Ahlat Ağacı: Aydın’ ın özeleştirisi olarak İdris

Nuri Bilge Ceylan filmlerine kayıtsız kalmak mümkün değil. Görsellik, renk, çerçeveleme, karakter inşası ve en önemlisi görsel/ işitsel anlatının etkileyiciliğiyle her filmi sanat eseri. Taşra, yabancılaşma, din, kentlileş(eme)me, kar, elma, doğa, eve dönüş, evden kaçış, gelenek ile modern ve benzeri çok sayıda tema, imge ve semboller filmleri boyunca kendi gelişim ve dönüşümlerini geçiriyor. Ceylan, sanki yaşadığı zamanın tanık-anlatıcısı. Demem o ki kendi “gözünden” belgesel çekiyor. Seyirciye, yaşadığını düşündüğü dünyanın başka türlü nasıl görülebileceğiyle ilgili imkânlar sunuyor.

Ama, anlatıcılığının asıl gücü, dönemi aktarırken şimdinin içindeki evrenseli de tartışabilmesinde. Çok uzun zaman sonraları filmlerini seyredenler hem bu günlerin nasıl geçtiğini hem de her ne zaman ise kendi şimdilerini de filmlerde yakalayabilecekler. Tıpkı, yönetmenin de çok sevdiği söylenen Dostoyevski’nin gücü gibi.

Ahlat Ağacı’nı bir kez seyrettim. Hangi anında bilmiyorum ama seyrederken Kış Uykusu’nun Aydın’ı ile Ahlat Ağacı’nın İdris’ ini karşılaştırdığımı fark ettim. Film bittiğinde ise kendimi, Ceylan sanki bir kaç yıl önce Aydın’ la yerden yere vurduğu Cumhuriyet’ ten bu kez İdris ile özür diliyor, belki de özeleştiri yapıyor diye düşünürken buldum.

Her “güzel” sanat eseri farklı anlamalara, yorumlamalara imkân tanıyan katmanlar taşır. Hayat da öyle ya! Yaşayanın, ne yaşadığına dair kendi fikriyle, o hayata bakanların gördüklerinin çok farklı olabilmesi film sanatı için daha da doğru.

Filmin, yönetmen senaryoyu da yazmışsa, göstermeyi amaçladığıyla, aslında gösterdiği ya da gösterdiği sanılanlar farklı olabilir. Dahası, yönetmen, gösterdiğini sandığından çok farklı bir şeyi gösteriyor olabilir. Çünkü film perdeye düştüğü andan itibaren yönetmenden özgürleşir, kendi macerasını yaşamaya başlar. Sinema filmini kişisel olarak çok sevmemin en önemli nedenlerinden biri “yönetmenin gösterim başladığı andan sonra kendime göre seyretme özgürlüğüme” müdahale edemeyeceğini bilmem galiba. Dahası anlattıklarından ve anlatma tarzından yönetmenin hayata bakışını da yakalamanın olanaklı olması.

Ahlat Ağacı, iki tür yoruma imkan sağlıyor. İlkin ailenin ortaya çıktığı kadim zamanlardan bu yana süren babalar- oğullar meselesine bakma biçimi. Her oğul ancak babasına karşı çıkarak ve bu tarihsiz, ebedi savaşta yenilerek baba olabilir! Bir kere bir “yuva” ya doğarsan, eninde sonunda yuvaya dönerek bekçiliğe devam edersin. Freud’ un Totem ve Tabu’ da “ertelenmiş itaat” olarak kavramsallaştırdığı kadim döngü. Erkek çocuk, ödipal karmaşa döneminde öldürme düşlemi kurduğu babasına, yenilerek baba olabilir. Oğul, babaya iki şekilde karşı çıkar; onun yapmak isteyip de yapamadıklarını başararak ya da babasından çok ama çok farklı biri olarak.

