2016 sonunda dünyaya bir bakış

Hayri Kozanoğlu
hayrikozanoglu@mynet.com


Türkiye’de ne yazık ki “bundan beteri olmaz!” dedirten bir yılı geride bırakıyoruz. Daha mutlu, daha umutlu, en azından daha az acılı, Adana değil de Urfa tadında bir 2017 kendi ellerimizde. Bu gidişatın bir mukadderat olmadığını kanıtlamak için bugünden tezi yok işe koyulmakta “hayır” var.

•••

Pek iç açıcı bir dünya tablosundan söz etmek de olanaksız. İsterseniz yıl içerisindeki değerlendirmelerimizi de göz önüne alarak, küresel manzarayı yılbaşı arifesinde sizi fazla yormamak için bu kez 10 değil de, 7 maddede değerlendirmeye çalışalım.

1) 2016 yine savaşlar, katliamlar, silahlı çatışmalara sahne oldu. 150 bin kişinin şiddete kurban gittiği tahmin ediliyor. En büyük kayıplar Suriye, Irak ve Afganistan’da gerçekleşti. Trump’ın, “nükleer gücümüzü artırmalıyız” tweeti, bu meydan okuyuşa Putin’in aynı dilden cevap vermesi 2017’ye ilişkin tedirginliği artırıyor. Halep’in Esad güçlerinin kontrolüne geçmesi, Suriye’de en azından daha az kan dökülecek bir döneme girilebilme umudunu artırıyor.

2) Bir liberal düşünürün sözleriyle, “aydınlanma, hümanizm, akılcılık içinde bulunduğumuz dünyayı açıklamakta yetersiz kalıyor.” Sınırsız bir öfkenin, kabalığın, yüzsüzlüğün prim yaptığı; tutarlı fikirlere değil demagojiye rağbet edildiği bir dönemden geçiyoruz. Sadece sol, kamucu yaklaşımlar değil, “neoliberal mitler, küreselleşmeci fanteziler, piyasacı ütopyalar” da artık geniş kitlelere cazip gelmiyor. Yine de, başta işçi sınıfı altta kalanların tepkilerini örgütleyen Donald Trump benzeri figürlerin yaldızlarının çabuk döküleceğini öngörmek zor değil. Bu nedenle ideolojisine yılı bıkmadan, usanmadan bildiklerini söylemeleri, fikirlerini örgütlemeleri sorumluluğu bulunuyor.

3) Küresel ekonomik durgunluğun önü alınamıyor. Sıfıra vuran faizler, bol likidite bile “yatırım iştahını” kabartamıyor. Noel öncesinde Dow Jones endeksinin 20000’e dayanması, rantiye kesimlerin yüzünü güldüren, cebini dolduran rüzgârların esmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Buna karşılık ILO, 2017’de küresel işsizliğin 200 milyon sınırını aşacağını tahmin ediyor. Sadece işsizlik fırlamıyor, işgücüne katılım oranları da ABD, İngiltere hatta Hindistan’da düşüyor. Demek ki insanların iş bulma umutları bile tükeniyor. İşte bu psikoloji şiddete, yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa elverişli bir iklim yaratıyor.

4) Çin’in ekonomik büyümesinin hız kestiği, buna karşın açıklanan istatistiklere rağbet edilirse, 2015 yazında ve 2016 başında gözlemlenen sarsıntıları geride bıraktığı gözlemleniyor. Filipinler’in geleneksel müttefiki ABD’yi yüzüstü bırakıp yaklaşması, Beijing’i ekonomik anlamda kuşatmayı amaçlayan TPP anlaşmasının çökmesi, Çin’in yükselişinin durdurulamadığı kanaatini güçlendiriyor. Rusya ve Çin’in sadece BM Güvenlik Konseyi’nde değil tüm stratejik meselelerde ortak tutum alması, Atlantik İttifakı’nı endişelendiriyor, Şanghay fikrinin cazibesini artırıyor.

