“Aziz Nesin’in söyledikleri günümüzde de geçerli”

Burak Abatay

1996 yılında Azizname oyunuyla İsmet Küntay En İyi Yönetmen Ödülünü alan Yücel Erten, tekrardan Azizname’yi sahnelemeye başladı. Azizname’nin yönetmeni Erten, oyunculardan Emre Altuğ ve Pınar Gülkapan ile oyunu ve Azizname’yi konuştuk.

■Aziz Nesin ve tiyatro denince de akla gelen ilk isimlerdensiniz. Bu birlikte anılma meselesi hakkında ne dersiniz?
Yücel Erten:
Aslında 1995’ten bu yana süregelen bu Azizname sürecine, 3 ayrı Aziz Nesin uyarlaması daha eşlik etmiştir.
Bunlardan biri Berlin’deki Tiyatrom’da sahnelediğim Azizname’dir. Almanya hedefli olarak tamamıyla farklı öykülerden kurgulanmıştı. Bir diğeri İstanbul Devlet Tiyatrosunda sahnelediğim “Ne Dersin Azizim”dir. Üçüncüsü de Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelediğim “Selamün Kavlen Karakolu”. Bu ne demek? Her defasında kurgunuzu oluşturmak için, külliyatı yeniden tarayacaksınız. Özellikle öykülerini ve taşlamalarını tarayacak, notlarınızı alacaksınız. Kuşkusuz hemen hatırlayacağınız ve diagonal geçeceğiniz bazı öyküler olur ama o geniş yelpazenin hepsini hatırlamak ne mümkün? Bunu şunun için söylüyorum: Tekrar tekrar bu kadar haşır-neşir olunca, Aziz Nesin’in öykülerinde, tiyatro yapmaya dair önemli bir patika yakaladığımı hissettim. Bizim tiyatro geleneğimize ilişkin bir damar da diyebiliriz. Geleneksel tiyatromuzun Karagöz, ortaoyunu, meddah gibi biçimlerinden söz etmiyorum. Köy seyirliklerinde ve biraz da tuluatta karşımıza çıkan, Anadolu’ya özgü bir ‘tiyatro yapma tutumundan söz ediyorum. Seyirliklerin oyun çıkarma usullerini, kuramlarla değil de kendiliğinden oluşmuş epik faktörleri, sansürsüz dilini, güleç pervasızlığını kastediyorum. Yani tiyatro yapmaktaki tutum, tavır, Brechtçe söylersek Gestus. Çünkü Brecht’de ve başka bazı sahneleyişlerimde de bu duruşu, bu bakışı aradım, denedim. İşte Nesin’in öykülerinin de böyle bir yol tutmaya çok uygun olduğunu düşünüyorum, bu eksende yüründüğünde seyirciye de çok sıcak geldiğini gözlemliyorum. Bu alanda ismim onunla birlikte anılıyorsa onur duyarım tabii.

■Sahneyi, salonu ve sokağı düşündüğünüzde Azizname, 96’dan bu yana eleştirilerinden herhangi birine yanıt alabildi mi?
Y.E.:
Karamsarlık saçmayı sevmem. Ama gerçeği görmezden gelmenin de bir anlamı yoktur. O zaman şunu görmemiz ve göstermemiz lazım: Eleştiriler ne yazık ki hala geçerli. Keşke aşılmış olabilseydi. Keşke “Bunlar artık geride kaldı, modası geçti bu eleştirilerin” diyebilseydik. Eminim ki Aziz Nesin usta da buna sevinirdi. Tartışmayı hatırlarsınız, Türkiye ‘azgelişmiş’ ülkeler kategorisinde midir, yoksa ‘gelişmekte olan’ ülkeler sınıfında mı? Ama görünen o ki, ‘gelişmemekte kararlı’ diye bir kategori daha var ve biz sanki oraya kazık çakmışız. Tabii bu tarif, ‘gelişme’den ne anladığınıza bağlı. Nasıl diyor usta? “İlerlemezük diye yemin etmişiz sanki”...

