Bir liberal ve bir Marksist aynasında: Faşizm, sivil darbeler ve otoriter rejimler

“28 Nisan 1945’te, Mussolini, Milano’da bir gaz istasyonu kenarında ayaklarından asılıp, iki gün sonra da Hitler Berlin’in harap sokakları altındaki sığınağında intihar edince, faşizmin öldüğünü sanıyorduk” (N.Y.Times, 6 Nisan 2018).

Bu yanılgı ve itiraf eski ABD dışişleri bakanlarından Madeleine Albright’e ait ve kendisi bir süredir çok kaygılı. Dikkatleri yükselen faşizm tehlikesine çekiyor ve bu konuda bir de kitap yazdı. “Uyarı” niteliğinde bir kitap; zaten başlığı da “Faşizm: Bir Uyarı”! (Fascism: a Warning; Harper, 2018). Son günlerde promosyon için makaleler yazıyor; söyleşiler yapıyor. Kitabı henüz inceleyemedim; izleyen satırları bana yazarın söyleşileri, makaleleri ve kitabı hakkında yapılan yorumlar telkin etti.

• • •

Evet, Albright uyarıyor! Önce kendi vatandaşlarını, sonra da tüm dünyayı! Ne de olsa küresel kapitalizm çağında yaşıyoruz ve bu çağda faşizm de küresel bir tehlike teşkil ediyor. Zaten Albright da tehlikeyi küresel boyutlarda ele alıyor; üstelik bunun için de uygun bir profile sahip. Kendisi henüz emekleme çağında iken, ülkesi Nazi orduları tarafından işgal edilmiş Çek kökenli bir ailenin çocuğu ve en eski anısı da, savaş yıllarında sığındıkları Londra’daki evlerinde kendilerini Nazi bombardımanından koruyacağını sandıkları geniş, madeni bir masa! Savaştan sonra aile Çekoslovakya’ya dönüyor ve ülke komünizme kayınca orada da barınamayarak bu kez Amerika’ya göçüyorlar! Böylece Albright bir Amerikalı oluyor ve kariyerine de orada başlayarak hızla yükseliyor. Columbia Üniversitesi’nde doktora, Georgetown Üniversitesi’nde profesörlük ve arkadan da siyaset: Bill Clinton döneminde önce dört yıl BM’de temsilcilik, sonra da yine dört yıl (1997-2001) dışişleri bakanlığı! Kısaca, Amerikan liberalizminin “kırmızı çizgileri” içinde “teori ile pratiği” birleştirmenin parlak bir örneği!

• • •

Aslında Albright o kadar da kötümser değil; tehlike önlenebilir, diyor ve Trump yönetimini hiç de faşist bir yönetim olarak görmüyor. Daha genel planda “faşist” ülkelerle “otoriter” ülkeler arasında ilginç bir ayrım yapıyor; ölçütü de bu rejimlerin halk yığınları ile kurduğu ilişkiler. Albright’a göre otoriter rejimler aslında halktan korkuyor ve halk yığınlarına değil “koruma orduları”na ihtiyaç duyuyorlar; buna karşılık faşistler de kitleleri seferber etmeye çalışıyor ve bunun için de her türlü aracı mubah görüyorlar. Yazara göre Trump’la Hitler ve Mussolini arasında birçok ortak nokta var, fakat “modern ABD tarihinin en anti-demokratik başkanı olan” Trump, bir faşistten ziyade faşizm potansiyeli taşıyan bir lidere benziyor. Bu yüzden de, yazar, bu eğilime karşı net bir tavır almadıkları için Cumhuriyetçi Parti önderlerini kınıyor.

• • •

Putin’in Rusya’sı, Maduro’nun Venezuella’sı, Orban’ın Macaristan’ı, Erdoğan’ın Türkiye’si.. İşte Albright’a göre günümüzde “otoriter rejimler kulübü”nün bazı göze çarpan üyeleri.. Almanya, Fransa, Polonya, Yunanistan gibi ülkelerde de aşırı sağ partilerin yükselişi faşizan bir tehlike olarak görülüyor.. Yine de Albright’ın aynasında günümüzde gerçekten faşist olan tek ülke var, o da Kuzey Kore.. The Economist dergisinin (14 Nisan 2018) yazdığına göre, Albright, 2000 yılı Ekim ayında, Pyongyang stadyumunda, ABD Dışişleri Bakanı olarak Kim Jong İI ile yan yana oturmuş ve kızlı erkekli 100 bin Kuzey Kore’linin, ellerinde silah, mükemmel bir uyum içinde yaptıkları gösteriyi izlemişti. Halk, ideoloji, silah, führer her şey tamamdı ve herhalde kafasından da bu imajı hiç silememişti. Büyük bir olasılıkla zihnindeki “faşist Kore” imajı da o sırada şekillenmişti.

