Acıdan gelen

Bazı şeyler, kıyıda oturup izlediğim şu gemi gibi geçip gidebilse keşke hayatımdan. Yani arkasından kaybolana kadar bir süre baksam ve sonra bakacak başka bir şey bulsam. Ama öyle olmuyor işte, gemi gideli yıllar olmuş ama sen her denize bakışında, o gemiyi görüyorsundur, baktığın yerde başka gemiler olsa da... Niye böyle diye sordum Kungfu Hikmet’e. Havalar biraz ısındığı için, balıkçılar kahvesinde sandalyeleri dışarı atmış, çayımızı yudumlaya yudumlaya Boğaz’dan geçen gemileri izliyorduk. “Niye biliyor musun? İnsan, acısını hatırladıkça insan olur” dedi. Tabii ben yine kendimi tutamayıp bastım kahkahayı, az daha gülerken sandalyemden düşecektim. Kungfu Hikmet’in böyle filozof tavırlarını çok sevsem de, elimde değildi, o kadar ciddi söylüyordu ki, yani o kadar olur. Benim gülmeme çok bozulmuştu yine, “Hem soruyorsun, hem gülüyorsun, bir daha bir şey söylersem” diyerek çıkıştı. Aslında söylediğinde haklıydı çok. Joe Bousquet, zamanında yazmıştı Kungfu’nun demek istediğini, başka bir şekilde: “Kendi acılarının insanı ol, onların kusursuzluğunu ve görkemini ete kemiğe büründürmeyi öğren.” Kungfu’ya söyledim bu sözü, “Elin şairi yazarı söyleyince tamam, biz söyleyince gül” diyerek alınganlığını sürdürse de, yumuşamıştı biraz.

Bousquet’nin bu sözüne, Deleuze’ün ‘Anlamın Mantığı’ kitabında rastlamıştım yeni. Bu sözü Deleuze, “başımıza gelene layık olmak, yani ondaki olayı istemek ve ortaya çıkarmak, kendi olaylarının çocuğu olmak ve böylece tekrar doğmak” diye yorumluyordu. Başımıza gelene layık olmak, ne zor iş. Hep bir unutuş, kaçış, inkâr... Hemen başka bir gemiye atlayıp uzaklara gitmek istiyoruz, bedenlerimizi ruhlarımıza kiracı yaparak. İşte bazı insanlar bunu yapamaz, kaçamaz, kendini unutamaz, o gemi hep geçer durur aklının denizinden, kim bilir nereye?

Aşklar da böyledir ya, bitince sorarsın kendine bu bir kaza mıydı, kader miydi, yoksa bir işaret miydi diye. İnsanın başına gelen şey, olaydır. Aşk, bir olaydır. Çünkü istediğin bir şeydir aşk, sonrasında bir suçlu aramak, birini suçlamak, başına gelen şeye nankörlük yapmaktan başka bir anlama gelmez. Deleuze’e göre asıl ahlaksız olan, haklı, haksız, hak etme, suçluluk gibi ahlaki mefhumların kullanımıdır. Başına gelen şeyi istemişsen, yarayı ve ölümü de kabulleneceksin. Böyle yaparsan, her olayda, mutsuzluğun yanı sıra mutsuzluğu kurutan bir parıltı da görürsün. “Mutsuzluktan kaçarak mutlu olacağını sanmak ne büyük bir yanılgı” diye mırıldanınca, bu defa Kungfu benim yaptığımı yapıp bastı kahkahayı. Deleuze yaşasaydı da görseydi keşke, bir balıkçı kahvesinde, felsefesini nasıl konuştuğumuzu. İkimizi de muhtemelen sandalyelerimizle birlikte denize atardı. Ya da bir çay söyleyip, eşlik ederdi şakalaşmalarımıza. İnsan, canını yakan acıyı sahiplendikçe, daha kolay gülüyor aslında, daha gerçek. Tüketim toplumu insanı, mutsuzluklarını unutarak ya da sorumluluğu başka birinin sırtına atarak mutlu olma derdinde olduğu için, varoluşu da tükettiği bir şeye dönüşüyor, tükeniyor. Yeniden doğmak için tüm o yaralara ihtiyacı olduğundan habersiz. Yeniden doğmak değil, yenilenmek istiyor yalnızca. Yeni Türkiye sözünün, siyasetteki karşılığı da böyle bir şey. Ama bizim yeni bir Türkiye’ye değil, bu topraklarda yeniden doğmaya ihtiyacımız var, acılarımıza sahip çıkarak, o acıların görkemini siyaset ve sanatla ete kemiğe büründürerek. Bunu yaparken hınç mahluklarına dönmeden, acılardan faydalanmadan ya da acılara hizmet etmeden. Deleuze, tiranların hıncı yayarak yandaşlar, köleler ve hizmetçiler yarattığını, acıyı kavrayıp ifşa edenlerin yalnızca “özgür insan”lar olacağını söyler. “Ölümün ölüme karşı geldiği, ölmenin âdeta ölümü yerinden etmek olduğu” o ânı, özgür insanlar kavrayabilir ancak, hınç mahlukları ölüme hizmet ederlerken... Claude Roy, Ginsberg’le ilgili makalesinde, “Dâhiyane bir sağırlıkla bağırıyorsa eğer, Guernica ve Hanoi’daki bombalar onu sağır ettiği için” diyerek, özgür insanın yaşadığı acının bireysel bir sıkıntı ya da psikopatolojik bir kişisel yazgıdan öte bir durum olduğunun altını çizer.

İşte, yine o gemi geçiyor Boğaz’dan, yıllardır geçip duruyor aheste aheste... O an, Bousquet’nin şarkılara geçmiş o ünlü sözü geldi aklıma: “Yaram benden önce de vardı, ben onu ete kemiğe büründürmek için doğmuşum...”

En Çok Okunan Haberler
  • İçerdekiler için bir tutkudur, firar etmek. Daha çok idamlıkların, müebbetliklerin hakkı gibi dursa da, üç-beş ay yatacakların
  • Biraz da dilden konuşalım... Bıkkınlık veren “siyasal gündem”den başımızı kaldırıp “Dil
  • Habertürk kanalının Genel Yayın Yönetmeni, TV programcısı ve Habertürk gazetesi köşe yazarı Yiğit Bulut’un kovulmasıyla...
  • “Negri,Agnoli ve Anti-Parlamentarizm” başlıklı yazımda (BirGün, 13 Eylül 2011) çok kısa da olsa Agnoli’nin devlet ve