■Aziz Nesin’in, metinlerinde sanki her dönem için söyleyeceği bir sözü var gibi. Sanatın toplumsal gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Y.E.:
Bir kere bu toplum okumayı büyük ölçüde Aziz Nesin’den öğrendi desek, yanlış olmaz sanırım. Güleçliği, kolay okunur olması, yediden yetmişe herkesi sarması, insancıllığı, buna yol açmıştır. Ama kolay okunur olması, bir yüzleklik, sığlık işareti midir? Asla. Çünkü o, bu yalınlığın içine hepimizi hayrete düşüren sosyolojik tahlillerini sığdırmış, toplumcu eleştirilerini mayalamıştır. Galiba sanatın toplumsal gücü de, afra-tafrayı bir kenara bırakıp, yalınlıkla derinliği buluşturunca daha bir görünür oluyor.
Emre Altuğ: Aziz Nesin usta ne yazdıysa hala geçerliliğini koruyor. Bu biraz da acı bir şey sanırım. Yıllar öncesinden bugüne bu kadar net seslenebilmesi kaleminin gücünü gösteriyor zaten. Sanat sözünü doğru kullandığında toplumları şekillendirebilir diye düşünüyorum. Zira insanlar doğrudan, seçerek bir sanat eserini izlerler. Ondan gelecek her şeye açıktırlar.

Pınar Gülkapan: Aziz Nesin’in metinlerinde her dönem için söyleyecek bir sözünün olması, aslında ülke olarak Aziz Nesin’in var olmasından bu yana olumlu anlamda hiçbir adım atamadığımızı gösteriyor. Biraz ütopik olabilir ama, günümüzde ‘Azizname’yi izlerken ya da okurken sadece ve sadece gülmemiz gerekiyordu bunca yıl sonra. Gülüyorken, düşündüğümüzde, olayların günümüz çevresinde neredeyse aynı olduğunu gördüğümüzde, bir hüzün var oluyor içimde. Hiçbir şey değişmemiş diyorum. Bunca yıl. Harika bir yazarın, harika analiz ve ileri görüş yeteneği. Keşke bir şeyleri değiştirmiş, değiştirebilmiş olsaydık. Sanatın toplumsal etkisine gelince, menzili sınırsız, güdümlü bir süper silah geliyor aklıma. Ama bu gücü yönlendirme yetkisinin hiçbir politikacıda, hiçbir medya patronunda, hiçbir sponsorda olmadığı, tek yetkinin sanatçının kendisinde olduğu bir güç.

AKM tartışmaları
■AKM yıkılacak. Yerine bir opera binası inşa edilecek. Nasıl izliyorsunuz olup biteni?
Y.E.:
Atatürk Kültür Merkezi 10 yıl boyunca hayaletleştirildi, karakollaştırıldı, iskeletleştirildi. Halkın en önemli sanatla buluşma ortamlarından biri, pervasızca yok edildi. Binlerce sanat etkinliği ve milyonlarca sanat izleme imkanı halktan esirgenmiş oldu. Düşünün, son hesaplamamda yok edilen izleme imkanı İzmir’in il nüfusunu aşmıştı. Bu durumun sanat hayatımıza karşı işlenmiş ağır bir suç olduğu besbelli... Şimdi yeni projenin tanıtımı yapılıyor. Gönlüm binanın mimari açıdan yaratıcısı Hayati Tabanlıoğlu’nun oğluna inanmak ve güvenmek istiyor. Ama bu devleti yönetenler o kadar çok aldatıldılar ve bizi öyle çok aldattılar ki, yine Aziz Nesin ustanın öyküsünü hatırlamadan edemiyorum: “Du Bakali Nolecak?”...

