Bir sahte sığınak olarak antidepresanlar

ÖNDER BULAK
Dr., Felsefe

Bauman’a göre günümüzü yaşayan kimselerin, meta bağımlı sınıflı toplumun tahakkümüne karşı koyamadıkları oranda, “bir tedirginlik, kafa karışıklığı ve endişe hali içinde olmaları neredeyse kaçınılmazdır.”1 Bu koşullar altında bireylerin önemli bir kısmının güvenilir (!) bir çözüm olarak sığınakları, “sakinleştiriciler, antidepresanlar, her ruhsal sorun için bulunmuş ayrı ayrı ilaçlar” gibi geçici mutluluk hissi doğuran maddeler olmaktadır. Böylesi maddelerin temini için bireyler, kendilerini mevcut koşullarıyla yeniden barışık kılmasını bekledikleri bir danışmana başvururlar.2 Bu danışmanın bir psikiyatr, klinik psikolog, hatta kimi zaman bir eczacı olması beklenebilir.

Neden ilaçlar?

Bireyin düzen karşısında direnç göster(e)mediği ve uyum içinde bulunduğu sürece, çözüm bekleyen sorunlar karşısında ne yapacağını bilmeden sendelemesi olağan bir durumdur. Bu sorunların kimilerinin altında kaldığı ve artık başa çıkamadığı bir eşikte ise, bir danışmandan yardım istemesi gayet anlaşılırdır. Bireyin zihninde beliren böylesi bir yardım düşüncesi, söz konusu sorunlara rağmen, verili ilişkilerle barışık kalmanın bir ısrarıdır aslında. Bu ısrarın nedenleri, bireyin sorunlarını anlatırken bahsettiği gündelik yaşam döngüsünün içinde saklıdır.

Birey esasen, daha baştan, yardım istediği danışmanın önüne sessiz bir anlaşma koyar. Ancak anlaşmanın sağlanabilmesi için danışmanın da düzen karşıtı, eşdeyişle alternatif bir bilinç taşımaması gerekir. Bu koşul sağlanır ise, anlaşmanın sonucu muhtemel ki, bireye -böylesi bir kullanımla ancak sahte bir sığınak olabilecek olan- sentetik ilaçların sağlanması olacaktır. Peki ama ilaçlar burada neden muhtemel sonuçlardan biri olarak belirmektedir? Bu sorunun yanıtı bizzat bireyin başa çıkamadığı sorunların neliğinde aranmalıdır.

Bireyin karşılaştığı sorunların hemen hepsi, doğrudan ya da dolaylı olarak, meta bağımlı toplumsal ilişkilerin yapısından kaynaklanan sorunlardır.3 Başka bir deyişle sorunların mevcudiyeti ve sürekliliği, düzenin mevcudiyeti ve sürekliliğiyle birdir. Öyleyse sorunların çözümünün biricik yolu düzenin, yani koşulların değiştirilmesidir. Ve değişimin henüz bütünsel anlamda gerçekleştirilemediği noktada, birey nezdinde bir karşı oluşun ortaya koyulmasıdır. Bu karşı oluşun sağlanması, değişimin bireyin düşünce ve eylemlerinde var kılınması, eşdeyişle değişimin parçada gerçekleşmiş olması anlamına gelir.

Bahsi geçen son olanak, bir bakıma bireyin sorunlar karşısında benliğini güçlendirmesi olarak da değerlendirilebilir. Böylesi bir seçeneğin hakkıyla yürütülmesi sonucunda, bireyden sorunun kaynağının içinde bulunduğu koşullar olduğunu tespit etmesi, söz konusu koşulları hemen değiştiremese de, değişimin bir ucundan tutması ve karşıtı bir oluşu kendi özelinde sergilemesi beklenebilir. Bu da elbette düzenle uyumun reddedilmesi, düzen karşıtı bir bilincin kapısının aralanması ve süreç içerisinde edinilmesi sonuçlarını doğurur. Ne var ki uyumu salık veren bir danışan ve danışılan ilişkisinde, başka bir seçeneğin, danışman eşliğinde benliğin yanıltılmasının benimsenmesi daha olasıdır.

