ABD ile yaşanan gerilim neden tırmandırılıyor?

Herhalde dünya politikasını analiz etmenin bu denli zor olduğu bir dönem yaşanmamıştır. Denklemler, dengeler, pozisyonlar şipşak değişebiliyor; hangi kurumu (NATO-DTÖ-AB), hangi ittifakı (ABD-AB-Japonya) hatta hangi husumeti (ABD-Rusya veya ABD-Kuzey Kore) temel alsanız elinizde kalıyor.

Bu hercümerçte hele Türkiye gibi bir ülke var ki; kimle müttefik, kimle yıldızı barışıyor, nasıl bir dış politika stratejisi izliyor anlamak ve anlamlandırmak mümkün değil. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman Zambiya gibi bazı Afrika ülkelerini ve kadim dostu Katar’ı bir yana bırakırsanız, son 5 yılda RTE’nin kapışmadığı devlet yok gibi…

Küreselleşmenin sonu mu ?
Dünya mal ve sermaye akışlarının hız kazandığı, “özelleştirme, liberalleşme ve kuralsızlaştırma” sloganlarının amentü kabul edildiği çeyrek yüzyıllık “ekonomik küreselleşme” dönemi geride kalmış görünüyor. Kapitalist küreselleşmenin yarattığı politik ve jeopolitik çelişkiler, Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezinde ifade edilen “liberal demokrasinin” nihai zaferini de tartışmalı hale getiriyor. Küreselleşmenin yol açtığı gelir ve servet dağılımı bozukluklarından şikâyetçi halk kitleleri, “sol-sosyalist” alternatiflerin eksik/yetersiz olduğu koşullarda otoriter, baskıcı, geçmiş özlemini okşayan, reaksiyoner liderlere itibar ediyorlar. Öfkelerini “yabancılara, azınlıklara, göçmenlere” yönlendirebiliyorlar.
Bu modelin dünya dengeleri açısından en vahim bir örneği, “önce Amerika” sloganıyla “uluslararası liberal düzenin” kendini bağlamadığını açıkça ilan eden Donald Trump.Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı sonrası kapitalizmi yaymak, bu çerçevede gerekli politika ve güvenlik sistemini tasarlama sorumluluğunu ABD üstlenmişti. Washington’un liderliğinde ekonominin çerçevesini IMF-DB-DTÖ gibi uluslararası mali kuruluşlar belirlerken, NATO da yine ABD komutasında askeri fonksiyonları yürütecekti.

Trump’ın yer yer en yakın müttefikleri AB, Japonya, Kanada ile “papaz olmaktan” kaçınmayan, hatta Avrupa’yı açıkça “düşman” diye yaftalayan çıkışları “uluslararası liberal düzene” ağıtlar yakılmasını da beraberinde getirdi.

Uluslararası düzenin gerçek yüzü
Önde gelen bazı uluslararası ilişkiler hocaları, New York Times gazetesinde “Neden Uluslararası Kurumları ve Düzeni Korumalıyız?” başlıklı bir bildiri yayımladılar. Harvard Üniversitesi’nden realist akımın tanınmış temsilcisi Stephen M. Walt ise, Foreign Policy dergisinde “Uluslararası Düzeni Savunan Bildiriyi Neden İmzalamadım ?” başlıklı bir makale kaleme aldı. Walt, Irak İşgaline karşı çıkan ve İran’la nükleer anlaşmayı onaylayan benzer iki bildiriye imza koyarken bu kez niçin geri durduğunu çok veciz bir biçimde açıklıyor. “ Uluslararası düzenin ” gerçek kimliğini net biçimde teşhir ediyor.

Walt özetle şunları söylüyor:
Birincisi, son 60 yılda büyük güçler arasında savaş patlak vermemesi BM, NATO, DTÖ ve AB’nin varlığından öte, iki kutupluluktan ve her iki tarafta da nükleer silahlar bulunmasından kaynaklanmıştır.

İkincisi, ABD Soğuk Savaş’ta çok sayıda baskıcı yönetiminin arkasında durdu (hâlâ da bu tutumu sürdürüyor), Bretton Woods sisteminin 1971’de tasfiyesinde ve 2003 Irak İşgali‘nde olduğu gibi işine gelmediğinde liberal düzenin kurallarını çiğnemekten kaçınmadı.

Üçüncüsü, NATO Soğuk Savaş döneminde önemli ve değerli bir kurumdu. Ancak o dönemden sonra özellikle Doğu’ya doğru genişlemesiyle yanlış düşünülmüş yıkıcı bir güç haline geldi. Benzer biçimde DTÖ’nün yaratılışı, meslektaşım Dani Rodrik’in ifadesiyle “hiper-küreselleşme” milyonlar için zararlı sonuçlar doğurdu ve popülizmin çığ gibi yükselmesinde az rol oynamadı.