Ahlat Ağacı’ndaki üç kuşak baba oğul, Freud’un klasik tanımlamasını izler gibidir. Recep, İdris ve Sinan üçlüsünün hikâyeleri birbirine devredilen isyan, kaçış, yenilgi, geri dönüş ve sonunda onun gibi olmaktan başka çaresinin kalmaması/ ona benzeyerek sonunda huzura erme döngüsünü düşündürür. İdris, Recep’ in oğlu ve Sinan’ın da babasıdır. Köylü, asabi, sert, dediğim dedik, otoriter Recep’ ten okuyarak kente kaçmaya çabalamış, öğretmenliği sayesinde diyar diyar gezmiş ama kentte tutunamayarak, kasabaya babasının yakınına gelmiş, yenilgisinden ancak bir mucizenin onu kurtarabileceğini sanarak kumara düşmüş, perişan olmuştur. Elinde kala kala köye/ yuvaya dönerek babasının beceremediği sulu tarımı başarmak, babasından daha iyi bir köylü olabilmekten başka bir şey kalmamıştır.

Ama Recep, bu yenilen, güçsüz dolayısıyla babalığın devredilmesini hak etmeyen oğlu evine sokmaz, mahzende kalmasına bile gönlü pek razı gelmez. Recep ne kadar sert ve otoriter bir erkek ise İdris tersine sanki öfkelenmeye hakkı olmayan edilgin, neredeyse “feminen” biridir. Lise çağındaki kızı bile onu adam yerine koymaz, karısı tarafından hor görülür, yok sayılır, ona sofra bile kurmaz. Erkek olamamış mıdır, olmaktan mı kaçmıştır, bilinmez. Sinan bu zavallı, güçsüz babasından kasabaya her dönüşünde utanır. Daha otobüsten iner inmez babasının borçları üstüne yıkılır. Sinan’ ın gitme/ kaçma nedeni sanki yenilmeye hazır baba karşısında galip gelme korkusundan kaçıştır. Baban, zaten güçsüz ise evin erkeği olman beklenir. Ödipal kavga oğulun yenilmesi üzerinedir. Oğul, babayı zamanından önce yenerse ödipal üçgen yıkılır ve anne oğula kalabilir! Sinan’ ın üniversitede hiç sevgilisinin olmaması, kasabadayken de en yakın arkadaşlarından birinin sevgilisine olan örtük hayranlığı, arzusunun yasak olana yöneldiğine dair ipuçlarına benzer.

Sinan’ın (ve seyircinin) intihar ettiğini sandığı İdris’e baktığı bölüm çok ama çok güzel. Sinan, babasının kendi canına kıydığını düşünür, yaşayıp yaşamadığını kontrol etmeden gitmeye davranır. Babayı öldürme arzusunun ikircikli yansıması. Kurtarma girişiminde bulunmama ve sanki kendisi öldürmüş gibi kaçıp gitmeye çalışma! Yasak olana arzu, Sinan’ın suç işleme davranışını kolaylaştırır. Sinan, babası gibi zayıf olmamaya çalışır. Kitap yazar, insanlarla ukalaca konuşur, hiç alttan almaz, kendisini hiç ezdirmez. Ama olmaz, başaramaz, güçlü olamaz. Sonunda babasının kumarla elde etmek istediği güce o çalarak, suç işleyerek ulaşmak ister. Büyük babalarının “antikalarını” ve babasının köpeğini gizlice satarak kazandığı parayla bastırır kitabını. Önce babasına vermek ister; bak senin yapamadıklarını yaptım ben, demek ister. Kitabı vermek üzere gittiğinde onun yine kumar oynadığını sanır. Baba, hala güçsüzdür. Kitabı annesine, senin sayende yazıldı gibi bir ithafla verir. Anne, ağlar ama bir iki satır bile okumaz, sonra da hiç okumadığı anlaşılacaktır. Anne, kışkırtmış ama hadım etmiştir, tıpkı yasak aşk Hatice’nin de önce kışkırtıp sonra ısırarak cezalandırması gibi. Böylece kadınlara sahip olamayan, onları ellerinde tutamayan üç erkek, kadınsız yuvada birbirlerinin hayatlarını yinelemekten başka bir yol bulamazlar. Üç erkeğin kadınsızlıkları bir türlü su çıkaramadıkları “kuyu” nun içinde debelenmekten öteye gitmeyecektir. Doğurtamayan kendisini kurutur…