Danışman sorduğu sorular marifetiyle görece bir ayna işlevi üstlenerek, bireyin yeniden yolunu bulması için ona yardımcı olmayı üstlenir. Ne kadar tarafsız olduğu iddiasını taşısa da, bunun bütünüyle mümkün olmadığı ifade edilebilir. Hâlihazırda oluşturmuş/edinmiş olduğu bilinç, kendi neliğine uygun olsun olmasın belirli bir sınıfsal karakter taşıdığı gibi, birçok toplumsal dolayım içerir. Böylece danışman, söz konusu içerik ve dolayımlar doğrultusunda, bireyin yeniden yolunu belirleme arayışında ona kimi yönlendirmelerde bulunur.

Danışma etkinliğinin sonucunda, bireyin karşılaştığı sorunlarla başa çıkabilmesi için kendisine birtakım gerekçeler bulması amaçlanır. Fakat söz konusu gerekçelerin yapısal sorunlar karşısında tek başına yeterli oldukları pek rastlanan bir durum değildir. Kaldı ki sorunların yarattığı mutsuzluk halinin aşılabilmesi, koşulların değiştirilmesi için mücadele etmek ve mümkünse koşulları büsbütün değiştirmektir. Bu ise verili mekanizmanın karşısında durmak anlamına gelecektir. Bireyin mücadele seçeneğini reddetmesi, onu bu noktada antidepresanlara iter. Kendisine tutunmak için belirlediği gerekçeleri ilaçlar yardımıyla pekiştirir ve düzenle olan uyumunu sürdürür. Bu durumda, Bauman’ın ifade ettiği gibi, söz konusu ilaçlar “tüketildiklerinde sorunun kaynaklarının ortadan kaldırılması yerine, insanları içinde bulundukları durumun mahiyetine karşı körleştirirler.”4 Böylece bireyin ve danışmanın istediği şekilde, koşullara dokunulmaksızın geçici ve sahte de olsa bir mutluluk hali birey nezdinde tesis edilmiş olur.

Bazı rakamlar

OECD’nin 2000-2015 arası on beş yıllık zaman aralığında, ülkelere göre kullanılan antidepresan ilaçların niceliğini karşılaştırdığı çalışma, birtakım dikkat çekici veriler sunmaktadır.5 Bu çalışmada sunulan rakamlar göstermektedir ki, antidepresan kullanımı küresel ölçüde artmaktadır. Örneğin Almanya’da 2000 yılı için tespit edilen her 1000 kişiden 20,1’inin günlük bir doz ilaç kullanımı, 2015 yılında 56,4 kişi olarak belirlenmiştir. Aynı şekilde, Fransa’da 39,5’ten 49,8’e (2000-2009), İtalya’da 19,6’dan 46,5’e (2001-2015), Belçika’da 39,8’den 78,3’e ve Birleşik Krallık’ta 37,6’dan 94,2’ye yükselmiştir. Türkiye’de ise 2014 yılı için her 1000 kişiden 38’inin günlük bir doz ilaç kullanımında bulunduğu bildirilmiştir.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 2011-2016 yılları arasında antidepresan ilaç kullanımı %25,6 oranında artmıştır.6 2003 yılında 14 milyon 238 bin kutu antidepresan tüketimi tespit edilmişken, 2012 yılında 37 milyon 351 bin 187 kutu antidepresan kullanıldığı kaydedilmiştir. 2016 yılının ilk 9 ayında ise, 33 milyon 638 bin 916 kutu antidepresan kullanımı söz konusudur.

Görülmektedir ki, antidepresan kullanımı hem küresel hem de Türkiye ölçüsünde gitgide artmaktadır. Bu artışın arkasında elbette pek çok etken olduğu ifade edilebilir. Fakat bunlar arasında, verili koşullara içkin sorunların altında ezilen, ama kendince bir çıkış kapısı bulamayan bireylerin sahte bir mutluluk haline tutunmak istemeleri, başlıca etken olarak öne çıkmaktadır.

İlaçların tahakküm araçlarına dönüşümü

Antidepresan kullanımındaki artış, bu kategorideki ilaçların kısa sürede sektörün başlıca kalemlerinden biri olmasını beraberinde getirmiştir. Öyleyse antidepresanların bugünlerde önemli bir tüketim metası oldukları ve dolayısıyla bir süredir ekonomide önemli bir yer işgal ettikleri söylenebilir. Bu durum ilaç tekellerinin antidepresanların yüksek ve artış halindeki tüketiminden son derece memnun olduklarını düşünmek için yeterli bir nedendir. Kaldı ki ilaç tekelleri hâlihazırda antidepresanların geliştirilmesi için önemli ölçüde tanıtım ve araştırma bütçeleri ayırmışlardır. Bütün çabalarının arkasında ise, antidepresanların yan etkilerinin azaltılmasının ve günlük tüketime daha uygun hale getirilmelerinin bulunduğu aşikâr. Bütün bunlar adeta Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’ındaki7 somayı çağrıştırmaktadır.

