Ben doğmadan da mağdurdum

Alper Turgut

Yeniyetmeyken ben, nerede bir sabahçı kıraathanesi varsa, burnum orayı takip ederdi, sıcacık taze süt (doğal ve organik demeye gerek yok sanırım) ve fırından yeni çıkmış taze açmalar, iştah ve zihin açardı. Hah! Sabah akşama evrilir, süt ise buz gibi biraya dönüşürdü, pişpirik, bira ve devrin olmazsa olmazı tombala… Yabancı sigara isteyen, bastırırdı parayı, sokardı elini siyah kumaş torbaya, şansını denerdi. Salt adı kıraathane ha, yani okuma evi, oysa ahval, tam tekmil atanamamış kumarhane. Yalan yok, gazete okuyanlar, bulmaca çözenler, tek tük de olsa kitaplarla haşır neşir olanlar da var. Şimdi durum, daha vahim, çoktan adı kahvehane oldu, okumak ve bilgi sahibi olmak denen mevhum, süratle unutuldu. Batak, barbut, kılıç, okey, tavla yetmedi, çuhâlârın üstü, at yarışı, loto, toto kuponlarıyla doldu.
Reyiz durur mu? Buyurun buradan yakın; “Millet kıraathaneleri kuracağız. İskambil oyunları oynanmayacak, tamamen kitaplarla dayalı döşeli kütüphanesi ve içeride keki, çayı, kahvesi olacak. Gençlerimiz, yaşlılarımız gelecek ve kitabını alıp okuyacak.”

Geçen gün Atatürk Kitaplığı’ndaydım, kütüphanedeki en yaşlı eleman bendim, gençler harıl harıl çalışıyordu, gazete ciltlerini tarıyor, kitap okuyor, ödevleri ve tezleri için araştırma yapıyordu. Eee hazır kütüphane varken, millet kıraathanelerine ne gerek var? Aidiyeti içerisinde bulunduğunuz zihniyet, güzelim halkevleri vardı, ona ne etti? Okumayı, yardımlaşmayı ve dayanışmayı çoğaltan halkevleri, muhafazakâr kesimin, aydınlanmayı sevmeyen kafa yapısına kurban gitti. Yani cehalet, sadece günümüzde değil, 1951’de de prim yapıyordu, hiç kuşkusuz.

Seçim mitingleri dahi harem-selamlık olan iktidar partisinin, millet kıraathanelerini, öbek öbek erkeklerin doluştuğu, tarikatların içeride cirit attığı bir yere dönüştürmesi, sanırım kimseyi şaşırtmayacaktır. Belki beleşe kek ve çay, cezbedicidir. Ancak arada kadın günleri (altın günü biraz zor gibi, aldı başını gidiyor sarı) yapılırsa, hiç fena olmaz, oh kızartma, mercimek köftesi ve kısır, valla nefis. Mavra bir yana, 16 senelik iktidarın, seçimde kıraathane vaat etmesi, aklı başında her insanı, harbiden çileden çıkartır. Daha çok kıraathane ve daha çok cezaevi yapmakla övünmek, genç işsizlerin, diplomalı işsizlerin bunca yoğun olduğu coğrafyamızda, onlarla ve onların gelecek planlarıyla dalga geçmek gibidir. İşlikler, atölyeler, fabrikalar açacağız, gençlerimizin karamsarlığına, boşlukta hissetmelerine, işe yaramadıklarını düşünmelerine izin ve imkân vermeyeceğiz desenize… Ama nerede? Millet parkları, elbette iyi fikir, lakin bunca sene ne bekliyordunuz, memleketin güzelim kentleri, beton ormanına dönerken, büyük şehirlerin tam ortasında, rüzgâr bile artık esmezken, sıcaklık ve nem, şehir hayatını resmen çöle çevirirken, harbiden taş sevdanızın, fena sonuçları olacağını hiç mi hesap etmediniz?