■Müzisyen kimliğiniz kadar oyuncu kimliğinizin varlığına tekrar şahit olduk. Neden daha sık göremiyoruz?
E.A.:
Tiyatro, prova sürecinden, sahnede geçirdiği sürece kadar uzun bir periyodu kapsıyor. Aslında, olabildiğince tiyatro yapmaya çalışıyorum. Fakat, aynı zamanda müzik ve sinema da var hayatımda. Bu sebeple ikinci bir oyunda aynı anda yer almam pek mümkün olmuyor. Şanslı olduğumu söyleyebileceğim nokta, içinde yer aldığım projeler uzun süre sahnede kalıyor. Bu sebeple sıklıkla farklı oyunlarda göremiyor olabilirsiniz.

■Azizname’ye dahil olma fikri nasıl gelişti?
E.A.:
Projeden haberdar olduğumda, bir şekilde programımı ayarlayıp içinde yer almam gerektiğini düşündüm. Yücel Erten ve Aziz Nesin bir kez daha bir araya geliyordu. Bu sene albüm ve sinema filmim olduğu için tiyatro yapamayacağım diye düşünürken, oyun Azizname, yönetmen Yücel Erten olunca içinde bulunmam gerekti. Böyle projeler insanın kariyerinde her zaman özel bir yerde dururlar. Herkes gelip görsün derim, ‘Azizname’yi Yücel Erten rejisiyle izlemek unutulmaz bir anı olacaktır.

■Oyunculuk, yapılmayınca körelen bir şey mi? Nasıl hissediyorsunuz uzun zaman sonra sahnede olmayı?
E.A.:
Konu durmadan benim tiyatro yapmadığıma geliyor ama inanın yapıyorum yahu. Diğer her şey gibi mutlaka oyunculuk da tatbik edilmedikçe körelen bir şeydir. Sahne pratiğinizi kaybedersiniz. Fakat öyle bir noktada olduğumu düşünmüyorum, izlediniz oyunu, öyle mi gördünüz hakikaten?

■Aziz Nesin günümüz toplumunda nasıl bir yere düşüyor?
E.A.: Dünün de bugünün de aydını o. Onunla büyüdük, şimdiki çocukları da o büyütüyor. Değerini hiç kaybetmeyecek büyük bir ustadır Aziz Nesin.

P.G.: Harika bir yazardan bahsediyoruz. Türkçe eser veren yazarlar arasında, eserleri yabancı dillere en çok çevrilen 3-4 yazardan birinden bahsediyoruz. Günümüz toplumunda, düştüğü yerde, çapı çok büyük bir delik açabilecek bir soy isminden bahsediyoruz. Aslında harika bir anlatıcı. Yeri geldiğinde bir köy kahvesinde çıkıyor karşınıza, yeri geldiğinde bir saray burjuvasında. Bazen düşünceleri uğruna hayatını tutsak olarak geçirmeyi göze almış biri oluyor, bazen kutsal duyguları ,çıkarları doğrultusunda, zerre kırıntı kalmayacak şekilde sömüren biri.. Aslında günümüzde çok fazla yere düşüyor Aziz Nesin. Hem de çok yukarıdan, çok sert, serbest bir düşüş bu. Aklımıza, düşüncelerimize vura vura, kalbimizin tam ortasına düşüyor. Bunu diğer herkes için hala yapıyor. Günümüzde düşmekten korkan her yazar için, söyleyecek sözü, anlatacak fikri olan; ama düşersem, bir daha kalkamam diye korkan her yazar, düşünür, ressam, sanatçı için hala yapıyor. Hala düşüyor. Hala ilk düşen, ilk düşenlerden biri, oluyor. Hala tam ortamıza, her defasında daha güçlü kalkarak, daha güçlü bağırarak düşüyor. Bunu görmek, bu haykırışı duymak, ya da o düşüşü bir panayır yerine çevirmek, bizim elimizde.

