Başlangıç ve son

Vallgreen, Metis’ten çıkan 'Denizadamı' adlı romanına şöyle başlar: “Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar?”

Bu ülkeyi bir öykü gibi düşününce, kendini sürekli tekrarlayan, hangi iktidar gelirse gelsin, aydınlarını, yazarlarını cezaevlerine tıkan, ifade özgürlüğünü yasaklayan… Yok, artık tekrarlamıyor, uzun süredir, siyaset yapmanın bütün olanakları bir bir ortadan kaldırıldığı için durduğu yerde duruyor. İnsanlar da duruyor, kafalar karışık, şaşkın, korku ve çaresizlik iç içe…

Psikoterapide kendini tekrarlayan öyküler önemlidir, örüntülere, sorunun ne olduğuna işaret eder. Bir durum karşısında farklı davranabilecekken, kendisine zarar verdiğini daha önce defalarca tecrübe etmiş olmasına rağmen, neden insan hep aynı şekilde tepki verir? Peki devleti, insanmış gibi düşünürsek, neden hep aynı yerlerde kendisini tekrarlar, tekrarlıyor?..

Bir an, devleti analiz koltuğuna yatırıp onunla konuştuğumu hayal ediyorum. Nereden anlatmaya başlardı hikâyesini? Korkularından mı bahsederdi önce, korktuğu için korkutan; yoksa insana ve doğaya verdiği zarardan ötürü yaşadığı suçluluk duygularından mı?.. Fantezi dünyasındaki o tümgüçlü hayallerinden belki?..

Hava çok nemli ve sıcak, böyle şeyler düşünmek için uygun değil. Devleti analiz koltuğundan kaldırıp kendim uzanıyorum yerine, elimde 'Denizadamı' romanı… Neden beni bu kadar etkiledi romanın ilk cümlesi? Devamında şöyle yazmış Vallgreen: “Bir başlangıç var ve bir son. Ve düzelmeden önce her şey çok kötüleşmeli. Bütün öyküler böyle. Sanki öyküler istiyor bunu, yok olmadan önce acının artması doğanın bir marifeti sanki. Ama bir gün işte. Bir gün bir şey olacak ve bütün öyküyü değiştirecek, yeni, daha güzel bir şeye dönüştürecek öyküyü.”

Vallgreen’in “düzelmeden önce her şey çok kötüleşmeli” sözünü tekrarlıyorum içimden. Daha ne kadar kötüleşebilir ki? Bu bir örüntü değil mi, her şey çok kötüleşince farkına varmak?.. Böyle devam edemeyeceğini herkes biliyor olmalı. Ben biliyorum. Öykünün sonunu bilmek, yaşanmasını engellemiyor ama. İç sıkıntısıyla bekliyorum ben de…

Adam Phillips, 'Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine' adlı kitabında, çocuklarda sıkıntıdaki bekleme bastırılırken, yetişkinlerde sıkıntının beklemeye dönüştüğünden bahseder: “Yetişkin için sıkıntı, sanki arzunun geçici olarak canlılığını kaybetmesinin daha kalıcı bir biçimi olmak durumundadır.” Yani, cazibesini yitirmiş bir hayata mahkûm olduğunu kabul eder yetişkin ve buna “büyümek” der. Sıkıntıda iki seçenek vardır, “arzuladığım bir şey var” ve “arzuladığım hiçbir şey yok.” Bu iki seçenek arasında sıkışıp kalmaktır sıkıntı, Adam Phillips’e göre, bu yüzden dayanılması güçtür. Sıkılmayı becerebilmek, o belirsizliğe tahammül edebilmek, neyin beklenildiğini bilmeksizin sıkıntının içinde serbestçe gezinip, onun ne olup olmadığını müzakere edebilmek, susturulan ya da dikkat dağıtılarak kaçınılan müdahalelere karşı, öyküyü daha güzel bir şeye dönüştürecek olan 'yeni' şeyi ortaya çıkartabilir. Belki de sıkılmayı göze aldıkça, arzularımızı olasılıklarıyla canlı tutup yaşadıkça gelecek o 'yeni' şey bu öyküye, tekrarlamayacak ya da durmayacak…

Uzandığım yerden gökyüzünü görebiliyorum; çünkü uzandığım yer analiz koltuğu değil, ahşap bir kayık… Hava çok nemli ve sıcak, denizin üzeri sisle kaplı. Bu sisin içerisinde, analiz koltuğuna dönüşmüş kayığımla istediğim yere gidebilirim, başlangıcı ve sonu olmayan…

En Çok Okunan Haberler