Sistemin içerisinden, Walt’ınki gibi “akil” bir sesin yükselmesi elbette önemli. Immanuel Wallerstein da 15 Haziran tarihli yazısında, Kanada Quebec’teki zirvede dişe dokunan bir sonuç bildirgesinin bile çıkartılamamasından hareketle G-7’nin ölümünü ilan ediyor, 60’lardan başlayarak ABD’nin hegemonik gücünün gerilemesinin altını çiziyordu. Deneyimli sosyolog, özellikle 2003’teki Irak İşgali’ne B.M. Güvenlik Konseyi’nden yeterli destek bulamamasının bu irtifa kaybının dönüm noktası olduğunu düşünüyor. Wallerstein’a göre, modern dünya sisteminin yapısal krizini yaşıyoruz. İzleyen sistemin nasıl şekilleneceğine ilişkin savaş da henüz sürüyor.

Asıl hedef Çin
Şuursuz tweetleri bir yana bırakılırsa, Trump da bu hegemonik gerilemenin farkında görünüyor. Askeri üstünlüğünü korumasına, hatta Amerikan yaşam tarzının cazibesini sürmesine karşın, ABD’nin irtifa kaybını “ekonomideki ağırlığını yitirmesine” bağlıyor olmalı. Ayrıntılar bir yana, Putin’le uzlaşmaya yatkın tavrını Rusya’nın ekonomik bir tehlike oluşturmasına bağlayabiliriz. AB, Japonya ve Kanada gibi “kolektif emperyalizm”deki ortaklarıyla çatışmasını ise; bildiği dilden “bilek bükme” taktikleriyle daha fazla taviz koparma, askeri ortaklıklar için daha fazla fon sızdırma hamleleri kabul edebiliriz.

Nitekim o kadar esip üfürdükten sonra Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’le soya fasulyesi konusunda bir taviz koparma karşılığı uzlaşmasını, Avrupa arabalarına ve yedek parçalarına yüzde 25 vergi uygulama kararını geri çekmesini bu kurgu çerçevesinde açıklayabiliriz.

ABD açısından sorun, gerileyen ekonomik gücün yeniden tesisiyse, asıl rakibin Çin olacağını tahmin etmek güç değil. Zaten Obama döneminde dış politika stratejisi “eksen Çin” çerçevesine oturtulmuştu. Askeri önceliğin Ortadoğu’dan, hızla yükselen Çin’i kuşatmaya verilmesi kararlaştırılmıştı.

Çin’in sadece dayanaklı tüketim mallarında değil, “Made in China 2025” sloganıyla, kısa sürede yapay zekâ, robotik havacılık ve sürücüsüz araba konularında rekabet gücünü artırması Beyaz Saray’da endişe yaratıyor. Çin’in “Bir Kemer Bir Yol” projesiyle Avrupa’nın göbeğine kadar uzanacak altyapı atağına girişmesi ise ayrı bir tedirginlik konusunu oluşturuyor.Bu nedenlerle Trump’ın Çin’e yönelik “ticaret savaşı”nın kolay sönümlenemeyeceğini, bunun ekonomik rekabetin ötesine geçen jeopolitik yansımaları da olacağını öngörebiliriz.

Eksenin Doğu’ya kayışı gerçek mi?
Türkiye ile ABD arasındaki gerginlik işte bu küresel koşullarda gerçekleşiyor. Önder İşleyen’in BirGün Pazar yazısındaki “Emperyalizm bağımlılık ilişkisinin doğasında da olan özerk alanlarda hareket imkanı, ABD hegemonyası sonrası dönemde daha da çoğalıyor. Çok kutuplu bir bloklaşma içinde ABD ile pazarlık yürütme ve kimi noktalarda ondan ayrı tutum alabilmeye olanak tanıyacak alanlar bu dönemin bir özelliği olarak alınmalı.” ifadesi içinde bulunduğumuz dönemin parametrelerini yerli yerine oturtuyor. Ne var ki, RTE rejimi bu özerk hareket alanlarının sınırına gelmiş, artık iyice sıkışmış görünüyor.

İsterseniz önce, stratejik ekseni doğuya kaydırma manevrasını değerlendirelim. Rusya uçağının düşürülmesi sonrası efelenenlerin, “tezek yakarız” hamasetine sığınanların, malum “özür” sonrası Putin sempatileri depreşti. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilere bir bakalım: nükleer santral inşa eden onlar, petrol ve doğal gaz satan onlar, S-400 füzesi pazarlayanlar yine onlar… Doğaldır ki Putin kaşarlanmış bir istihbaratçının soğuk ve sabırlı üslubuyla NATO ittifakı içerisindeki çatlaklardan yararlanmaktan da geri durmayacaktır.