Doğru ki, burada “faşist” kavramı uygun düşmese de, Kuzey Kore’nin acımasız “komünizm”i günümüzde insan hakları ve demokratik özgürlükler açısından çok olumsuz bir profil sergiliyor. Yine de Albright’ın, Kore’yi aşağılarken, bir bakan olarak yıllarca dost geçindiği çürümüş teokratik Arap despotlardan söz etmemesi de gözden kaçmıyor. İşte tam da bu noktada, faşizm yorumunda, liberal düşünceyle Marksistleri ayıran temel noktaya gelmiş bulunuyoruz. Aslında liberaller insan haklarına saygı gösterilmesini, tüm özgürlüklerin korunmasını içtenlikle arzu ediyorlar; fakat tüm verilerin aksini göstermesine rağmen, bu özgürlüğün bugünkü sermaye düzeni ve sermaye hegemonyası altında da sağlanabileceğini sanıyorlar; ya da buna inanır görünüyorlar. Gerçek şu ki 1917’de insanlığa büyük umutlar saçan devrimden yetmiş iki yıl sonra, Sovyet tecrübesinin iç karartıcı koşullar altında iflası ile sanki tekrar başlangıca, Fransız Devrimi koşullarına dönmüşe benziyoruz. 1789’da, bir yandan devrimciler “evrensel haklar beyannamesi”ni kaleme alırken, öbür yandan da burjuvalar “halkı” silahlandırıyor ve “servet”lerini korumak için “Ulusal Muhafızlar” (Garde Nationale) ordusunu kuruyorlardı. Oysa bunlardan ikincisi (Garde Nationale), birincinin (Evrensel Haklar) garantisi olamazdı ve olmadı. Nitekim Bastille’in zaptından daha iki yıl geçmeden, bir yasayla (Le Chapelier yasası, 14 Haziran 1791) işçi örgütlenmeleri yasaklanıyor ve sermaye emniyet altına alınıyordu. 1848’de, Ulusal Muhafızlar ayaklanan işçileri ezdiği zaman bu gerçek çok daha dramatik bir şekilde ortaya çıktı. Günümüzde ise “ulusal muhafızlar”ın yerini tomaları, tazyikli suyu, biber gazı ve copuyla toplum polisi almış bulunuyor. Durum böyle iken “faşizm tehlikesi”ne de asıl bu pencereden bakmak ve başarılı olmak için buna uygun araçlarla donanmak gerekiyor.

“Bugünkü Ulusal Meclis, Macron lehine bir plebisitin ürünüdür” diyor Badiou (s. 117). Bu yolla da, Macron, kendi seçtiği/seçtirdiği “vekiller” üzerinde tam bir kişisel dikta kurabilmişti. Trump’ın Amerika’da, Cumhuriyetçi partiyi rehin alarak gerçekleştirdiği “darbe”yi, Fransa’da eski “sosyalist” Macron, kendine ait bir parti kurarak daha radikal bir şekilde gerçekleştirmişti.

• • •

Peki, bu kavgada “liberaller”in yeri ne?

Madem ki sorgulamaya liberallerin önemli bir temsilcisi olan Albright ile başladık; onun kavgasını tartışıyoruz; o halde onunla devam edelim. Mütevazı şirketini (Albright Capital) gayet tedbirli bir şekilde yöneten ve George Soros, Jacob Rothschild gibi ünlülerle Afrika’da ortak yatırımlar yapan eski dışişleri bakanının bu kavgadaki yeri aslında belli: liberal burjuvazinin safları. “Anti-faşist” kavgası da burjuva demokrasilerinin “kırmızı çizgileri” ile sınırlı kalıyor. Yine de bu karanlık günlerde, görmüş geçirmiş bir diplomatın, Trump ve irili ufaklı diktatör taslaklarını teşhir ederek yararlı bir iş yaptığını da kabul etmek gerekiyor!

• • •

Albright’ın kavgası böyle; bir de Badiou’nun kavgası var.

Fransız düşünürü Alain Badiou liberal değil Marksist; o da bir kitap yazdı (Eloge de la Politique, 2017) ve küresel gelişmelere kendi ülkesinden bakarak o da “Macron fenomeni”ni mercek altına aldı. Tabii hemen “Macron ve faşizm? Ne ilgisi var?” diye yükselen sesler duyar gibi oluyorum. Gerçekten de yok görünüyor; zaten Badiou da “faşizm”den söz etmiyor; onun tercih ettiği kavram “darbe” (coup d’Etat). Günümüze özgü, farklı, sivil bir “darbe”! İleri kapitalist ülkelerde darbeler artık askerler tarafından yapılmıyor. “Partiler içinde, ya da partiler tarafından da yapılmıyorlar; darbeleri belli bir konjonktür doğuruyor” (s. 117). Demokrasilerde ilke olarak partiler kurulur; bunlar zamanla güçlenir, oylarını artırırlar ve sonunda da iktidara gelirler. Gelmeseler de siyasi hayatın bir parçası olurlar. Oysa Macron olayında böyle olmadı.

Peki, nasıl oldu?

