Bir solukta düşünmelik metinler

NAZLI YILDIRIM

Münir Göle ‘Surat Buruşturmalık 52 Metin’ adlı kitabında akrep sineğinden, Bereket Tanrısı Priapos’a, sanattan evrime kadar uzanan kısa ama çarpıcı metinlerle okuru düşünce dehlizlerine sokuyor. Göle’nin dünyası anekdotlarla dolu ve şaşırtıcı. Biz de kendisiyle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

»’Surat Buruşturmalık 52 Metin’ Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Kısa ve keyifli metinlerden oluşuyor. Bir solukta okurken, düşündürücü de. İlk önce kitabınıza verdiğiniz isim ile başlamak istiyorum soruya. Neden surat buruşturmalık?

Kitap geniş bir zamanda yazıldı sayılır. O dönemde okuduklarımdan, düşündüklerimden, konuştuklarımdan çıkardığım ve bende ekşi çağrışımlar yaratan, biraz midemi bulandıran, mitolojik, tarihsel, tanıdık olsa da evrensel oldukları için bugün de karşılığını bulan konuları bir kenara not aldım. Limon yaladığınızda suratınızı buruşturmanız gibi bir his var her birinde -benim için. 52 Metin de masum değil. 52 yılın 52 haftasına karşılık geliyor. Demişsiniz ya ‘bir solukta okunan’ ve ‘düşündürücü’. Böyle düşünmeye yatkın okura göz kırpmış oldum. Bir solukta düşünmüş oluyorsunuz. Genel anlamda, bugünün yaygın tüketme merakına (Zygmunt Bauman’ın akışkanlık kuramı bağlamında kullanıyorum) dil uzatmış oluyorum.

» “Sözle sessizlik arasında hassas bir denge vardır.” Çağımıza baktığımızda sözün parçalandığını, sessizliğin koyulaştığını görüyoruz. Bu dengeyi neler bozar, biraz bundan konuşabilir miyiz?

Doğrusu bu alıntının kitabın neresinde olduğunu hatırlamıyorum. Yazım süreci bittikten sonra, kitapla pek haşır neşir olmam, bir süre sonra da ana hatlar dışında hatırlamam. Bunca yıldan sonra da bu cümle üzerinde fikrimin değişmemiş olduğunu fark ediyorum. Suskunlukla söz arasında müziğe benzer bir denge olmalıdır. Aklıma Miles Davis geliyor, onun suskunlukları notalarla yüklüdür, bir parçanın içinde sessiz kaldığı anlar en yoğun duyguları içerir. Sonra yeniden nota gelir. Bunun bir de adı vardır: Hayalet nota. Parçanın bütününde olmazsa olmazdır.

Çağımızın söz/sessizlik dengesi artık iyice vıcık vıcık bir şey oldu. Bir yandan her konuda ahkam kesebileceğini sanıp ağzına geleni söyleyenler, bir yandan da her nedense ses çıkarmayanlar. Tam bir kakofoni. Şu twitter ve her cins sosyal medya da herkesi birer yazar yaptı, fotoğrafçı yaptı, politika, kültür, spor uzmanı yaptı. Bir söz salatasıdır gidiyor. Susmanın da bir ağırlığı olduğu unutuldu, hayalet nota çiğnendi. Ben bulaşmamayı tercih ediyorum.

»Zamandan zamana, mekândan mekâna sıçrayan metinlerden oluşuyor ‘Surat Buruşturmalık 52 Metin.’ Ancak bir beklenti oluşturuyor okuma bitince. Anekdotlarınızı düşünürsek sizi daha çok anlatılar üzerinden bir düşünce yağmurunda okuyoruz diyebiliriz. Neden düşüncelerinizi daha uzun anlatmayı seçmediniz?

Ben kıpkısa metinleri oldum bittim çok sevmişimdir. Berti, Monterroso, Magris, Nooteboom’un kısacık metinlerini çevirdim. Ben de kendimce bir deneme yaptım bu kitapla. Ancak sanırım bir düzineyi aşkın kitaplarım arasında başka örneği yok.

