(Dün 8 Mart olduğu için gazete kadınlara ayrılmış. Bir gün kadın, her gün erkek gazetemizi tebrik ederim. Geleneğin 23 Nisan’da da devam etmesini diliyorum.)
Mike Leigh’ın ünlü filmi ‘Secrets and Lies’ basit bir aile hikâyesi gibi başlayıp, izleyiciyi birkaç kez ters köşeye yatırır. Filme sır ve yalanları yakalamak için gelen sinsi izleyici bile, finalde kendi önyargıları ve bakış açısının tuzağına düşer. Sinema salonundan çıkan izleyici hem şaşkın, hem de üzgündür. Tüm bunlar yalansa, inanacak ne vardır?
Filmden sonra not defterime şöyle yazmışım: ‘Gizli gerçektir’. Bu belki de şu cümleyi doğuruyor: ‘Bilinen yalandır’.
Garip günler yaşanıyor. Darbecilerin yakalanmasına sevinmeli miyiz; yoksa tüm bunlar bir karşı devrim hareketi diye mi düşünmeliyiz? Kurunun yanında yaş yanıyor ya da duman ateş olan yerden çıkıyor. Hangisi doğru?
Sırlar ve Yalanlar’ın ortalarına doğru bir yerde, arkadaşım keyifle fısıldamıştı kulağıma: “Ben çözdüm abi bu filmi, her şeyi anladım...” Oysa anlamamıştı. Anladım dediği şeyler doğru değildi.
Kendisini ‘liberal’ diyen tanımlayan bazı arkadaşlarım bugünlerde kulağıma keyifle fısıldıyorlar: “Senin gibi fosil sosyalistlerden başka herkes farkında. Türkiye çözülüyor. Tüm sırlar ve yalanlar ortaya çıkıyor.”
Bu arkadaşlarımın bazıları namazında niyazında güzel çocuklar. O neşeli yüzlerine kederle bakıyorum. Aklıma David Lodge’un kitabı geliyor ve kendi kendime soruyorum: ‘Ne kadar ileri gidebilirsin?’
Bu arkadaşlara sırlar ve yalanlarla ilgili uzun söylevler yapmak istiyorum. Kimi zaman yapıyorum da... Ama kızıyorlar, beni susturuyorlar, kulaklarını tıkıyorlar. Biliyorum ki, biraz daha ileri gitsem yanımdan kaçarlar. Biraz daha gitsem, onlar değil elbette ama, birileri çıkıp icabıma bakar. Bu ülkede ileri gitmenin sınırı, 17 yaşında bir geri zekalının ensene tabancayı dayamasıdır.
Medya başlıklarında ölüp ölüp dirilen Karl Marx, Kapital’de uzun uzun ‘meta fetişizmi’ diye bir kavramdan bahseder.
Kapitalizm ‘meta’lara gerçek değerinden daha farklı bir değer biçilmesiyle oluşur. 1 kilo altına daha fazla değer biçtiğimiz için onun 1000 kilo demirden daha değerli olduğunu düşünürüz. Uzaydan gelen bir canlı için bu durumun anlamı yoktur. Ama biz dünyalılar, binlerce yıldır bu tip ‘yalan’ları, tartışılmaz ‘gerçek’ler olarak veri kabul ederiz. Zurnanın zırtı burasıdır: Uydurulmuş bir şeyi, mutlak doğru olarak kabul etmek.
Geçen hafta bir röportajda reklamcılığı tanımlamamı istediler: ‘Reklamcılık bir hikayecilik aslında’ dedim. ‘Biz nesneye hikâye katan insanlarız. Bazen bir çikolataya hikâye katarız, bazen bir arabaya. Porche’den ona yazılmış bütün hikâyeleri çıkartın, geriye hareket eden bir metal yığını kalır. Hikâyeler olmasaydı tüketmezdik, özenmezdik, bunca borca girmezdik. Karl Marx buna meta fetişizmi demiş, Hayatımızda çok az gerçeklik yaşıyoruz, gerisi reklam veya gerisi hikâye!’
