Bir tasarıyla çok kuş: Piyasalaşma, rant, kampüssüzleşme... “Yeni” rejimin mekansallaşması

Aysun Gezen - KESK Eş Genel Başkanı

Bölünen, yeni kurulan, isim değiştiren üniversitelerle yükseköğretim bir kez daha gündemimize bilimsel gelişmelerle, insan, toplum, doğa yararına kolektif bilgi üretimiyle değil, AKP iktidarının baskın seçime giderken üniversitelere yönelttiği saldırılarla girdi. Üniversiteler üzerinde gerçekleştirilecek böyle bir tasarruf saldırıdır, çünkü bölünen üniversitelerin birçoğunun köklü gelenekleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu gibi birçok ünivesite “yönetilebilir olsun” diye daha küçük parçalara ayrılacak ve teknisist bir yaklaşımla sermayedarların ihtiyaçları doğrultusunda kapitalist üretim ilişkilerinin sürekli yeniden üretilmesi için yapılandırılacaktır. Buna bir de yeni/başka bir üniversiteden bölünerek kurulan üniversitelere devri gerçekleşecek taşınmazlar üzerinde gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel tasarrufları, yağma ve talanı eklemek gerekir.

Üniversitelerin bölünmesini düzenleyen tasarıda neler var?
9 Nisan 2018 tarihinde MEB tarafından hazırlanan ve TBMM’ye gönderilen tasarı 25 Nisan’da Milli Eğitim, Gençlik, Kültür ve Spor Komisyonu’nda görüşülerek kabul edildi. Tasarı, İstanbul Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, İnönü Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi gibi köklü birçok üniversiteden bölünen fakültelerden oluşturulan üniversiteler kurulmasını, bazı illerde yeni üniversiteler açılmasını, bazı üniversitelerde isim değişikliğine gidilmesini düzenliyor. Bunun yanı sıra vakıf üniversitelerine yönelik denetimi, Yükseköğretim Denetleme Kurulu’na ilişkin bazı düzenlemeleri, iflas eden özel eğitim kurumlarına yönelik icra düzenlemelerini, özel öğretim kurumu açabileceklere ilişkin kriterleri, kalfalık, ustalık, iş yeri açma, usta öğreticilik belgesi verilmesini içeriyor. Tasarı içindeki bir maddeye ise ayrıca dikkat çekmek gerekiyor: “Vakıf yükseköğretim kurumlarının tüm personelinin ücretlerinden kesilecek gelir vergisi tutarının ilgili yükseköğretim kurumuna tahsis edilmesi suretiyle eğitim ve öğretim, araştrma ve geliştirme ile her türlü yatırım harcamalarına kaynak oluşturulması”.

Neoliberal politikalar doğrultusunda kamunun küçültülmesi, yeniden düzenlenmesi, özel sektörün teşvik edilmesi için kamu “sektörü”nün işlevsel kılınması amacıyla gerçekleşen dönüşümün bir parçası karşımıza çıkıyor. Bütçe gelirlerinin çok büyük bir kısmı emekçilerin maaşlarından kaynaktan kesilerek alınan vergilerden oluşuyor. Bu vergileri toplamak ve eşit, adil bir şekilde dağıtmak kamusal bir sorumluluk iken “kamu”nun bu sorumluluğundan kısmen vazgeçiliyor ve bize kamusal hizmet olarak geri dönmesi gereken vergilerimiz doğrudan sermayeye teşvik anlamına gelecek şekilde belirli sermaye gruplarına aktarılıyor. Sermayenin ihtiyaçlarına gore üniversitelerin şekillendirilmesi ise sadece bununla kalmıyor. Tasarının destekçileri özellikle bu önerileri gerekçelendirirken kendi illerindeki sanayi kesimlerinin, sermayedarların teknik ara eleman ihtiyacına vurgu yapıyorlar.