Ahlat Ağacı’ndaki kuyu, sanki Metin Erksan’ın Kuyu’suna karşı açılmıştır. Orada da erkek bir türlü kadına sahip olamaz! İki yönetmen de seyirciyi kuyunun içinden dışarıya baktırır.

Tamer Levent (Recep), Murat Cemcir (İdris) ve Doğu Demirkol’un (Sinan) olağanüstü iyi oyunculukları babalar ve oğulların kadim trajedisine yakışır düzeyde.

Ahlat Ağacı’nın üç erkeği ödipal karmaşa üzerinden bu tür bir okumaya izin veriyor. Ama bu psikodinamik çekirdeğin üzerinde tarihsel toplumsal politik bir kabuk da var. Politik düzleme çıkınca, Ceylan’ın dünyayı görme biçimi daha da belirginleşiyor. İdris, filmdeki haliyle sanki “Kemalist”- Cumhuriyet’in ete kemiğe bürünmüş hali. Recep, Cumhuriyet’i sevmeyen, onu hor gören toplum ve Sinan da Cumhuriyet’in yetiştirdiği ama Cumhuriyet’in değerini bilmeyen günümüz insanı gibi.

Bir köylü çocuğu olan İdris, okuyarak sınıf öğretmeni olur. Anadolu’yu köy köy gezer. Çok şeyler yapabileceğini sanır başlangıçta. Ama değeri bilinmez. Ne gittiği yerlerdeki insanlar ne de onu gönderenler öğretmene değer vermezler. Sınıf öğretmenidir, çekirdekten yetiştirecek, aydınlatacaktır köylüyü. Akla, bilime inanır. İdris, adının bir kaç anlamı var. İlimde fende ileri seviyede olan ve ilk kez kalem kullandığı için yazarların piri, ilk kez giysi diktiği için terzilerin de piri sayılan. Ama ne köylü dinler onu ne de müfredatı yerel özelliklere göre esnetmesine o da gönülsüzce razı olabilen devlet. İdris’ in kumar düşkünlüğü feodal, kır toplumundan çağdaş, laik, aydınlanmış bir kent toplumu çıkarmaya çalışan Cumhuriyet’in çabasına benzer. Sürekli kaybetmesine karşın bir mucize yaratmaya çalışan Cumhuriyet! İdris ile Recep arasındaki kuyu tartışması inancı temel alan köylü ile akla dayanmaya çalışan Cumhuriyet aydını arasındaki kavgadır bir bakıma. Aydınlanmış cumhuriyet öğretmeni doğaya, canlıya saygı duyar; kurbağayı bile incitmemeye çalışır. Bir yerde kurbağa varsa orada su da olmalı gibi bilime dayalı bir akıl yürütmeyle iş yapmaya çalışır. Feodal köylü için ise doğa sevilecek değil katlanılacak bir derttir, Recep, kurbağaya tekmeyi basar ve burada su yok işte, olsa şimdiye kadar bulunurdu gibi akla dayanmayan, geleneği temel alan bir hayat sürdürmeyi seçer.

İdris, karısından hizmet beklemez, kendi sofrasını kendisi kurar, maaş kartını karısına verir, çocuklarına kötü söz söylemez, bağırıp çağırmaz. Cumhuriyet’ in yetiştirmeye çalıştığı Sinan ise hiç bilmez Cumhuriyet’ in değerini, hep hor görür, sırtında yüktür. Sadece bir yerde haklı bir sitemde bulunur. Annesi, baban senin okuman için çok çabaladı dediğinde, onun parasızlığı yüzünden tarikat yurtlarında kalmak zorunda kaldım, der. Sinan, değerini hiç bilmediği babasının köpeğini, kitabını bastırabilmek için satar. İdris’ in beni suçlamayan tek canlı diye arkasından ağladığı köpek, çok can alıcı bir metafor gibi. Sanki Cumhuriyet’ in “sadık, koruyucusu, kollayıcısı” olan...

Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu’nda kibirli, seçkinci, babadan kalan ne kadar olduğunu bile bilmediği mal mülkün üstüne çöreklenmiş, kahyası aracılığıyla yöneten, rantiye Aydın ile yerden yere vurduğu Cumhuriyet’ten, Ahlat Ağacı’ nın şefkatli, sabırlı, hiç öfkelenmeden, karısına, çocuklarına iyiyi ve doğruyu anlatmaya çabalayan İdris aracılığıyla sanki özür diliyor. Sanki yeter bu kadar öfkeli liberallikten, “ama Cumhuriyetsiz de olmuyor”a utangaç bir geçiş gibi. Cannes jürisi de düşünülerek olsa da Yılmaz Güney’in o kadar filminin arasından feodal şehir kabadayısı “umutsuz” Yılmaz Güney’ini seyrettirmesi de utangaç özürle ilişkili sanki. Hem ödipal karmaşanın hadım edici annesine, hem de “onun da var böyle işleri” üzerinden Ceylan’ın kendisine mazereti olarak.

Film din üzerine tartışmasını üç imam üzerinden yürütür. İlki İdris’in kayınbabası emekli köy imamı Ramazan. Saf, temiz, dürüst kırsal din anlayışını temsil eder. İhtiyacım var diyene elindekini verir ve borcunu ödemeyenlere ise şaşar kalır. İnsanların borçlarını ödememesini aklı almaz ama isteyen olduğunda da vermeye devam eder. Köyün genç imamı Veysel anasının gözüdür. Çeyrek altınları alır ve üzerine yatar, ezanı emekli imama okutur, yanlış okuma korkusuna bile hemen bir dini kılıf uyduruverir. Müftünün gözüne girmek, ezan okuyup namazı kıldırmaktan daha önemlidir. Müftü de zaten köy imamını düğüne çağırarak, getireceği altını köylünün ibadetinden daha önemli bulan zamane dincisidir. Yeni mezun imam Nazmi dini günümüzün sorunlarına göre yorumlama yanlısıdır ama iktidarı ele geçiren Veysel onu konuşturmaz bile ve hatta uyarır. Sinan’ın altınların üzerine yattığını öğrendiği imamı “elma” çalarken yakalaması ve korkutması çok ama çok güzel bir bölüm. Aynı şekilde imamın yeni motoruna olan düşkünlüğü, aman çizilmesin kaygısı, gel iki tur gezdireyim, süspansiyonları mükemmel böbürlenmeleri de günümüz dincilerini çok güzel betimliyor.

Sinan’ın kitabının basımına sponsor olması için gittiği kum ocağı sahibiyle olan bölüm, çok güçlü bir milliyetçilik eleştirisi. Taş ocağı işleterek doğaya/ vatana zarar veren İlhami, Çanakkale sadece Truva ve Şehitlik değil, burada sıradan insanlar da yaşıyor demeye kalkan Sinan’ ın ağzının payını verir. Neredeyse dövecekken son anda vazgeçer ve vatan, millet nutuğu patlatır. Edebiyata düşkün sayılmasını belediyeden aldığı ihalelerin bedeliyle açıklaması, yerel yönetimlerin “kültürel faaliyetlerine” acımasız bir gönderme. Atanamadığı için “çevik” olan polis arkadaşıyla yaptıkları göstericileri dövme muhabbetindeki ilgisiz, duygusuz halleri milliyetçiliğin sanıldığı kadar içten gelen bir “haslet” olmadığını söyler gibidir. Filmde “Kürt meselesi” ancak kara kışta, sisler altında arazide dolaşan askerlerle kendine yer bulabilmiş. O da sanki Sinan’ ı bir kez daha gönderip, yenilmesini sağlayıp, babasını emekli etmek için gereken zaman yüzünden gibi.

