Avrupa’dan IŞİD’e kimler katılıyor?

Interpol Genel Sekreteri Jürgen Stock’un geçen hafta İspanya’nın Sevilla kentinde gerçekleştirilen “uluslararası terör” konferansında verdiği rakamlara göre, IŞİD’te 50 ülkeden 5800 “yabancı” terörist bulunuyor. Buradaki “yabancı” bölgedeki herhangi bir Müslüman ülke vatandaşı olmayan anlamına geliyor. Ancak bu yabancıların hemen hepsi, bölgedeki Müslüman ülkelerin birinden batıya göçmüş Müslümanların çocukları. Peki, bu gençler ailelerinin daha iyi yaşam umuduyla yerleştiği batılı ülkelerden neden geri dönüyor ve neden ailelerinin kalıp yeni bir yaşam kurduğu batı ülkelerinde kalmıyor?
Avrupa’dan IŞİD’e katılanların “İslamcılaşma” hikâyelerine bakıldığında her şeyin, ailesinin göçü nedeniyle göç edilen ülke kültüründen kopma ama içine doğulan ya da içinde yaşanılan ülke kültürüne entegre olmamayla başladığı görülüyor. Kültürün mesele haline gelmesinin ana nedeni aslında içinde yaşanılan kültürün hâkim kültür olması ve hakim kültürün getirilen kültürü dışlaması. İlk bocalama, ailenin kültürüyle okulun kültürünün birbirine uymaması halinde başlıyor. Fransa, İngiltere ve Belçika gibi göçmen çocuklarının entegrasyonuyla ilgilenmeyen ve gençlere gelecek perspektifi sunmayan ülkelerden IŞİD’e katılımın, entegrasyonla daha yoğun ilgilenen Almanya’ya göre daha fazla olması bu konunun önemini açıklıyor. Evet, her şeyi kültürle ve sosyal mesele gibi açıkladığımın farkındayım. Olayın bir yanı bu.

Kültür farkı, sınıfsal ayrımdan kaynaklanıyor
Burada kültürel ve sosyal sorunları ortaya çıkaran ve konumuz için asıl önemli olan nokta ise şu: Avrupa’da Fransa, İngiltere ve Belçika başta olmak üzere bütün ülkelerde göçmenler yerlilerle aynı mahallede yaşayamıyor. Göçmenler tıpkı ABD’de siyahların yaşamak zorunda kaldığı gibi gettolarda kendilerine ait “paralel dünyada” yaşıyor. Gettolar, yerlilerin yaşadığı bölgelerde kıyaslandığında ise, Avrupa’dan çok herhangi bir yoksul Müslüman Arap ülkesi veya Türkiye görünümünde, standartlarında. Avrupa’da bütün büyük kentlerin bir tarafında bir üçüncü dünya ülkesi kenti, bir Müslüman yoksul ülke yer alıyor.

Kültür savaşının altında, sınıfsal ve toplumsal çarpıklıklar, sınıfsal ve toplumsal haksızlıklar ve ayrımlar yatıyor. Avrupa, Sovyetler Birliği ve reel sosyalist ülkelerin yıkılmasının ardından neo liberal ekonomiye geçişle birlikte “Avrupa’da yaşayan herkesin refahı” politikasından, yani sosyal Avrupa politikasından vazgeçti. Alt sınıflarda yaşayanların kamusal desteği kesildi, kamu küçüldü ve herkes, rekabetin insafına bırakıldı. Yoksul Müslümanlar, sınıfsal ayrımı kültürel ayrım olarak görüp, sınıfsal mücadeleden çok kültürel yani dinsel mücadele veriyor. Kültürel ayrımın, neticede dinsel ayrım olduğunu da hayatın her alanında görmek mümkündür.