Sanat dünyayı değiştirebilir
■Tiyatro oyunculuğu ile TV dizisi oyunculuğu mukayesesi hep yapılır. Sizdeki yerleri nelerdir
?
P.G.: Listen to me Marlon filminde, Marlon Brando kendi hayat hikayesini anlatırken, kazandığı paranın ‘zamanı satın alabilmesinden’ bahseder. Günümüz Türkiye şartlarında, dizi oyunculuğu bana hep bu sahneyi hatırlatır. Doğru zamanda doğru yerde olduğunuzda, dizi oyunculuğundan, hadi aylık bazda düşünelim, bir genel müdürden daha çok para kazanabilirsiniz. Bu, size çalışmadan geçirebileceğiniz aylar sunabilir. Lütfen burada odak noktamızın, en azından benim odak noktamın, para değil, zaman olduğunu atlamayalım. Böyle bir sistemin var olması, başlı başına harika bir durum. Ve çok çekici. Bu yüzdendir ki, artık gençler arasında ‘ben oyuncu olmak istiyorum’ cümlesini çok duyar olduk. Kendi ekonomisini, ‘kamera önü oyunculuk’ adı altında kendi eğitim sistemini oluşturan bir sistem bu. Ve bu sisteme dahil olmanız için, bir birikim ya da özgeçmişe sahip olmanız da gerekmiyor. Diğer taraftan, bir grup oyunculuk bölümü öğrencisinin hikayesinin anlatıldığı başka bir film: Noviembre (Kasım). Sanatın dünyayı değiştirebileceğine inanan, yaptıkları karşılığında ‘para almamak’ üzerine anlaşan bir öğrenci grubu. Tiyatro, müzik, resim, sinema.. adına istediğinizi diyebilirsiniz.. Sanat dünyayı değiştirebilir. Bu gücü hep içinde tutar. Çok kazanç vaat etmez. Ya da size ‘alınabilir zaman ‘ vermez. Ya da öyle hemen sistemin içine almaz. Size aşk verir ama. Size alkış verir. Bu yıl tiyatro festivali teması gibi: ‘tiyatro bağımsızlık yapar’. Bağımsızlık verir. Ve bunların herhangi bir maddi ölçü değeri yoktur. Olamaz da. İşte tiyatro yapmak, bütün bunları her gün elimde tutmak demek benim için. Bütün o gücü, aşkı, bazen zaferi, bazen dibe vurmayı, bazen günlerce bir karşılık beklemeden çalışmayı, bütün zıtlıkları, bütün ortak noktaları... Hepsini. Sanırım tercih… Önemli olan nokta tercih. Umarım bunu okuyan, bir yerinden sisteme dahil olmak isteyen ya da olan kişiler tercihleri ile çok mutlu olurlar.

■Azizname’de bir bölümde bir yazarın para kazanma hikâyesi de anlatılır. Dizi oyunculuğu da bu dönem için benzer bir hikaye midir?
P.G.:
Şöyle bir cümle geçer bahsettiğiniz bölümde: ‘hem şerefimi kurtarmak, hem de geçim derdi uğruna bir çapkın hikaye yazmaya karar verdim..’ Bu bölümde, bir şekilde her gazete çapkın hikâye baskısı yapar. Ama bizim gazetede bir türlü yazılamaz o hikaye yazarımız tarafından. Yazılsa da patron beğenmez. Değişir. Sürekli değişir. Zaten yazmak da istemez yazarımız, ama para da lazım.. Yazar bir şekilde.. Sanırım yukarıda anlatılanlar ,çok benzer olmasa da, dizi oyunculuğu için söylenebilir. Ama yine de, her eve davetsiz girmek, ve bir sonraki bölüme devam etmenin seyircinin beğenme ya da beğenmeme tercihine bağlı olan bir işi yapmak, kolay olmasa gerek. Dizi oyunculuğunu birkaç parametre ile anlatmak, bu işi küçümsemek gibi geliyor bana.

En Çok Okunan Haberler