An gelir, Wenger gider...

Arkadaşımın oğlu 14 yaşında, futbol delisi üstelik babası gibi Arsenal hastası. Takım sokakta top oynasa kaldırımdan alkış tutar o cinsten. Geçenlerde, Arsenal’in bu sezon yine hüsran yaşadığı bir maçtan sonra, “En güzel günlerini demek bizsiz yaşamış!” dedi, o günlere yetişememiş olmanın verdiği hayıflanmayla. Ve o maçtan kısa süre sonra 22 seneye 823 maç sığdırmış olarak sezon sonunda ayrılacağını açıklıyordu Arsenal tarihinin en başarılı hocası. Vedasında geç kalmış olsa da hatırlayalım iyi başlayıp kötü biten hikâyesini, en güzel günlerini bizsiz yaşamamış olmasının verdiği şükranla, futbol belleklerimizde yer etmiş en güzel anılarıyla yad edelim…

1996 senesinin yazıydı, işlerin iyi gitmediği Arsenal’de Bruce Rioch kovulmuş, yerine kimin geleceği tartışılırken, hatta Johan Cruyff’un adı anılırken, kulübün ikinci başkanı David Dein sürpriz bir kararla yeni hoca olarak onun adını açıklamıştı. Daha önce adı duyulmamış, üstelik futbolculuğuna dair fazla bilgi bulunmayan bir futbol adamının Arsenal’in başına getirilmesini ‘Arsene Who?’ (Arsene de kim?) başlığıyla duyuruyordu Londra’nın çok satan gazetesi ‘The Evening Standard.’ O yıllarda Ada futbolunda yabancı hocalara pek sıcak bakılmazdı, onun öncesinde sadece iki yabancı Osvaldo Ardiles ve Ruud Gullit İngiliz takımlarının başında sahaya çıkmıştı…

12 Ekim 1996’da Blackburn Rovers’ın Ewood Park Stadında başladı Arsenal serüveni ve kısa sürede farklılığını gözlemlemeye başladı Arsenal sevdalıları. İlk sezonunda takımı ligi 3. sırada tamamlarken 38 maçın 19’unu kazanmıştı. Bir sonraki sezonda Manchester United’ın önünde şampiyonluk kupasını kaldırırken futbol alemi yeni hocasını selamlıyordu. Futbolcusunun özel hayatından, diyetine, antrenman programına kadar tüm detaya önem veren bir teknik direktörün sorumluluğunda devrim başlamıştı. Highbury Stadının maç sonrası içkinin su gibi aktığı barı kapandı önce, takımın en sıkı alemcilerinin alkol kullanması yasaklanmıştı. Seneler sonra o yılların efsanesi, alemcinin kralı kaptan Tony Adams bitmekte olan kariyerinin onun sayesinde uzadığını anlatacaktı. O yılların efsanesi Martin Keown maçlardan önce çikolata yemelerinin yasaklandığını, kulüp doktorunun takımın parçası haline geldiğini, konuşmalarında sürekli vitamin C, demir ve B12’nin önemini vurguladığını hatırlıyor. Japonya’da geçirdiği senelerden öğrendikleri kayda değer: “Diyetleri kaynamış sebze, balık ve pirinçten ibaret, yağ ve şeker kullanmazlar. Ülkede yaşarken dikkatinizi çeken, kilolu insanların olmayışıdır.”

Devam ediyor Keown: “Disiplin konusunda katı olmasına rağmen çok sıcak kişiliğiyle kendini sevdirmişti, antrenmanlardan önce hepimizle sohbet ederdi. Öncesinde hiç şahit olmadığımız antrenman metotlarını onun zamanında gördük, her antrenman farklı olurdu, pas çalışması, takım halinde pres, topsuz koşu. Antrenmanları çok keyifli ama yorucu olurdu. Antrenmanlarda maket mankenler kullanır, sahayı bir sonraki maçta karşılaşacağımız takımın saha ölçülerine göre ayarlardı.”

