yıldızının yükseldiği zamanlara rastladığını bilmezler. Onlara sorarsanız, bu cami yedi ceddinde ulemalar olan Doğramacılar ailesinin simgesidir. Oysa çok uzun zaman önce, başka bazı öğrenciler de Doğramacızadelerden İhsan Bey’in sıkı solculuğuna tanıklık etmişlerdir. Dahası, o çok eski solculuk zamanlarıyla şimdiki liberal-muhafazakâr zamanlarının arasına da sıkı girişimci işadamlığını sığdırmıştır İhsan Bey. İki üniversite ve iki büyük şirket kurmuştur.
Ve işte bu hikâye, her devrin kahramanı bir eğitimcinin(!) ibretlik hikayesidir.
Türkiye’nin eğitim yaşamında –sanırım- başka hiç kimse için bu kadar çok şehir efsanesi üretilmemiştir. Her üniversite öğrencisi, Doğramacı’nın yirmi dili ana dili gibi konuşabilmesinden, karışık Ortadoğu bağlantılarına, zenginliğinden, dünyanın bütün gizli haber alma örgütleriyle ilgisi olduğuna kadar efsaneler dinlemiştir onun hakkında.
Gariptir; efsaneler bu kadar hızlı yol alırken gerçeklerden pek söz edilmez. Örneğin Doğramacı’nın gemisinin yelkenlerini dolduran rüzgârlara değinilmez. Her devre inanılmaz bir hızla uyum sağlamasının bir zekâ işareti olduğu anlatılır da bu esnekliğin dürüstlük boyutuna dokunulmaz. Kimbilir bu kadar çok şehir efsanesi de bu yüzden yazılmıştır belki. Aklın açıklayamadığı yükselişi masallarla açıklayabilmek için…
Şimdi ölümünün ardından basında yer alan yazılarla; efsanelere yeni efsaneler, övgülere yeni övgüler katılarak yeniden kahramanlaştırılıyor Doğramacı. Böylece güçlünün yanında olanın, kazananın zihinlerimizdeki hakimiyeti devam ettiriliyor. Oysa bu senaryosunun ‘kazananının’ kimlerin omuzlarına basarak yükseldiğini bilmeye de hakkı yok mu toplumun?
Ben, kuruluşu benim üniversite öğrenciliğime rastlayan Bilkent’in öyküsünü ve bu paralı üniversitenin kendi kuşağım üzerindeki bildiğimiz her şeyi tepetaklak eden etkisini bilirim. Size de ondan bahsedebilirim.
Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent, Hacettepe üniversitesinin arazileri üzerine kurulmuştur. Sonradan bir mobilya devi olacak olan Tepe mobilya ve büyük bir kağıtçılık şirketi olan Meteksan da.
Bilirsiniz, Doğramacı, önce Hacettepe’li sonra YÖK’lü sonra da Bilkent’li olmuştur. YÖK yıllarında, Hacettepe’nin geniş arazilerini fark eder Doğramacı. Akademisyenlere İngilizce eğitimi verecek bir yabancı diller okulunun yapımı için Özal’ı ikna eder. Hacettepe arazisinde, devlet tarafından inşaatı yapılan Yabancı Diller okulu’nun binalarını yükselir.
Sonra birden akademisyenlere İngilizce öğretme fikrinden vazgeçilir. Bu binalar kısa süre sonra Bilkent’in ilk binaları olacaktır.
Doğramacı YÖK görevinin sonuna gelirken bir imza da kendisi için atar. Devlete ait 200 dönüm araziyi Bilkent’e devredilmesine karar verirler. Türkiye’nin özel üniversiteler devri böyle başlar. (Bunu ve daha pek çok manevrayı Baskın Oran’ın hafta sonu çıkan yazısında okuyabilirsiniz.)
Asıl önemlisi şudur: YÖK ve Bilkent Türkiye’nin yüksek öğretim yaşamında birer eşiktir. YÖK üniversitelerin içini boşaltmış, üniversiteleri uzaktan kumandalı lisecikler haline getirmiştir. Bilkent ve gençlere öğrettiği zihniyet toplumun üniversite eğitiminden beklentisi kökten değişmiştir.
Doğramacı’nın medyada ve toplumun gözünde hala başarılı bir eğitimci(!) olarak sunulabilmesi sadece bu zihinsel dönüşümün sonucu olabilir.
Aramızdan ayrılan efsanevi eğitimci işte böyle bir insandır.
Yaptıklarından dolayı huzurlu olduğunu konuşmalarında belirtmiştir defalarca.
Öyle de olsun.
Yattığı yerde de huzur içinde olsun.