Huxley’in distopyasında teknoloji, üreme, öğrenme, duygulanım gibi insana dair hemen her şeyi kontrol eden üst bir makam halindedir. Bu makam eliyle insanlar zihin ve beceri durumlarına göre belirli “sınıflar”a ayrılmışlardır. Bireylerin “teknoloji”nin sözünden çıkmayan varlıklara dönüştükleri bir distopyada, soma, yan etkileri en aza indirilmiş, bireyin duygudurum hallerini kontrol etmesine yarayan bir ilaçtır. Başlıca işlevi, endişe, can sıkıntısı, hüzün gibi, bireyin verili ilişki ağıyla kurduğu uyumu kesintiye uğratabilmesi mümkün duyguları bastırması ve yerine bir mutluluk hali sunmasıdır. Bireylere günlük olarak sunulan soma, düzenin devamlılığı için olmazsa olmaz bir yere sahiptir.

Bugün antidepresanlar tedavi amaçlı kullanımdan çok, bir bastırma ve verili düzene uyum sağlama aracı olarak kullanılmaktadırlar.8 Bu doğrultuda bir yaygınlaşma ve kullanımın her geçen gün artması endişe vericidir. Ne var ki bireylerin mücadele etmek ve koşullarını değiştirmek yerine antidepresanlara yönelmesi, düzenin devamlılığından çıkarı olanlar için istenen durumlardan bir tanesidir.9 Bu durumun nerelere varabileceği ise henüz bilinmemektedir. Ancak sürekli artış halinde olan rakamlara bakıldığında, somanın bir kurgudan çıkarak adım adım somutlaştığı söylenebilir. Ve antidepresanlar, daha şimdiden, düzenin olmazsa olmaz tahakküm araçlarından biri olmaya adaydırlar.

1 Zygmunt Bauman, Retrotopya, çev. Ali Karatay, İstanbul: Sel Yayınları, 2018, s. 152.

2 Bu noktada doğrudan beyin kimyasına ilişkin ya da tıbben ilaç kullanımı dışında çözümü olmadığı tespit edilen kimi ağır travmatik durumlar konu dışında bırakılmaktadır. Konu dâhilinde olanlar ise meta bağımlı toplumsal ilişkilere bağlı olarak gelişen olumsuz ruh hallerinin ilaçla bastırılması girişimleridir. Hem birinci hem de ikinci durumları konu edinen kapsamlı bir çalışma için bkz. Bruce M. Z. Cohen, Psychiatric Hegemony: A Marxist Theory of Mental Illness, London: Palgrave Macmillan, 2016.

3 Burada maddi sıkıntılardan kültürel yozlaşmaya kadar pek çok sorunun mikro ve makro izdüşümlerinden bahsedebilmek mümkündür.

4 Zygmunt Bauman, Retrotopya, s. 152.

5 Bkz. http://dx.doi.org/10.1787/health_glance-2017-graph181-en

6 Bkz. https://www.birgun.net/haber-detay/9-ayda-33-milyon-kutu-antidepresan-kullanildi-189243.html

7 Bkz. Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, çev. Ümit Tosun, İstanbul: İthaki Yayınları, 2018.

8 Antidepresanlar ve bağımlılık ilişkisine dair bir çalışma için bkz. Aida Edemariam, “ ‘I don’t know who I am without it’: The truth about long-term antidepressant use”, The Guardian, 06 Mayıs 2017. https://www.theguardian.com/society/2017/may/06/dont-know-who-am-antidepressant-long-term-use

9 Bu noktada katkı sunabilecek bir röportaj için bkz. “Marxism, Psychiatry, and Capitalism: An Interview with Dr. Bruce M. Z. Cohen”, The Hampton Institute, 10 Mayıs 2017. http://www.hamptoninstitution.org/bruce-m-z-cohen-interview.html

En Çok Okunan Haberler