Alacağı varken borçlu çıkmak

O hiç Ankara’da yaşamamıştı. Yalnızlığı senin gibi bilebilir miydi hiç?  İstanbul yalnızlığıydı onunki; güzellikler içinde kuru bir his belki. Kuruluklar içinde daha da kuruyan bir hissin yanında daha az yavan kaldığı muhakkak. Sıkıldığında alıp başını Tophane’ye gidebilir, Cihangir sokaklarına girer, bir yokuştan iner diğerinden çıkar, sinirini sadece böyle bile biraz atabilir, daha da sıkılırsa yalnızlığından adalara uğrayabilir. Hisar’da balıkçıları izler olmadı bir köşeden. Bu şehir ne yapar eder yalnızlığını bile unutturur insana. Ankara’nın hiç öyle sarıp sarmalaması olmaz. Yalnızsanız eğer başka bir yol bırakmaz. Oturup köşenize yalnızlık geçene kadar beklemekten başka bir çareniz olmaz. Unutur gibi, sever gibi, yalnız değilmişsiniz gibi yapmanıza müsaade etmez. Ne çıkacak bir yokuşunuz olur, ne izleyeceğiniz balıkçılar. Bu şehir her sabah aynı saatte uyanır, akşam oldu mu indirir kepenkleri hemen uykuya dalar. Sürprizlerden hoşlanmaz. Takım elbisesini hafta sonları bile üstünden çıkarmaz.
O her gün başka bir uykuya yatar, başka rüyalara dalar. Senin ise yattığın uyku, daldığın rüya iki kasvetli düşüncenin arasında kendini yorgunluktan kaybettiğin birkaç saatlik anlardan ibaret. Senin için uyku bu; yorgunlukla kabuslar arası bir yer. O, deniz kokusuyla martı sesleriyle başladığı sabahları korna sesleriyle bitirmekten şikayetçi, trafikte geçen saatlerinden yakınıyor. Akşam güneş batarken şehirde,  bütün çirkinlikler ve kötülükler bir an için bile olsa unutulurmuş, öyle diyor. Sessizce dinliyorsun. Ne düşündüğünü bilemem ama hissettiklerin yüzünden okunuyor. Çünkü sen ne bir koku ne bir gürültüden bahsedebilirsin. Sadece bazı zamanlar bazı köşelerinden dönerken şehrin, o yolun denize çıkacağı hissine kapılırsın. Ankara’ya sonradan geldiğini ele veren tek ayrıntı budur belki. Bunu da hiçbir zaman ona anlatmazsın. Bahar gelince çiçeklerin kokularından, sonbaharda yaprakların kapadığı kaldırımlardan bahseder… Halbuki senin için mevsimler bir kavuran yazla bir kara kıştan ibaret. İzmir severlerle İstanbul severler arasında anlamsız, tatlı çekişmeler olur. Ankara kimsenin bilmediği ve sevmediği, gelenlerin palas pandıras geri gittiğidir. İçten içe sevenlerinin de kendini gizlediği, nedenlerini bir sır gibi kendi aralarında konuştuğu, sevmese de bu kenti evi bellediğidir. Yapacak eğlenceli ve değişik aktiviteler olmasa da halinden memnun olduğun yerdir biraz da. Allah düşmanımın başına vermesin dediğin, yine de terk etmediğindir. En az senin kadar kafası karışık olandır. Güçsüzlüğünü gizlemediğinde seni mahvetmeyen, sevgini gösterdiğinde bayram etmeyendir.
O bilebilir miydi senin kadar bıkkınlıkları, gri ve sadece kendi etrafında dönen bir dünyanın insan üzerindeki yan etkilerini? Mutsuz olsa bile bunu fark edecek kadar zamanı olmuş muydu? Bir çıkıp gelse bir ihtimal anlayacak, sevmese de alışamasa da belki gidermeyiverecekti. İlk başta soğuk bulacak ama girince alışıverecekti. Kimse kimseyi kandırmasın. Bunların hiçbiri olmayacak. Bir çıkıp gelse ilk işi hemen geri dönmek olacak. O Ankara’da hiç yaşamamıştı. Arkasında bıraktıklarını umursamayışı, garlardan nefret etmeyişi bundandı. Başından belliydi. Onun bütün yolları denizlere seninkiler bozkırlara çıkacaktı. Ve sen her çarpıp kapısını bu şehrin İstanbul’a kaçtığında alacağın varken borçlu çıkacaktın.




 

En Çok Okunan Haberler
  • Biraz da dilden konuşalım... Bıkkınlık veren “siyasal gündem”den başımızı kaldırıp “Dil
  • Atıf Yılmaz’ın Osman Şahin öyküsünden uyarladığı Adak’ın (1979) başında, köylü karakterlerden birinin röportaj sırasında
  • Türkiyeli öğretmenlerin bir ‘Öğretmenler Günü’ bile yoktu, ama  mangal gibi
  • Okullarda zorunlu ve seçmeli diye iki tür ders vardır. Zorunlusu, devlet tarafından belirlenmiş, öğrencinin