“Ben yandım, siz yanmayın, Allah aşkına!”

ALPER TURGUT

Salt evler, arabalar değil ha, ağaçlar, hayvanlar, insanlar yanıyor, tutuşuyor her şey, tanımsız afet, hızla yayılıyor, önüne düşeni yakıyor, kavuruyor, anında kül ediyor. Ateş ilişmesin diye ete, can havliyle denize atlıyor insanlar, büyük yönetmen Theodoros Angelopulos’un güzelim filmlerindeki sahneleri andırsa da görüntüler, kurgu murgu değil bu, hepsi yalın gerçek, tüm iyi olanları, şüphesiz sarsan, burkan, içlerini acıtan… Sosyal medya denen, zalim, acımasız, hadsiz ve tarifsiz alanda, kötüler yine yaptı yapacağını, yazmadılar, kustular, susmadılar, irinlerini akıttılar, “oh kebap oldular” diyen de vardı, “su veren itfaiyenin hortumunu bilmem ne edeyim…” diyen de…

Utanmaz, arlanmaz, halden anlamaz tipler, aslında öyle az buz değildir, hep vardılar, sanılanın aksine, çoktular, çok! Daha da ötesinde; gazeteden ziyade paçavraya benzeyen bir neşriyatta (adını anmaya gerek yok), “Yananistan” gibi, kan donduran bir başlık atmayı da becerdiler, başkalarının yarasıyla, acısıyla, ağrısıyla, kaybıyla, hunharca eğlenmesini bildiler. Çürümenin keyfini sürdüler, büyük bir zevk aldılar, yine ve yeniden… Ahmet Kaya’yı dinleseydiniz keşke; “Ben yandım, siz yanmayın, Allah aşkına!”

Oysa hemen hemen aynı zaman zarfında, futbolcu Mesut Özil’in, haklı serzenişine destek olanlardı bunlar, “Almanya zaten faşik yaaaaa, ırkçılık çok kötü bir şeydir laaaaaaa” diye söylendiler, işte bu kafa, en tehlikeli kafadır, işte bu zihniyet, insanın en karanlık yanıdır. Kuşkunuz mu var?

Bu saçmalık, bu tuhaflık, bu anlamsızlık, her toplumun belasıdır, kiminde çokça yaşanır, kimi biraz, kimi kısmen törpülenmiştir, o kadar. Yoksa Kızılordu, Berlin’e girdiğinde, Almanya’daki milyonlarca Nazi Partisi sempatizanının, bir anda, sıradan insanlara dönüşmesini, aidiyetlerini hızlıca reddetmesini, komşularımızı ihbar etmedik, mallarını ele geçirmedik, onları ölüme göndermedik, suçlu değiliz, hepimiz masumuz demesini, asla açıklayamayız. Yani insanlar, beklerler, şekle bürünürler, tam tersi bir rolü üstlenirler. Ama zamanla değiştiler, dönüştüler, hadi canım, hadi, yok öyle bir dünya! Son Almanya gezimde, havalimanındaki orta yaşı geçmiş ve hayli suratsız görevli, sarışın ve mavi gözlü olmayan herkese kaba davranıyordu, sonra bir Alman çift geldi, eleman, gülücükler saçtı, nezaket gırla, zarafet o biçim! Bunu bir lokanta da, servis sırasını beklerken de şahit oldum, toplu ulaşım aracında da, kiraladığımız evin sahibi, ağır faşo herifte de… İşte tanık olmasanız dahi, hissedersiniz ya, içeride bambaşka şeylerin gizlendiğini, suretin, sırrını saklama çabasını… İşte o hesap!

