Başka bir gökyüzü için mücadele

“Göğü kucaklayıp getirdim sana” diye başlar Arkadaş Z. Özger’in şiiri. Cezaevine, sevdiğiniz birine giderken götürülebilecek en kıymetli şeydir herhalde gökyüzü. Esaret altındaki bir kişinin yüzü, şiirde olduğu gibi yorgun bir işçinin yüzüne benzer mi peki? Sonuçta esaretin biçimleri vardır. Geçimini sağlamak için emek gücünü satmak zorunda kalan kişi, zamanın esareti altındadır her şeyden önce. Bu esaret hem fiziksel hem de ruhsal bir cefadır. Makinelerin öfkeli solumaları arasında nefes alıp açılmak da mümkün değildir.

Susan Buck-Morses, Walter Benjamin’i ve Pasajlar Projesini anlattığı Görmenin Diyalektiği kitabında, Engels’in, “Aynı mekanik süreçten tekrar tekrar geçilen sonsuz bir çalışma cefası şeklinde… Sisifos’un işine benzer; Çalışmanın ağırlığı, tekrar tekrar bir kaya gibi, mecali kalmamış işçilerin üzerine düşer” alıntısına dikkat çeker. Yine Benjamin’den esinlenerek “Şayet teknolojinin hızıyla ilerlemekten uzak olan tarih, kırık plak gibi toplumsal ilişkilerin mevcut yapısına takılıp kalmışsa, bunun nedeni işçilerin sırtından geçinen sınıfın tarihi ilerletebilme gücünde sahip olmasından çok, işçilerin çalışmayı bırakmaya gücünün yetmemesidir” der.

İşçilerin çalışmayı bırakması hayatın durması demektir. Oysa sermayedarın çalışmayı bırakması hiçbir şeyi durdurmaz. Zaman işçinin esareti olduğu kadar, esareti ile ürettiği bir gerçekliktir aynı zamanda. Bu esaret sabahın erken bir saatinde en tatlı uykunuzdan uyandıran saatin kötü sesidir. İşyerine girerken kart basma zorunluluğunuzdur. Sıkıntı tekerrürden var olur. Bu tekerrürün önüne konulan bariyerdir işçinin çalışmama iradesi.

Türkiye, işçilerin başta sendikal hakları ve grev hakları olmak üzere en temel haklarını kullanmak konusunda ciddi engellerle karşılaştığı bir ülke.

Adıyaman tütün işçilerinin eylemine yapılan müdahaleyi izlediniz mi bilmiyorum. Sonra hileli iflasla işinden olan Real Market işçilerinden 100’ünün Metro Market içindeki eyleminin gözaltı ile sonuçlandığından haberdar mısınız? Olağanüstü hal koşullarında işçiler iyice nefes alamaz hale geldi: Grev yasakları, işten çıkartmalar, işçilerin demokratik eylemlerine tahammülsüzlük.

Bu eylemleri bilmiyor olabilirsiniz. Peki “Ayla” adlı filminden haberdar mısınız? Türkiye’nin 90. Oscar Ödülleri için "yabancı dilde en iyi film" adayı. Belki izlemişsinizdir. Türkiye–Güney Kore ortak yapımı bir film.

1950 yılında Kore savaşını Türkiye’nin NATO’ya üye olabilmesi için fırsat olarak gören 1. Menderes hükümeti, ABD emperyalizmin çıkarları için, binlerce Mehmet’i binlerce kilometre uzaklıktaki Kore’ye yollamıştı. Savaşın sonunda bine yakın kayıp ve ölü, 2 bine yakın yaralı vardı.

Aradan onlarca yıl geçti. Güney Kore küresel ekonominin önemli aktörlerinden biri haline geldi. Güney Kore sermayesi dünyada lider firmaları ile boy vermeye başladı. Bu firmalar sendika düşmanlığı ile de seslerini duyuruyorlar.

Güney Koreli POSCO grubu ile yerli ortağı Kibar Holding de bunlardan biri. Söz konusu firmada çalışan işçiler ekmekleri ve onurları için Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlendiler. Sendikaya üye olmak Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç değil, hatta anayasal bir hak. Buna rağmen POSCO grup 90 işçinin iş akdini feshetmiş durumda. OHAL koşullarında sermaye açısından sıradan bir mesele. Ancak haksız, hukuksuz bir biçimde işten atılan 90 işçi için durum farklı.

ABD’ye, NATO’ya kafa tutan hükümet ise konuya dair sessiz.

Küresel rekabet kavramı üzerine inşa edilen yeni ekonomik düzende, küresel üretim ağlarında faaliyet yürüten şirketlerin yatırımlarını çekmek, ülkelerin biricik amacı oldu. Bu şirketlerde sendikal hakların baskı altında olduğu ülkeleri tercih ediyor.
Güney Koreli firma da buna güvenip Türkiye’ye yatırım yapmış. Ancak Türkiye’deki en direngen sendikalardan biri olan Birleşik Metal-İş’in örgütlü gücü ile karşılaşmış.

Başbakan Binali Yıldırım. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) İstanbul’daki toplantısında konuşmuş ve “Sendikalaşmaktan, örgütlü olmaktan korkmayalım” demişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz, izin vermiyoruz. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i” demişti.

Sözler, eylemler, yasalar hepsi boş. İşçi belli ki birbirine ve dayanışmasına güvenecek. Esaret zincirini kırmaya çalışacak. Ama insan soramadan edemiyor. Kucaklayıp yorgun işçilere götürecek bir gökyüzümüz var mı gerçekten?

En Çok Okunan Haberler