Berlin-Ankara hattında bir krizin anatomisi

Berlin-Ankara hattında sonu gelmeyen krizler silsilesini “iç dinamiklerle” açıklamak ya da Almanya’da 24 Eylül’de yapılacak seçimlere bağlamak krizin dinamiklerini anlamamak demek. Her ne kadar Ankara’daki muktedirler nükseden gerginliği bu şekilde pazarlamak isteseler de, Alman siyasetçilerin kriz üzerinden oy devşirmek istemesi nedenlerin en sonuncusu olsa gerek.

Krizi Almanya’daki iç politik dengeler üzerinden okumak bu ülkeyi ve dinamiklerini tanımamak demek. Mevcut senaryolar üzerinden gidilecek olursa dahi krizden kim faydalanacak sorusu askıda kalır. Krizden Hristiyan Demokratlar mı, sosyal demokratlar mı faydalanacak? Yoksa her ülke yönetimlerini sorumlu tutan ana muhalefet Sol Parti mi?

Öncelikle Almanya’da iki dönemdir “büyük koalisyon” iktidarda. Hristiyan demokrat Merkel’in CDU’su ile en büyük rakipleri sosyal demokratların SPD’si ülkeyi birlikte yönetiyorlar. Başbakanlık Merkel’de ama son krizde de görüldüğü üzere sık sık Ankara ile karşı karşıya gelen ve Erdoğan’ın “Sen kimsin, yaşın başın kaç?” diye çıkıştığı Dışişleri Bakanı Sigmar GabrielSPD’den. Cumhurbaşkanlığı da anlaşma gereği SPD’nin.

Bir diğer önemli nokta ise Almanya’daki köklü siyasi geleneğin Türkiye gibi ülkelerin aksine bu tarz krizlerden etkilenme ihtimalinin düşük olması. Üstelik üç dönemdir iktidarda olan Merkel seçimin uzak ara favorisi ve sosyal demokratların Merkel’i alaşağı etmesi şimdilik bir hayli zor.

Merkel liderliğindeki Almanya, on yıldır devam eden kapitalizmin yapısal krizinden etkilenmeyen, krizi fırsata çevirerek karına kâr, sömürüsüne sömürü, gücüne güç katan tek ülke. Öyle ki Yunanistan’ı adeta yuttular, limanlarından havaalanlarına, fabrikalarından bankalarına ne varsa el koydular.

• • •

Peki kriz iç dinamiklere indirgenemezse neden yaşanıyor? Bunu birçok nedeni var. Birincisi, Fatih Yaşlı’nın da dikkat çektiği üzere Türkiye’deki rejim inşası uluslararası sermayenin çıkarlarıyla karşı karşıya geldikçe Alman emperyalizmi de tutumunu sertleştiriyor, rejim karşıtı bir pozisyonu giderek güçlendiriyor.

İkincisi ise Der Spiegel, Die Welt, FAZ gibi etkili Alman gazetelerin ifadesiyle “Erdoğan’un uzun kolları” Alman yurttaşlarını İspanya örneğinde olduğu gibi üçüncü ülkelerde de vurmaya başladı. Hal böyle olunca Berlin ihtarın dozunu arttırma gereğini hissetti. Hemen her gün Alman medyası Erdoğan’a gösterilen müsamahanın ve verilen tepkinin yetersizliğinden dem vurulmaya başlandı. Örneğin Frankfurter Allgemeine Zeitung-FAZ “Türkiye’deki yönetim şimdiye kadar Almanları ve diğerlerini rehin almakla en azından da geçici olarak alıkoymakla yetiniyordu. Şimdi ise Erdoğan tutuklama girişimlerini üçüncü ülkelere de yayıyor” şeklinde özetliyor bu rahatsızlığı.

Tam da bu aşamada hem artan iç tepkiler hem de sarsılan otoritesi nedeniyle Alman emperyalizmi daha düne kadar arkasında durduğu Saray rejimine yönelik itirazlarını yüksek sesle dillendirmeye başladı. Öyle ki ekonomik yaptırımlardan Gümrük Birliği’nin bozulmasına kadar bir dizi ekonomik yaptırım tehditlerini de savurmaya başladı. Berlin sesini yükselttikçe ve bir takım ekonomik yaptırım sinyalleri gönderdikçe Saray rejimi de üst tondan olmasa da birtakım demogojilerle krizi tırmandırıyor.

• • •

Krizin bir süre daha devam edeceği aşikar. Ancak bağımlılık ilişkileri bu kavganın bir kopuşa yol açmasına müsade etmez. Siyasi krize rağmen iki ülke, sıkı bir ekonomik angajman içerisinde. Almanya, Türkiye’nin en önemli ticaret ortağı, geçen yıl Türkiye’nin ihracatında birinci sırayı alırken, ithalatta Çin’in ardından ikinciydi. Doğrudan yatırımdan tutun da gelen turistlere, silah satışından mega ihalelere kadar birçok veride de Almanya en önde.

Üstelik kıskanıldığı iddia edilen üçüncü havalimanının altyapısından savunma sanayi ve enerjiye kadar Almanlara verilmeyen ihale kalmadı. Alman silah sanayinin temsilcilerinin yakın zamanda Saray’da ağırlandıklarını da unutmamalı.

Bu yüzdendir ki Avrupa’nın yeni ‘demir lady’si Angela Merkel son bir buçuk yılda altı kez Türkiye’ye geldi. Bu ziyaretlerin tamamına yakını da referandum dâhil, seçim öncesindeydi. Tüm uyarılara rağmen Merkel hem Saray’da hem de Dolmabahçe’de Erdoğan ile o pozları vermekten imtina etmedi. Bu kareler otoriterleşen AKP/Saray rejimine meşruiyet kazandırdı, uluslararası toplum nezdinde bugün çokça eleştirdikleri o tek adam uygulamalarının kabul görmesini sağladı.

İncirlik ve Konya üsleri, Büyükada baskını, Alman yurttaşların tutuklanması, mülteciler, FETÖ’cülerin varlığı, PKK ile ilişkiler, referandum etkinliklerinin iptali, Nazi benzetmeleri vs. derken Berlin-Ankara arasında krizin biri biterken bir diğeri başlıyor. Bu krizler siyas ilişkiler ve ekonomiden ziyade toplumsal yaşam üzerinde derin tahribatlara yol açıyor. Merkel’i bir süre sonra yeniden Ankara’da, Erdoğan’ı ise Berlin’de göreceğiz. Yine hiçbir şey olmamış gibi mutluluk pozları verecekler. Ancak bu ikilinin ön ayak olduğu krizlerin iki toplum üzerinde özellikle de Almanya’da yaşayan Türkiyeliler üstünde ciddi bir sıkıntı yaratacağı muhakkak.

En Çok Okunan Haberler