“Yeni” rejimin bildik mantığı: Piyasalaşma
Yükseköğretim bireylerin kendilerini gerçekleştirebilecekleri, toplum ve doğa yararına bilgi üretiminin gerçekleştirileceği, üretilen bilginin toplumsallaştırıldığı bir alan olmaktan çok sermayedarlara ucuz iş gücü, ara eleman, teknik personel “yetiştirme” işlevine indirgeniyor. Kuşkusuz bu mantık yeni değil. Özellikle 1980 darbesinin ardından üniversiteleri kontrol altına almak, neoliberal politikaların uygulanmasını sağlamak, piyasa koşullarını hakim kılmak için üniversiteleri dönüştürmek üzere birçok düzenleme yapılmış, 82 Anaysasasından da önce YÖK kurulmuştu. 1989 yılında başlayan ve Avrupa’yı ABD ve Asya ile rekabet edebilir kılmak üzere üniversitelerde başlatılan piyasacı dönüşümü ifade eden Bologna süreci ile ülkemizdeki üniversitelerin de “uyumlulaştırılması” misyonunu AKP iktidara geldiği andan itibaren kararlıkla uyguladı. Üstelik bu misyonu tüm milli eğitim kurumlarına yaydı, organize sanayi bölgelerinde özel meslek ve teknik liseler açtı, öğrenci başına teşvikler ödedi, 4+4+4 eğitim sistemi sayesinde çocuk yaşta işçiliği tırmandırdı; tıpkı üniversite-sanayi işbirliği adı altında öğrencilerin emeğinin sömürülmesini, ucuz iş gücü teminini düzenlediği yasada olduğu gibi. Bugün gündemimize düşen “bölünme” meselesi işte bununla gerekçelendiriliyor. Üniversite-sanayi işbirliği çerçevesinde illerdeki patronların teknik ara eleman ve ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak üzere üniversite kuruluyor.



Üniversiteler kuruldukları illerde önemli bir ekonomi de yaratıyor. Emlak fiyatları artıyor, tüketim artıyor, kampüsler de piyasa mantığına göre oluşturularak üniversitelerin kendisi bir pazar haline getiriliyor. Üstelik baskın seçim öncesi seçim çevrelerini memnun etmeye çalışan milletvekili adayları için üniversite önemli bir yatırım aracı ve sosyal sermayeye de dönüşüyor. Tasarı içinde özellikle başka üniversitelerden bölünerek kurulan üniversiteler için yer alan “her türlü taşınır ve taşınmaz malların, bütçe ödeneklerinin vb. başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın yeni kurulan üniversiteye devri” düzenlemesi ise üniversiteye ait taşınmazları tam bir rant kapısına çeviriyor. Şeker fabrikalarının daha ziyade şehir içinde kalan değerli arazileri için alıcı bulduğu, şehir hastanelerinin şehir merkezinden taşınarak boşaltılan binalarının ve arazilerinin ranta açılmasının kuvvetle muhtemel olduğu bir ortamda üniversite kampüslerinin de benzer şekilde değerli arazilerinin sermayedarlara peşkeş çekilmesi, ranta, talana, yağmaya açılması kuvvetle muhtemel.

Daha küçük ölçekli “yönetilebilir” üniversite: Kampüssüzleşme
Kampüslerin ve üniversitelerin bölünmesi meselesinin temelinde yatan rantın yanı sıra üniversiteler üzerindeki denetim ve kontrolün arttırılması, sıkı bir disiplin uygulanması, öğrencilerin değiştirmeye yönelik irade ve potansiyellerinin bastırılması da amaçlardan biri. Öğrencilik yıllarında MTTB ile komünist avına çıkanlar bu ülkenin üniversitelerinin devrimci potansiyelini, emekten yana, özgürlük, eşitlik, barış, laiklik temelinde bir memlekete duydukları özlemi iyi biliyorlar. Bu özlemi, arzuyu kırmak, piyasacı mantığı hakim kılmak ve bu amaçlar doğrultusunda üniversiteleri “yönetilebilir” hale getirmek için kurulan YÖK’ün bu işlevi bugün iktidar için daha da önemli. Güvenlikçi mantıkla, disiplin yönetmelikleriyle, baskıyla, zor aygıtlarıyla en temel hak ve üniversiter değerlerin temeli olan düşünce ve ifade özgürlüğünü yok etmeye çalışıyorlar. Cumhur ittifakının komisyondaki üyelerinin gerekçeleri işte bu kontrol, denetleme, disipline vurgu yapıyor. Büyük kampüsler istemiyorlar, çünkü kendilerine karşı kitleselleşebilecek her tür eğilimi anında bastırabilmek istiyorlar. Öğrencilerin, üniversite bileşenlerinin birbiriyle olan ilişkisini ve temasını en aza indirmek istiyorlar. Kolektif, dayanışmacı ilişkiler yerine rekabeti geçirmeye, bireyciliği, bireysel kurtuluşu dayatmaya çalışıyorlar.