İlk dokuz senede Arsenal sevdalılarına yaşattıkları takdire şayan. O dönemde takım Premier Lig’i hiçbir sezonda ikinciliğin altında bitirmezken şampiyonluk kupasını 3, Federasyon Kupasını 4 kez kaldırdı. Bu vesileyle onun yarattığı 2003-2004 sezonunda 49 maçta yenilgi yüzü görmemiş ‘Invincibles’ın (yenilmezler) çokları için Ada futbol tarihinin en iyisi olarak görüldüğünü hatırlatalım….
Düşüş…

Sonra… Sonra düşüş başladı, 41 yaşındaki Portekizli kibir küpü Jose Mourinho Haziran 2004’te Chelsea’nin teknik direktörlüğüne getirildiğinde kim bilebilirdi ki Arsenal sonraki sezonlarda şampiyonluğa hasret kalacaktı. 2005’te kazandığı Federasyon Kupasından sonra düşüş hızlanmıştı. Gençlere önem vermekten futbolun fark yaratan oyuncularla kazanıldığını ısrarla görmek istememesi muhtemel felsefesinin en zayıf halkasıydı. Eskiler, “Her delinin bir efkârı, her futbol adamının takıntıları vardır!” derler. Onun takıntısı da inadıydı, o yüzden gençleri kazanırken gençlerle kaybetti; kimi sezonlarda final maçında. 2006’da Paris’te oynanan Şampiyonlar Ligi finali, Chelsea ve Birmingham ile oynanan Lig Kupası finalleri aklıma gelenler. O finallerden birini kazansaydı belki hikâyesi farklı yazılacaktı ama olmadı…

Velhasıl her sezon elindeki yıldız futbolcuları birer ikişer kaybederken takımı Ada futbolunda ‘Feeder Club’ (yetiştirici kulüp) olarak anılmaya başlandı. Zaman zaman Premier Lig’in göze en hoş gelen futbolunu oynasa da ayrılanların yerlerinin doldurulamayışı sorunun temeli haline geldi. Takım her sezon biraz daha kan kaybederken, Liverpool’un efsane kaptanı Alan Hansen’ın 1995’te söylediği cümle hep Wenger’i hatırlattı: “You can not win anything with kids.” (Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız)

2012 yazında, kulüp tarihinin en büyük golcüsünü en büyük düşmanına satması, elden çıkardıklarının yerine onlar kadar yetenekli olanlarını transfer edememesi, parayı inatla başarının önüne koymuş olması beklenen sonu hazırladı. Yakın geçmişte Southampton’dan Mane, Wanyama ve Virgil van Dijk’ı kadrosuna katmış olsa muhtemel bu sezon ligdeki konumu farklı olurdu. Sir Alex Ferguson Manchester United’ın başında olduğu sürede ikinciliği başarısızlık olarak kabul ederken, o hep ilk dördü hedefledi. Ama taraftar dediğin başarı, kupa ister, zafer avcılığı ister, hele de en pahalı bilete sahip takımın taraftarıysan. Hikâyenin başında tribünlerde sıklıkla görmeye alıştığımız ‘In Wenger we Trust’ (Wenger’e güveniyoruz) flaması, zaman içinde ‘In Wenger we rust’ (Wenger’le paslanıyoruz) söylemine bıraktı, ne hazin!

•••

Geçenlerde, eleştiri dozunun arttığı, en sıkı taraftarlarını bile bıktırdığı maçların birinden sonra basın toplantısında şöyle bir cümle döküldü dudaklarından, içinizde yer etsin: “Dünyaya geldiğinde çok sevilirsin, bir de öldüğünde. İkisinin arasında ise idare edersin!” Nicedir idare ediyordu, eskiyi bilenler yenilmez bir takım yaratmış futbol adamına saygıdan umutla bekledi; tıpkı en güzel filmlerini gençlik yıllarında çekmiş, sonra düşüşe geçmiş bir daha hiç çekilmeyecek bir filmin en afili jönünün dönüşünü bekler gibi. Ama en sabırlı müritleri bile sıkıldı sonunda beklemekten. Zaten yaşlanmıştı, mızmız bir ihtiyarı hatırlatıyordu arada, o jön artık dönmeyecekti, en güzel film bitmiş, salon boşalmıştı…
Yine de o günleri görmüş, Ada futbolunda yarattığı devrime şahitlik etmiş bir futbolsever olarak minnetlerimizi sunalım kendisine. Teknik direktörlerin bozuk para gibi harcandığı günümüz futbolunda bir daha kimseler onca sene aynı takımla anılmayacaktır, bir daha kimseler hiçbir takımda onun bıraktığı kadar derin izler bırakmayacaktır…
Genç yaşta geçirdiği kaza sonucu hayata veda etmiş İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın o enfes şiirinden esinlenerek, o günleri görmüşlere gitsin mısraları: “Wenger gider, sen uçuşu hatırla.”
Ve Highbury tribünlerinde başlayıp Emirates’te yankılanmış o tezahüratla uğurlayalım eskinin en bilge hocasını;
“There is only one Arsene Wenger…”

En Çok Okunan Haberler