Alındaki çiçek

Havalar soğudu iyice. Kapı ne zaman açılsa, içeri giren soğuk hava, kahvenin ortasında yanan sobayı da alevlendiriyor. Osman Abi’nin dediğine göre kar da yağacakmış. Eskiden karın bütün şehri bembeyaz örtüşünü izlemeyi severdim. Eskiden ne çok şeyi severdim, mesela Haydarpaşa’dan kalkan bir trene atlayıp Ankara’ya gitmeyi, trenin içi sıcacık olur, pencereden yağan karı izlerdim. Mehmet Eroğlu’nun “Issızlığın Ortası” adlı romanını, öyle her yer bembeyaz kar iken, ıssızlığın ortasında ilerleyen bir tren yolculuğunda okumuştum, Ankara’dan Kayseri’ye gidiyordu tren, üstelik romanda da Kayseri’den bahsediyordu yazar. İşin tuhafı, çaprazımda oturan bir kadın da “Issızlığın Ortası”nı okuyordu. Bunun yalnızca tuhaf bir tesadüf olduğunu düşünmekle yetinmiş, kitabı bahane edip tanışmamıştım o kadınla. Şimdi düşünüyorum da, belki de bir işaretti bu tesadüf. Onunla tanışsaydım, belki de hayatımın akışı değişecekti, ama ne var ki bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Hayatın akışı içinde kim bilir ne işaretler gizliydi de ya görmüyor ya da umursamıyorduk.

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Romen yazar Mircea Cartarescu’nun “Orbitor” adlı romanındaki Maria, birden alnımızda bir çiçek gibi bir duygu organının açılmasını veya güvelerinki gibi kabarık antenlerimizin çıkmasını hayal ediyor. “Bir tren hârekât memurunun silik ve orta dereceli rüyasında yaşamış” gibi hissediyor çünkü kendisini, dünyada gerçekte ne olup bittiğini görmek, anlamak istiyor. Neden tren harekat memuru, orta dereceli rüya da ne diye düşünürken, anlatmaya devam ediyor Maria: “Hiçbir zaman hiçbir şey yaşamamıştım, değdiğim her şey çok açık bir şekilde kül oluyordu.” Ve sonra şöyle diyordu: “Sana gerçekliği veren madde değil, masaldır. Bir taşın içine oyulmuş olabilirsin ve sonsuz kumulların içinde bir yerlerde kaybolmuş bir şekilde var olmayabilirsin, fakat bir rüyadaki hayaletsen, tam da rüyanın büyük ışığı seni kanıtlıyor, inşa ediyor. Ve orada, uyuyan birinin karmaşık hikâyesinde, hayattaki bir milyar dünyadan daha gerçeksin.”

Bu şehrin ruhunu yok ediyorlar derken, tam da Maria gibi düşünüyordum, örneğin yıkılan Emek Sineması ya da kapatılan kitapçılar birer bina değillerdi, İstanbul Masalı’nın sayfalarıydılar. İçinde yaşadığımız masalın sayfaları birer birer koparılıp, yerine lüks mağazalar ve alışveriş merkezleriyle dolu, başkaları için kâbusa eşdeğer “orta dereceli” bile olmayan bir rüyayla ilgili sayfalar eklenirken, ne kadar gerçek olabilirdik ki? Baudelaire’in “vasatlık deryası” dediği “maddiyata tutkun bu dünyada”, insanların şaşırmaya aç ve heyecanlarla dolu bir yaşam arzulamasını sağlayacak masallara o yüzden düşman kesiliyor iktidarlar. Ne kadar vasat olursa her şey, onlar için o kadar iyi. Ama yine Baudelaire’in yazdığı bir mektupta dediği gibi “özgür ruh kaderci olana, ruh tene” mutlaka baskın gelecek, “çağımıza özgü ahmaklık ve budalalık” eninde sonunda iyiye dönüşecek, çünkü insanın içinde karşı konulmaz ilkel bir güç var, ne olursa olsun geceleri yatağına girince rüyalar görmeye devam etmesini sağlayan.

Maria’nın söylediği şu “alnımızda birden beliren duyu organları” zaman zaman herkeste beliriyordur belki, kullanılmayınca kayboluyordur. Edebiyat ve sanat olmadan, o duyu organları da olmaz, duyulmaz ve görülmez olur dünya.Kahvenin ortasındaki sobadan sıçrayan alevleri izlerken, Gülten Akın’dan dizeler geldi aklıma: “Biri bütün güneşleri toplar, vermeye bekletir/ Üşümekten değil korku, ısınır olmaktan/ Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi…” Sandalyemi sobaya biraz daha yaklaştırdım, alnımda bir sızı…

En Çok Okunan Haberler