İçinde yaşanılan kültür reddedince
İçinde yaşanılan kültür, göçle gelen insana “aidiyet” duygusu vermiyorsa, memleketindeki belki de orada kalsa kurtulmak istediği kültürle gurur duymaya başlıyor. Çocuklar genellikle gelinen memleketin övünülen, gurur duyulan ama hiç tanımadıkları hayali kültürünü sanal olarak üstleniyor. Göçmen çocuk, toplumsal ilk dışlamada, toplumsal ilk reddedilişte gurur duyduğu, ailesinin o büyük hayali kültürüne sığınıyor. Ailesinin eski kültürünü yüceltiyor.
Bunun üzerine, diğer kültürlere düşmanlık temelinde gelişen radikal İslami propaganda da gelince “uyumsuz” gencin kuruluşunda çalışmak istediği, içinde yaşamak istediği cennet yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Daha önce bu cenneti El Kaide kurmaya çalışıyordu, şimdi IŞİD kurduğunu bile iddia ediyor. İslamla - radikal siyasal sapkınlık karışımı bir kokteylden oluşan cihatçılık sonuçta, yüceltilen memleket kültüründen ve ait olunamayan
IŞİD aslında Türklerin dışında kimsenin kullanmadığı kavram. IŞİD kendine İslam devleti veya doğrudan devlet diyor. Paris katliamını planlayan veya gerçekleştiren IŞİD’cilerin dünyası işte böyle bir ruh haliyle oluşmuş.

Hepsinin hikâyesi ortak
Paris katliamını veya daha önce Avrupa’daki benzer saldırıları gerçekleştiren IŞİDcilerin hayat hikâyelerine bakıldığında bu tür bir ortak geçmişe sahip oldukları görülüyor. Paris saldırısını planlayan ve sonra çatışmada öldürülen Abdelhamid Abaaoud’un hayat hikâyesi aslında hepsinin ortak hikâyesi gibi. Abdelhamid’in doğup büyüdüğü Brüksel’in Sint-Jans-Molenbeek semti, bir Belçika mahallesinden çok yoksul bir Fas mahallesi. Zaten burada yaşayanların ezici çoğunluğunu da Kuzey Afrika göçmenleri oluşturuyor.

Abdelhamid, bir Fas göçmeni ailenin çocuğu. Semtteki hemen bütün göçmen çocukları gibi, okuldan terk, sokakta büyüyüp sokakta yetişkin halini alıyor. Ergenlikten beri, kavgaya karışmak, gasp, içip kavga çıkarmak, polise mukavemet gibi birçok küçük suçtan polise de hapse de düşmüş. Ergenlikten gençliğe geçişle birlikte, Abdelhamid, polis şiddeti ve devlet zoru olarak tanıdığı Belçika ve Avrupa kültürüyle ancak ailesinin memlekette bıraktığı kültürün ve islamın baş edeceğine inanmaya başlıyor ve hapiste kısa sürede siyasal İslamcı oluyor.

Abdelhamid, Avrupalıların kendini yok edeceğine inandığı için kendisi Avrupalıları yok etme kararı alıyor. Siyasal İslamcı olmadan önce, hem Avrupalılar hem de Müslümanlar arasında meşruiyet bulamayan çeteci Müslüman gençler, İslamcı olduktan sonra ailesinin kültürüyle ve memleketle aidiyet kurmuş oluyor.

Ezilenlerin yanlış bilinci
Abdelhamid’in kendini savunabilecek çok büyük güçlere ve motivasyona ihtiyacı var ve bu güçlerin temsilcilerini de Avrupa’yı, batıyı, Yahudileri yok etmek için Müslümanları bir araya toplamaya çalışan vaizler olarak her yerde bulmak mümkün. Bazen bu vaazlar yakındaki bir yer altı caminin imamından, bazen internetten bazen de kendini dünya lideri gören bazı politikacıların söylemlerinden dinlemek mümkün.

Hapisten çıktıktan sonra Abdelhamid, Libya’ya ve ardından Suriye’ye “İslam Devleti”ne gidiyor ve düşmana karşı savaşmaya başlıyor. Oradaki savaşlarda elde ettiği deneyimi, gelip bizzat kendini mahvettiğine inandığı batılılara karşı kullanmaktan geri durmuyor.

Ezilenlerin yanlış bilinci, batıda eşitlik, özgürlük ve dayanışma mücadelesi olmadığı müddetçe doğru bir çizgiye evrilemez. Getto yoksullarının vahşi bir ideolojiye teslim olması, savaşçı olarak bu vahşi ideoloji adına cinayetler işlemesinin suçu, sadece siyasal islamın propagandasına mal edilmemeli. Suçun önemli bir kısmı, eşitlik ve özgürlük temelinde dünyayı değiştirecek bir gücün ortada görünmemesinde.

En Çok Okunan Haberler