Söyleme dikkat; “Şehir hastanelerinin müşterisi, inşallah çok daha artacak” Şimdi bunun neresinden tutsa insan, elinde kalır, hastaya müşteri denmesi ayrı gaf, müşterilerin pardon hastaların sayısının artmasını temenni etmek, bambaşka bir gaf. Elbette kapitalizmde herkes müşteridir, çünkü insan dâhil, her şey metadır, zenginlerin ve patronların gözünde, tüm fakirler, resmen maldır, aksini düşünmek, saflık olur. Ama ifadenin de bir ayarı, anlatımın bir kantarı vardır, bu denli açık söylenmez ki canım? Tam buraya kocaman bir gülücük koydum.

Evet, pek sevgili “Zonduk” halkı, devam edelim. Bu arada unutmadan, reyizi yorma ve Bingöl’den ses ver Diyarbakır… Peki, “Komünistler ‘köprüleri satacağız’ dedi. Özal sattırmadı” gafına ne buyurulur? Özelleştirme isteyen, satalım, satalım, satalımmmmm diye tutturan kızıllar ve hayır, kesinlikle sattırmayacağım diye karşı koyan, kapitalizm sevdalısı, bir liberal-muhafazakâr lider. Benim devreler tümden yandı, kavruldu, siz kendinizi kurtarın canım be! Şu yaşıma geldim, böyle tuhaf komünistler tanımadım, resmen ve alenen ezberim ve haliyle sinirlerim bozuldu. Satılmış gominikler, alayınızı, Marks Baba, Lenin Amca kovalasın! Elbette böyle bir şey yok, Reyizimiz ters yüz etmiş, altüst etmiş mevzuyu, yine ve yeniden…

Havalimanı olan kente havalimanı, üniversite olan şehre üniversite getiren asrın liderimiz, zamanı da bükmekte beis görmemiş. Zaman makinesi icat ederek, geçmişe yolculuk etmiş, henüz doğmadı senelerde, öğrenci olmuş ve 75 kişilik sınıflarda eziyet çekmiş. Nerede bir mağduriyet varsa, ona yüklenelim mantığı, işte çoğu zaman hataya da zorlar insanı, hâlâ anlamış, anlayabilmiş, anlamlandırabilmiş değilim, neden bir politikacı, geleceği kurgulamak yerine, hep geçmişi kurcalar? Eski ve yeni Türkiye, matah değil işte, normal bir ülke için çalışmak, çabalamak dururken, nostaljik takılmalar da, artık günümüzün bariz krizlerini gölgeleyemiyor, her şey apaçık ortada…

2002’den önce bir kısmımız mağarada yaşıyordu, avcı-toplayıcı bir yaşam sürüyorduk, diğer kısmımız tarımla uğraşıyordu, yerli ve milli tohumlarımızla çok mutsuzduk. Sonra malum iktidar partisi geldi, ultrason ve ambulans gördük, harbi harbi büyülendik. Üniversite hayatımıza girdi, artık uçak bile vardı, inanır mısınız? Masal gibiydi her şey, uydumuz ayda duble otoban var deseler, kabul etmeye razıydık! Ve beklenen müjde gelmişti, buzdolabı diye bir şey icat edilmişti. Teknolojiye hasretimiz dinmiş, soğuk ve buz, nihayet yaşamımıza sirayet etmişti. Saadet doluyduk, çünkü buzdolabı, artık her evde mevcuttu, biz refahı ararken, refah bizi bulmuştu. Sevinçten birbirimize sarıldık, hüngür hüngür ağladık, haydaaa buzlukta dondurma mı var?

Sizlere sadece özet geçtim, gafların tümünü kapsayamaz bu yazı, mümkün değil! T A M A M ile başlayan seçim süreci, fantastik ve absürt bir şekilde yol almayı sürdürüyor, giderek de hızlanıyor ha, hatalar peşi sıra geliyor. Tüm bunları görüp de, işitip de, bilip de, hâlâ ve ısrarla, tek adam devrine devam diyenlere artık lafım yok, ikna etmeye de ne mecal var, ne de lüzum. Çünkü bariz bir art niyet içerisinde olmalı insan, bilmem aksini düşünen var mıdır?

En Çok Okunan Haberler