Buna karşın, saf roman ve öykülerim dışında, deneme genellikle anlatıyla karışır yazdıklarımda. Türlerin sık sık karışmasının gerektiğini düşünürüm, en azından aralarındaki sınırların esnek olması gerekir sanki. Zaten bir şeyi anlatmaya başladığınız anda o anlatıdır, kurgudur, gerçeğin dışında bir yörede varolmaya başlamıştır.

Afaki Haller kitabım bir deneme kitabıdır, irili ufaklı birçok deneme vardır. Kitabın ilk bölümü olan ve 12-13 denemeden oluşan ‘Fuzuli Takıntılar’, çeşitli açılardan bir konuyu (orta yaş, ayna, melankoli, cinsel evrim, astroloji vs) mıncıklarken, bütünde bir erkekle kadının ilişkisini baştan sona anlatır. Ayrıca geçen yıl yayınlanan Dedikodu da dedikodu olgusunu bir uçtan ötekine kurcalayan, içine çeşitli anlatıların karıştığı uzunca bir denemedir. Kısaca sınırların pek katı olmaması gerektiğine inanıyorum.

»Denemelerinizi okuduğumda güçlü bir anlatıcı yönünüz olduğuna bir kez daha kanaat getirdim.

Anlatı, hayatımızın değişmez bir parçasıdır. Yalan da olsa, bir olayın öznel aktarımı da olsa, bir görüş ya da yorum da olsa, ağzını açan anlatmaya başlıyordur. İnsanın anlatıyı kurgulama biçimi onu yansıtır her zaman. Anlatı ulaşabildiğimiz en eski çağlardan beri var. Sözlü anlatılar bize 1001 Gece Masalları gibi olağanüstü hazineler getirmiştir, aynı şeyi Kuzey Avrupa, Hindistan, Güney Amerika yerlileri vs her kültür için söyleyebiliriz. Bizlere düşen de kanımca, sıradanlıklardan uzaklaşarak, kendimize ait çerçevede anlatımızı kurmayı öğrenmeye çalışmaktır. Ben de elimden geldiğince anlatmaya, satır aralarına saklamaya, susmaya çalışıyorum, kendim için.

»Bir de denemenin Türk edebiyatındaki yeri üzerine düşüncelerinizi merak ediyorum. Deneme için çoğunlukla ‘üvey evlat’ tabiri kullanılır. Ancak güncel olarak baktığımızda denemenin giderek daha da önem kazandığını fark ediyoruz. Yayınevleri deneme türünde kitap yayımlamaktan kaçınsa da (çok satmıyor diye), ben aksine okunduğunu, sahiplenildiğini düşünüyorum. Günümüz edebiyatına baktığınızda denemenin yerini siz nasıl görüyorsunuz?

İzin verin, bu sorunuza çarpık bir cevap vereyim. Türk edebiyatına bir bakın, denemenin nesiyle uğraşabiliriz ki? Yayın kurulları pazarlamacılarla toplanıyor, kitapları 500-1000 adet basıyor, kitapevleri canları isterse keyfi sipariş veriyor, kimi kitaplar çıktıkları gün çok satanlar arasına düşüyor, okur da gidip oradan kestirme bir seçim yapıyor. Ben birine hediye götürmek için büyük bir kitapevine girdim ve Homeros’u Hakkari’nin H’si, Ordu’nun O’su diye kodlamak zorunda kaldım. Kaç kişi ne okuyor, nasıl okuyor? Çevrenizde bir sorun “deneme nedir?” diye, bakalım ne cevap alacaksınız. Üvey evlat falan daracık bir alanda konuşulabilir. İşte ancak orada deneme okunabilir, sahiplenilebilir. Oysa Türk edebiyatı Bilge Karasu, Enis Batur, Faruk Duman, Oğuz Demiralp gibi çok sağlam denemecilerle dolu. Ama genelde alışkanlık ya, uyduruk olan tercih ediliyor.

SURAT BURUŞTURMALIK 52 METİN
Münir Göle
Alakarga Yayınları, 2017

En Çok Okunan Haberler