Bavuldaki göbek bağı

Dünyanın en güzel yerlerinden birinde, deniz kenarından Midilli’ye bakarken, romantik sözler etmek yerine, hayatı korkunç rüyalara hapsedenlere lanet okurken yakaladım kendimi. Daha doğrusu kendimi yakalamaktan usanıp bırakmış olmalıyım ki, Midilli’ye doğru yüzme isteği bile duydum içimde. Çünkü az evvel arkadaşım, buradan Yunanistan’a geçmeye çalışan mültecilerden bahsetmişti. Bir sabah uyandıklarında, evinin bahçesinde onlarca mülteciyi birbirlerine sarılmış uyurlarken görmüş. Anlamayıp korkmuş önce, çünkü o kadar ıssız, insansız bir yerde yaşıyor ki… Sonra yaklaşmış yanlarına, yiyecek, su vermiş, aralarında İngilizce konuşanlar varmış, anlamış olup biteni. İki bota binip farklı yönlere doğru yol almış mülteciler. Sabah olup kıyıda yüzen bavulları görünce telaşa kapılmış arkadaşım, bot battı, insanlar öldü diye kendini paralamış. Sonra öğrenmiş, botlardan biri batma tehlikesi yaşayınca, mültecilerin yanlarındaki bütün eşyaları, bavulları denize attıklarını. Denizde yüzen bavulları toplayıp karaya çıkarmışlar. Bütün o pasaportlar, yolculuk için biriktirdikleri paralar, giysiler ıslandığı için güneşe serip kurutmuşlar, belki bir yolunu bulup sahiplerine ulaştırırlar umuduyla. O bavullardan birisinde, kavanozun içinde bir bebeğe ait göbek bağı da varmış…

Daha geçenlerde Avusturya’da terk edilmiş bir kamyonun içinde 71 ölü mülteci bulunmuştu, ertesi gün mültecileri taşıyan bir tekne batmış ve 80 kişi hayatını kaybetmişti. Midilli’ye doğru bakarken Paul Nizan’ın haykırışı çınlıyor kulaklarımda: “İnsan nereye saklandı? Boğuluyoruz; çocukluktan itibaren bizi sakatlıyorlar: Hepimiz canavarız!”

Canavar olmak için illa birini öldürmek gerekmiyordu. Şiir yazmak, sinemaya gitmek, âşık olmak, kitap okumak, bohem bir hayat sürmek ya da sonsuz bir arınma için çabalamak, canavar olmaya engel değildi. “Tekil bir tesadüf, insanı kurtarmaya yetmiyordu.” Paul Nizan’ın “Aden, Arabistan” kitabını yeniden okumuştum. Kitapta insanların saklandığı yerleri öyle güzel tarif etmişti ki… Gerçekte kaçanlar, o botlara binip bir bilinmeze doğru yol alanlar değil, henüz mülteci olmayanlardı… “Herkes kendi bildiği yoldan kaçmak istiyordu.”
Akademilerdeki kürsülerin, sözcük oyunu sanılan şiirin ve felsefenin, sahne ışıklarının, sıkıntıdan çatlarcasına eğlenmenin, aile kurup çocuk yapmanın, sahte bir özgüvenin içine yuvalanmış umursamazlığın, bilginin, cahilliğin, dinin ya da çoktan ölmüş bir devlet hayalinin arkasına öyle güzel saklanıyorduk ki, kendimizi biz bile bulamıyorduk artık… Yok olmak işimize geliyordu çünkü. “Nereye saklandınız?” diye haykıran biri çıktığında, bu yüzden üstümüze alınmıyor, kaldığımız yerden devam ediyorduk yaşadığımızı sandığımız, başkalarına olduğu kadar kendimize de söylediğimiz yalanlardan kurulu hayata.

Sartre, Paul Nizan’ın kitabına yazdığı önsözde “Merkez ülkelerde sislerle çevrili olan mevcut düzen, sömürgelerde bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar” diye yazmıştı. Avrupa’daki mevcut düzen, nasıl Avusturya’daki o terk edilmiş kamyonsa ya da Akdeniz’de kıyıya vuran çocuk cesetleriyse, bizdeki mevcut düzeni görmek için de bu topraklarda çocukların öldürüldüğü yerlere bakmak gerekiyordu.
Paul Nizan, kitabın bir yerinde şöyle sesleniyordu savaş sevicilere: “Küstah bir kibirle kasıla kasıla gözümüzün önünde şehitleri istismar ediyorlar: Ölülerin tüm parçalarını halka satan rezil kasaplar, bu şerefli kadavraların hiçbir kısmını ziyan etmiyorlar. (…) Onlar yüzünden tüm yüreklere savaşın, askeri kampların ve hava izinlerinin pis kokusu sindi.” Devamında ise bir uyarıda bulunuyordu: “Ölüleri yeme âdeti olmayan işçilere karşı alttan alta iç savaş örgütleniyor.”

Midilli’ye bakarken, denizin içinden kocaman bir Ay çıkmıştı, daha önce hiç bu kadar büyük görmemiştim, korlaşmış gibi parlıyordu. Turgut Uyar’ın “Ay Ölür Yılgınlık”tan şiiri geldi hatırıma. Öfkesinden böyle kor kor parlayarak değil, ölürse yılgınlıktan ölür Ay…

En Çok Okunan Haberler