Ahlat Ağacı da Nuri Bilge Ceylan sinemasının kadınlarla bir sorunu olduğunu düşündürüyor. Bir Zamanlar Anadolu’da sadakatsizliğiyle ölümünde rolü olduğu kocasının otopsisini bekleyen Gülnaz’ın çorap ve ayakkabısına odakladığı kamerayı, bu kez Hatice’nin ısırdığı alt dudağına tutuyor. Cüneyt Cebenoyan’a katılıyorum, artık bir “kadın” filmi yapmalı Ceylan. Kısacık ama olağanüstü erotik bölümde Hatice ile Sinan’ın karşılaşmaları unutulmaz bir bölüme olmuş. Hatice, hiç sevmeyeceğini bildiği bir adamın zenginliğini, sevgilisinin ona verebileceği yoksul hayata yeğ tutuyor! Yine de erotik hazdan kendini mahrum bırakmayacağını ima ederek Sinan’la öpüşüyor. Bir yanıyla ham bir cinsel kışkırtıcılık (immature seduction) Hatice’nin ki; yabanıl bir kışkırtma. Afişlerde de yer verilen o şahane ışık, renk ve perspektifte ellerini göğsüne kavuşturmuş, Sinan ı ayağına çağırıp bekleyişi unutulmaz bir görüntü. Hazzı erkeğe kendi isteğiyle sunarken ısırarak onu yiyip yutabilme gücünü de gösteriyor. Diğer yanıyla Sinan’ a adam olabilseydin de seninle evlenseydim cezası. Hatice’nin uçuşan saçları ile örtüşen ağacın yaprakları, yine Ceylan’ ın kadınları biraz da doğa gibi, “karmaşık, doğurgan, güvenilmez” bulduğunu düşündürüyor.

Hazar Ergüçlü (Hatice) kısacık rolünün üstesinden çok ama çok iyi gelmiş. Hiç yaşamadığı cinselliği merak edip, arzulamanın genç bir bedende hangi mimiklere, kıpırtılara yol açacağını çok güzel gösteriyor. Bennu Yıldırımlar’ın Asuman’ı oynama biçimini çok beğendim. O da başka türlü yenilmiş, yenilgisinden kendini sorumlu tutan, kocası üzerinden özgürleşme hayali yıkılınca acısını kendisi ve kocasına çektirmeyi seçmiş kadını çok güzel canlandırmış. Hatice, Sinan ya da lisedeki sevgilisiyle evlense, ilerde Asuman olurdu, diye düşündürüyor.

Filmin tüm karakterleri iyi oyunculuklar sergilemiş. Serkan Keskin, Akın Aksu, Ercüment Balakoğlu, Özay Fecht, Kubilay Tuncer, Öner Erkan büyük rol küçük rol yoktur, karakter vardır ilkesinin çok başarılı kanıtları.

Filmin sonunda Sinan’ın babasının su çıkmayacak diye pes ettiği kuyuya kendini astığını görüyoruz. İdris, uyanıyor ama korkuyla değil; yanında Sinan’ın olmadığını görüyor ama endişelenmiyor, önce koyunlara ot veriyor. Ceylan, sanki Sinan’ın kendisini asması seyircinin gördüğü/arzuladığı rüya demek istiyor. Son sahneyi kişisel olarak çok beğendim. Sinan, babasının artık pes ettiğini sürdürmeye koyuluyor. Kuyuyu kazmaya devam ediyor. Bu çorak topraklarda su elbet çıkacak. Cumhuriyetin yapmak istediği ne kadar hatalarla dolu olsa da doğruydu. Bu memlekette de yeşerecek.

En Çok Okunan Haberler