5) Özellikle 2008 krizinden sonra sade yurttaşların elitlere, uzman olarak pazarlananlara, teknokratlara tepkilerinin arttığı gözleniyor. Temsili demokrasinin kurumları da iyice yıpranmış, inandırıcılığını yitirmiş durumda. Buna karşın sonuçları bir yana, referandumların tabanı harekete geçirmekte, politikaya ilgiyi uyandırmakta, demokratik katılım kanallarını açmakta etkili olduğu görülüyor. Brexit, İtalya’da Başbakan Renzi’nin yenilgiye uğradığı 4 Aralık referandumu, İskoç bağımsızlık oylaması bu tezi doğrulayan örnekler. Tabii ki bu madde durumdan vazife çıkarmaya, teyakkuza geçip “başkanlık dayatmasını” püskürtebilmenin olanaklarını yaratamaya katkıda bulunursa iyi olur.

6) Latin Amerika’da esen, hem kızıl değil daha açık renk olması, hem de umut ve iyimserlik aşılaması nedeniyle “pembe” olarak adlandırılan rüzgârlar dinmiş görünüyor. Brezilya’da Dilma Rousseff’in “sağ bir sivil darbeyle” azledilmesi; Arjantin’de Peronistler’in hükümetten düşmesi; Venezuella, Bolivya, Ekvator ve Şili’de sol yönetimlerin karşılaştığı ağır sorunlar bu tezi güçlendiriyor. Tüm olumsuzluklara karşın, yükselen emtia fiyatlarıyla da soluk kazanan bu dönemin yoksulluğu azaltmada, sağlık ve eğitim olanaklarını genişletmede kayda değer başarılar yakaladığı yadsınamaz. Fidel Castro’nun “Comandante” sıfatıyla yaşaması, ölmesi ve hatırlanacak olması, bu dönemeçte “devrim-reform” ikilemini tekrar tartışmayı zorunlu kılıyor.

7) Tüm belirtiler gelir ve servet dağılımı bozukluklarının azalmak bir yana daha da kök saldığına işaret ediyor. Zaten küresel ekonomik düzen değişmeden bir düzelme de beklenemezdi. Thomas Piketty, Emmanuel Saez ve Gabriel Zuchman “malumu”, Aralık’ta taze bilgilerle bir kez daha “ilam” ettiler. Özellikle ABD’de 80’den bu yana, vergi öncesi kazançlar bağlamında alt %50’nin ulusal gelirdeki payı % 20’den %12’ye gerilerken, tepedeki %1’in pastadaki payını %12’den %20’ye yükselttiğini sergilemeleri çok çarpıcıydı.

Geride bırakmakta olduğumuz 2016’nın en revaçta kelimesi, “post-truth”, Türkçesiyle “hakikat sonrası” ilan edildi. Donald Trump’ın, şimdi Britanya dışişleri bakanlığı koltuğunda oturan Boris Johnson gibilerin halkın gözünün içine bakarak yalan söylemesi, üstelik insanları geçici de olsa ikna etmeyi başarması kastedilerek bu ifade kullanılıyor. İlk bakışta, iyi niyetli ,hakkaniyetli bir değerlendirme izlenimi veriyor. Ne var ki, şimdiye kadar siyasi liderler halisane niyetlerle gerçekleri dile getiriyor, ana akım medya da tam bir nesnellikle yurttaşlara doğru enformasyon aktarıyor gibi bir yanılsama yaratabilir. Sadece, “Saddam kitle imha silahlarına sahip”, “Suriye’de ayaklananlar özgürlük savaşçısı devrimciler”, “küreselleşme herkesin yüzünü güldürecek, yelkenini şişirecek kaçınılmaz bir süreç”, benzeri tartışılmaz “gerçekleri” hatırlarsak, “post-truth” dönemine girmemiz üzerinden az zaman geçmediğini algılamakta da zorlanmayız. 2017 için naçizane temennimiz ise, ancak “yalan-öncesi” çağa dönmek olabilir.

En Çok Okunan Haberler