Arenalarda, kölelerin, aslanlara yem edilmesini alkışlayan, birbirini kesen ve biçen gladyatörleri gördükçe, kendinden geçen, çoğunluk olmanın cesareti ve sadece bir el işaretiyle, yaşam ve ölüm kararını veren, yine bizim gibi, hepimiz gibi insanlar değil miydi? Boğaları kılıçla öldüren, kuma kanını döken matadorları kutsayanlar, sınırımızda kısa bir süre önce, binaların tepesinden, eşcinsel oldukları gerekçesiyle insanların atılmasını, tezahüratla karşılayanlar, linç girişimlerine katılanlar ve bu insanlık dışı eyleme destek sunanlar, kötülüğün cisimleşmiş hali değilse, harbiden nedir? Normal karşılamayı, onaylamayı, geneli bağlamaz kafa yapısını, adaletle, hakla, hukukla, insanlıkla bağdaştırmayı başaran varsa, bizleri de aydınlatsınlar, yol yordam göstersinler. Çünkü bir başıma, çare ve çözüm bulamıyorum, dürüstlük ve samimiyetin yok edilmesinin, vicdan kaybının, mantığın iflasının, alışılagelmiş gösterilmesine…

Hiç unutmuyorum, buz gibi bir bayram günü gecesiydi, Mart ayıydı, sene 1994 idi. Kıbrıs Rum bandıralı iki gemi, İstanbul Boğazı’nın Hamsi Limanı-Filburnu hattında çarpıştılar. Biri ham petrol yüklü dev bir tanker (Nassia), diğeri de kuru yük taşıyan şilepti (Shipbroker), iki gemi alevler içerisinde kaldı, birçok denizci can verdi, yangın, insanüstü bir gayretle, ancak dört günde söndürülebildi. Fotoğraf makinelerimizi donduran ayaza rağmen, karada ve denizde yangını takip ettik, haberi geçtik.

Çekirdeklerini alan İstanbullular da, yangını seyretmeye geldiler, şaşıracak bir şey yok, inşaatı, yol çalışmasını, mahalle kavgasını bile saatlerce izleyebilme başarısı gösteren insanlarız biz, zaten dert de bu değil! Karaya oturan şilep, resmen cayır cayır yanıyor, çok yaklaşmak ne mümkün, direğe tırmanan gemiciler, can havliyle, kendi dillerinde tanrıya yakarıyor, çığlıkları, karaya ulaşıyor, çaresiz kalmak, zor be, harbi zor, adamlar gözünün önünde yanıyor, kurtaramıyorsun, çözüm bulamıyorsun, izlemekle kalıyorsun. Kıyıda ah vah eden insanlar kadar, Kıbrıs Rum gemilerinin yandığını öğrenince sevinen, oh çeken, “Layığınızı buldunuz” diyen gaddarlar da var. İnsan canını da, çevre kirliliğini de, doğa felaketini de düşünmüyor, düşman bellemiş, gözünü kan bürümüş, ötesi fark etmiyor. IŞİD nedir, bu garabet nasıl bedene bürünür, kafa yormaya gerek yok, sıradan insanların içerisinde doğar ve büyür.

Daha çok örnek var böyle hatırımda, bir tatil beldesinde, çıkan orman yangınına müdahale için, 16 yaşından büyük tüm erkekleri seferber olmasını istemişti belediye, çağrı üstüne çağrı yaparak, traktörün çektiği römorka doluştuk üstümüzde mayolarımızla, dönüp baktım, istifini bozmayan, güneşlenen, yüzenler ne çoktu. Alevleri de kucaklamadık ha. Verdiler kazmayı, çukurlar kazdık, sirayet etmesin diğer bölgelere diye, işte öyle. İmece, el ele verme, ne güzel şeydir!

Büyük Marmara Depremi’nin ardından, felaket bölgesinde bir ay kaldım, orada insanı tanıdım, bir can kurtarmak ve yardımcı olmak için tez yetişini de, ölenleri ve kurtulanları, soyup soğana çevirmeye, koşup gelenleri de… İnsan, karanlık veya aydınlıktır, insan, iyi veya kötüdür, insan, cüzdan veya vicdandır, insan, menfaatçi veya çıkarsızdır. Geçmişten bugüne, bizim biricik derdimiz, aslında besbellidir, bu hem bir yandan kendimizle, hem de öte taraftan fena insanlarla mücadele etme zorunluluğudur. İyi olmak ve iyi kalmak, kötülere asla kanmamak, onların kuytu yoluna sapmamak, insanlık için başkaca yol yoktur!

En Çok Okunan Haberler