Önce Macron’u “destekleyen ve onun siyasi meşruiyetini sağlayan bir araç (appareillage)” kotarıldı; sonra da plebisit niteliği taşıyan bir seçimle “kim olduğunu ve ne yapacağını bilmeyen” kimselerden meydana gelen bir Meclis çoğunluğu oluşturuldu. Aday olmak isteyenler Macron’a başvurup özgeçmişlerini yollamış, Macron ve danışmanları bunları incelemiş ve süzgeçten geçirmiş, sonunda da bugün Fransa parlamentosundaki çoğunluğu içeren liste ortaya çıkmıştı. “Bugünkü Ulusal Meclis, Macron lehine bir plebisitin ürünüdür” diyor Badiou (s. 117). Bu yolla da, Macron, kendi seçtiği/seçtirdiği “vekiller” üzerinde tam bir kişisel dikta kurabilmişti. Trump’ın Amerika’da, Cumhuriyetçi partiyi rehin alarak gerçekleştirdiği “darbe”yi, Fransa’da eski “sosyalist” Macron, kendine ait bir parti kurarak daha radikal bir şekilde gerçekleştirmişti. Macron’un konumu ve “parti”si ile ilişkisini Badiou şöyle betimliyor: Fransa, son seçimlerle “III.

Napolyon’dan beri ilk kez” bir “parti”nin bir “aday”a değil de, bir “aday”ın bir “parti”ye sahip olduğu bir durumla karşılaştı! (s. 68). III. Napolyon’un iktidara gelir gelmez yaptığı ilk şey İngiltere ile bir serbest ticaret anlaşması imzalamak olmuştu. Bu, Fransa’yı zamanın küreselleşmesi içine sokmak demekti. İşte, Badiou’ya göre, bugün kendisini siyasetin üstünde (“ne sağda, ne solda!”) ilan eden, fakat aslında borsa prensleri (CAC 40) tarafından yönlendirilen Macron’un yaptığı şey de buydu! Bir yıl önce Badiou’nun bu konularda işaret ettiği icraat bugünlerde de emekçileri sokağa dökmüş bulunuyor!

• • •

III. Napolyon, Macron, darbe! Gördünüz mü şimdi? Bizler AKP’nin zuhuru ve “darbe”sinde III. Napolyon’u anımsatan taraflar bulurken, Marx’ın izinde bir Fransız düşünürü de Marx’ın “yeteneksiz ve grotesk” dediği bir darbecide bugünkü Fransa’yı açıklayıcı taraflar buluyor. Kaldı ki Fransa’da yaşananlar daha önce İtalya’da da yaşanmıştı. “Partinin adayı” değil de “adayın partisi” olgusu daha önce orada ortaya çıkmıştı. Geleneksel siyasetin dışında kalma heveslisi “anti-sistem” dalga, ilk işaretlerini dokuz yıl önce İtalyan komedyeni Beppe Grillo’nun yarattığı “Beş Yıldız” hareketinde vermişti. Siyasetin amatör lig şampiyonları geçen Mart ayında, son seçimlerde de büyük bir zafer kazandılar.

• • •

Badiou, emperyalizmin farklı gelişme düzeyindeki ülkeleri farklı şekillerde dizayn eden bir süreçte benzer taraflar da olduğunu söylüyor ve bunda da çok haklı! Bizde de AKP alelacele kotarılıp bir yıl içinde iktidara gelmedi mi? Gerçi Erdoğan’ın “tek adam”laşma süreci hayli uzun sürdü ve badireli oldu. Ne var ki ABD ve Fransa’da mevcut kurumsal güvenceler Türkiye’de bulunmuyor ve bu konuda yapılacak kıyaslamalar da gülünç olur. Ne Amerika’da ne de Fransa’da, kendi bağlamında haklı tüm eleştirilere rağmen, örneğin tek bir gazetecinin, tek bir hâkimin, tek bir avukatın tutuklandığını duyan, bilen var mı? Bizde ise darbeler darbeleri izledi ve sonunda da -halkın yarısına yakınının oyunu alsa bile- halka güvenemeyen ve ülkeyi halka değil de OHAL ve korumacılar ordusuna dayanarak yöneten bir rejim çıktı ortaya. Varılan noktada da, aynı zamanda parti başkanı olan bir devlet başkanının, artık parti il-ilçe kongrelerinde militanlarını “kapı kapı dolaşmaya” teşvik ettiği sahnelere tanık olmaya başladık.

Bu anormal durum daha ne kadar sürebilir? Bir “baskın”a dönüşen 24 Haziran seçimleri köklü ve kalıcı bir değişimin başlangıcı olabilir mi? Olursa, bunun hangi yönde gerçekleşme olasılığı daha fazla görünüyor? Artık bu sorulara teorik tartışmalarla değil de, pratik planda, seçim sandığına atılacak oy pusulaları ile yanıt vermenin zamanı gelmiş bulunuyor. Bu oylar, 24 Haziran akşamında ya umut kapılarını aralayarak ülkede hüküm süren karamsarlığa son verecek, ya da “uzatmalar” bir süre daha devam edecek ve mevcut sorunlar daha da ağırlaşacaktır.

En Çok Okunan Haberler