RTE’nin öteden beri iştahlı olduğu Şangay İşbirliği Örgütü’nde Türkiye’nin konumu “diyalog ortaklığından” bir türlü üyeliğe dönüşmemektedir. Çünkü örgüt, asıl Vahabi zihniyete karşı mücadele için kurulmuştur; Rusya açısından Türkiye’nin özellikle Suriye’deki sicili, Çin cephesindense Uygur bölgesine ilişkin tutumu tam üyeliğe uygun görünmemektedir. Aynı şekilde BRİCS’in Güney Afrika’daki son zirvesine bir kerelik “misafir oyuncu” olarak davet edilmenin ötesinde daimi üyeliğini telaffuz eden çıkmamıştır. Çin-Hindistan-Rusya üçlüsü arasından, ittifakın “Müslüman üyesi” kartvizitinden haz edecek kimse de çıkmaz.

Asıl neden ekonomide yaklaşan fırtına mı?
ABD ile ilişkileri kopma noktasına getirirken Türkiye’nin elinde ciddi bir koz bulunmuyor. Anlaşılan, rahip Brunson konusunu da içeren ayrıntılarını bilemediğimiz bir pazarlık sürerken, Trump’ın özellikle Kasım ayındaki seçim öncesi Evangelistler’e verilecek mesaj bağlamında rahibin serbest bırakılmasına verdiği önemi sezen Türkiye, eli yükseltmeyi deneyince ipler koptu.

Şimdiye kadar Küresel Magnitsky Yasası çerçevesinde cezalandırılan ülkelerin Rusya, Güney Sudan, Pakistan ve Kongo olduğunu hatırlarsak, Türkiye’nin ABD nezdindeki mevcut konumunu daha iyi değerlendirebiliriz. Almanya ile Deniz Yücel davası üzerinden süren müzakere ile Brunson vakası arasında ister istemez paralellik kuruluyor, Batı basınında sıkça “rehine pazarlığı üzerinden dış politika” benzeri yazılara rastlanıyor. Diğer bir ifadeyle, tartışmalar ülkenin uluslararası itibarının yerlerde gezindiği, RTE’nin “illiberal” liderler listelerinin başlarında yer aldığı bir konjonktürde gerçekleşiyor.

Peki, Türkiye’nin önünde, “F-35 uçakları alımı, Halk Bank davası, Menbiç sorunu vb.” tonla sorun dururken, niye RTE ipleri germeyi tercih ediyor. Bu konudaki değerlenlendirmeye geçmeden önce isterseniz, 3 Ağustos günkü Financial Times’ın, “Türkiye bir yılda 200 milyar doların üzerinde yabancı finansmana gereksinim duyarken, ABD ile krizi kaldıramaz” yorumunu hatırlatalım. Bu koşullar insanın aklına ister istemez, Sonbahar’da kapıyı çalacak ekonomik krizin kaçınılmazlığını Başkan da kabullendi, “dış güçlerin senaryosu” iddiasıyla bir “milli birlik beraberlik” havasında çalkantıyı göğüslemeye mi çalışıyor, sorusunu getiriyor. Böylelikle yurttaşların yaşayacakları sıkıntılı dönemin “teyakkuz” ortamında atlatılması mı planlanıyor?

Gerçek bağımsızlıkçı kim ?
Şimdiden söyleyelim, ABD’nin başta Suriye’deki varlığına itiraz etmeyen, tam tersine Esad’la niye daha çetin bir savaşa girmiyor diye eleştiren bir zihniyetten anti-emperyalizm çıkmaz. Membiç üzerinden komşu bir ülkenin toprağı için ABD’yle pazarlık sürdürenler, “yerli ve milli” sıfatını hak etmez.

6.Filo’nun denize dökülüşünün ve ODTÜ’de Komer’in arabasının yakılışının 50. yılındayız. Yarım yüzyıl, kimin emperyalizme karşı tutarlı bir mücadele sürdürdüğünü ( tabii ki bu ülkenin gerçek devrimcileri), kimin “roadshow”larda Amerikalılara kendini beğendirmek için ter döktüğünü değerlendirmek için yeterli bir süredir.

Bu dönemde ne ülkemizdeki “demokrasi-adalet-hukuk” mücadelesinin çözümünü Trump’tan, AB’den gelecek hamlelerden bekleme durumundayız; ne de muhatabı Trump diye Başkanlık Rejimi’nin arkasında konuşlanmak. Haliyle bu durum muhatabının kim olduğuna bakmaksızın, Brunson davasında da hukukun tecellisinden yana taraf olmak sorumluluğumuzu unutturmamalı...

Ne yazık ki CHP’nin, başta kendi milletvekili Enis Berberoğlu, ülkemizde onca adaletsizlik orta yerde dururken, üstelik de hiç sıkılmadan “milli kurtuluş” savaşını referans vererek Başkan’a sunduğu desteği de; HDP’nin tamamen Ortadoğu denklemlerine kilitlenmiş tutumuyla ABD emperyalizmine toz kondurmama tavrını da onaylamak mümkün değildir.

Ülkenin ihtiyacı ve bizim sorumluluğumuz, her daim bağımsızlıkçı çigisini sürdüren, memleketin sorunlarının çözümünü ancak halkın mücadelesine ve örgütlenmesine dayandıran “üçüncü” bir hattın örülmesidir.

En Çok Okunan Haberler