Anlam boşalması

Şimdiki zamanda, yaşadığımız günleri anlatmanın yolları tükeniyor neredeyse. Dilbilimde sözlerin temsil ettiği bir varlık vardır. Söz, dünyadaki bir karşılığı temsil eder. İşte, gerçek ile söz arasındaki bağ koparsa, anlam boşalması yaşanır. Elma diye bir şey kalmazsa, artık o sözcüğü oluşturan dört harfin temsil ettiği bir varlık akla gelmez.

Nazım Hikmet “sen elmayı sevdin diye elma seni sevmek zorunda değil” demiştir ya... Artık elma kalmayınca, “elma” söz birimi anlamsız kalır. İş bununla bitmez; ne Tahir kalır, ne Zühre!

Ölümden başka bir şey konuşulmayınca, ölüm sözcüğü de bir anlam boşalmasına uğruyor. Ancak bu boşalma, sözün temsil ettiği olayın, sözün karşılığı olan gerçeğin yokluğundan değil. Tam tersine bir boşalma, bir algı eşiği aşılması vardır burada. Kavramın, sözün içi gerçekle öylesine doluyor ki, artık bir tür algı eşiği aşılıyor. Ölüm gerçeğini, ölüm sözcüğü karşılamaz oluyor. Edatlarla, sıfatlarla anlatmak gerekiyor.

“Hava kurşun gibi ağır” değil artık, hava tamamen kurşun. Çocukları, bebekleri, yaşlıları öldüren bir kurşun; iktidar kurşunu. İyi şiir edatla yazılmaz. Edatlarla şiir kurarsan, kötü şairsindir. Bunu kendimden biliyorum. Ama ustalar bunu da aşarlar. Nazım’ın yukarıya aldığım dizesi bunun kanıtıdır. Hava kurşun gibi ağır derken, oradaki “gibi” edatı şiire ayak bağı olmaz, tam tersine anlamı güçlendirir, şiirle doldurup uçurur. Şimdiki bu kötü zamanda yaşananlar, dizedeki edatı ortadan kaldırmıştır. Böyle bir vahşeti Nazım gibi uz görüşlü bir şair bile düşünmemiştir belki! Halka ve insanlara kurşun sıkanlar, top mermisi ile imha harekâtı yapanlar Nazım’ın düşlem sınırlarının ötesine geçtiler. Ülkeye kurşundan bir örtü örüyor AKP iktidarı. Nazım’ın yazdığı “kurşun eritmek” bu değildi!



Geçmişte yaşanan onca katliamların hesabı sorulmadan, şimdi ölümlerin süresi saatler aralığına indi. 9 Ocak’taki Cumartesi Anneleri oturumu, 1996’da yaşanan Güçlükonak katliamı için yapıldı. O dönemde korucu olan on bir köylü karakol-asker-JİTEM üçgeninde işkence edilerek öldürülmüştü. Devletin anlı şanlı Genelkurmay’ı da suçu PKK’nin üstüne atmıştı. Gazetecileri olay yerine götürüp haber ürettirmişti. Bu olayın devlet tarafından yapıldığı açık bir biçimde anlaşıldı. Ancak hiçbir sorumlu hakkında dava açılmadı. Çünkü devletin silahlı güçleri ile yapılan yalanlar en inandırıcı olandır. Militarizm yalanını silahla söyler ve silahla ikna eder. Şimdi devam eden savaşta, anaakım medya benzer yalanlara ortak olmayı sürdürüyor. Çünkü değil yalan haber yapmak, insan öldürmek bile karşılıksız kalıyor bu ülkede. İnsanlar, 563 haftadır yakınlarının bir mezarı olabilmesi için mücadele veriyorlar; sadece yaşama hakkı için değil, öldürülmemek için ve gömülme hakkı için de mücadele gerekiyor.

Sur’da, Cizre’de Nusaybin ve Silopi’de ve diğer yerlerde halka karşı doğrudan yapılan katliamın tam karşılığı dilimizde henüz yok. Çünkü katillerin sınırı, dilin sınırını aştı. Artık, başa dönüp, şiir için doğru olmayan, edatları, zarfları, katliamlar ve cinayetler için kullanacağız. En kötü sözlerin önüne “gibi” koyarak, yeni söz birimleri buluncaya kadar, edatlarla anlatacağız iktidarın ve onun kiralık kalemlerinin insanlık suçlarını. Ülkenin şairlerinde de pek bir umut yok. Çünkü onların gündemine edatlar, zarflar “henüz” girmemiş “gibi” görünüyor!

Haftaya dize; “Savaştan dönenin yarısı toprağın altındadır,” (Muzaffer Kale, Kayıp Saklambaç, Şiirden)

En Çok Okunan Haberler