Reklamcılar (hikâyeciler) sadece ürünlerin değil, kavramların da reklamını yapabilir. Fenerbahçe’yi babamızın reklamıyla tutuyor olabiliriz. Eğitim dediğiniz yeni gelenlere yapılan büyük bir reklam kampanyasıdır. Bundan yüz yıl önce çoğu ‘Türk’ün’, Türk’ olduğundan haberi yoktu. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin veya Namık Kemal’in ‘hikâyeci’ olması tesadüf mü?
‘Ne kadar ileri gidebilirsin?’ sorusuna cesurca yanıtlar arayalım. Örneğin Ermeniler... Bu konuda ne kadar ileri gidebiliriz? Anadolu’nun her yerinde 1000-1500 yıllık Ermeni binaları var. Nereye kayboldu bu insanlar? Gel de ‘gizli’nin, ‘gerçek’ olduğunu düşünme.
Biraz daha ileri gidelim. Ermenilik nedir? Kaç yıllık bir kavramdır? Van Gölü’nün çevresinde 2500 yıl önce Ermeniler vardı. Bundan 1571 yıl sonra Alparslan, Van Gölü’nün yakınlarından Anadolu’ya girdi. ‘Türk’ kelimesi ilk kez 1400 yıl önce kullanılmış. Peki ‘Türklük’ nedir? Ya da ‘Kürtlük’, ‘İngilizlik’?
En eski uygarlık 5000 yaşında. Modern insan 200 bin, insan ve maymunun ortak ataları 6,5 milyon yaşında. Dünyanın yaşı 4,5 milyar.
Milyar yıllık dünya tarihi içinde birkaç bin yıllık ‘din’ ve ‘milliyet’ kavramları. Bu iki kavramın cirosu 50 trilyon dolar. Tüm açlıkların ve tüm zenginliklerin sırrı burada. Gerçeği anladığımız an sistem yok olacak. Kapitalizm buna izin verir mi?
‘Aydınlanma’ şu sıralar hiç havalı bir kelime değil. Üstümüzde öyle bir düşünsel basınç var ki, sosyalistler bile ‘aydınlanma’, ‘ilerleme’, ‘bilimsel düşünce’ kavramlarını cami avlusuna bırakmaya hazır. Varlığımızı borçlu olduğumuz bu sözlere ne de kolay ihanet ettik.
Bu basınç nasıl oluştu? Sabah gazetesinin parası nereden geldi? Türk Telekom’u kim aldı? Düşünsel basıncın arkasında petrol dolarları ve global kapitalizm var. Çarkın işlemesi fetişlerin kutsanmasına ve kutsallığın fetişleşmesine dayanıyor. Fetişleri fetiş yapan ‘tartışılmaz doğru’ olarak kabul edilmeleri. Peki ya değillerse?
Bir başka röportajda Candan Erçetin melodisiyle, ‘Yalan’ demiştim: ‘Dünyada sosyalizmden başkası yalan’. Türkiye Cumhuriyeti’nin sırlar ve yalanlar üzerine kurulduğunu söyleyen heyecanlı arkadaş; eğer bir sosyalist veya anarşist değilsen, senin Türkiye Cumhuriyeti’nden ne farkın var?
AKP hükümetinin iddia ettikleri gibi ‘demokrat’ olmalarını bütün kalbimle diliyorum. ‘Demokratlık’ gazıyla coşmuş bu kitleye sormadan da edemiyorum:
İşinize gelmediğinde ‘bu kutsal, bu tartışılmaz, bu tabu’ diye lafı kıvırmadan, ‘sırlar ve yalanlar’ın hepsiyle ama hepsiyle yüzleşmeye sahiden hazır mısınız? ‘Durmak yok yola devam’ diyorsunuz. O halde delikanlı gibi yanıt verin:
Ne kadar ileri gidebilirsiniz?