Bunu yapabilmenin, kendileri açısından üniversiteleri “yönetilebilir” tutmanın yegane yolu da başka bir hayatın deneyimlendiği kampüsleri ortadan kaldırmak, üniversiteleri kampüssüzleştirmek oluyor. Bir komisyon üyesi bunu şöyle gerekçelendiriyor: “…çok kampüslü üniversitelere yönelmek gerektiği kanaatindeyim. Artık tek kampüs meselesi büyük ölçüde gelişmiş üniversitelerde tamamlandı, Türkiye’de hala bir kampüs ekseni üzerinden yürüyoruz. Bu iletişim ve gelişme çağında buna artık gerek olmadığı kanaatindeyim.” Üniversitelerin araştırma, ihtisas ve bölge üniversiteleri gibi farklı kategoriler altında sınıflandırılması ve bölünmesi anlayışına dayalı bu projenin aşırı uzmanlaşmayı ve beraberinde de bir yabancılaşmayı getirmesi kaçınılmazdır.

11. Kalkınma planı için hazırlanan “kamuda insan kaynakları” raporunda Belçika örneğinden hareketle vatandaşları müşteri gören anlayış doğrultusunda kamunun “yeniden dizaynı” mantığını, devlete memur olmaktan çok kendini yetiştiren müteşebbisleri yaratacak bir eğitim sistemini hayata geçirmekte yarar görenler bu “misyon”a uymayan, kamusal eğitimi, toplum yararını öne koyan ekolleri yok etmek için OHAL/KHK rejimi dahil olmak üzere her aracı kullanıyorlar. Rekabetçi, piyasacı sistemin devamı için rekabetçi bir bilimsel alan yaratmak istediklerini tasarı gerekçesinde sıralıyorlar. Hiçbir planlama dahilinde olmaksızın, hiçbir alt yapı çalışması yapılmaksızın, gelişigüzel biçimde her ile açtıkları üniversitelere yenilerini ekleyerek eğitimin daha da niteliksiz hale gelmesine ve üniversiteli işsizliğin artmasına yol açıyorlar.

Yeni rejim sembollerini yaratıyor
Tasarının komisyon görüşmelerinde İstanbul Üniversitesi’ne ilişkin tartışmalarda dikkat çeken bir husus var. Üniversitenin tarihi ve köklü geleneği tartışmalarında AKP için “eski”yen rejimin 1933’te kapattığı Darülfünun yerine kurulan tıp fakültesine yönelik rövanşist söylemler göze çarpıyor. Yeni rejim inşası için AKP aynı zamanda imge savaşları da yürütüyor ve “eski”ye dair bütün imge, simge ve sembolleri kendi iktidarınınkilerle değiştirmeye çalışıyor.

İnönü Üniversitesi’nden ayrılan fakültelerle Turgut Özal Üniversitesi kurarak rejiminin üzerine dayandığı temelleri mekansallaştırıyor. Erzincan Üniversitesi’nin adının Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi olarak değiştirilmesi komisyonda kabul görüyor. Eski rejimin üniversiteleri bir bir yok ediliyor, kampüssüzleştiriliyor, kimliksizleştiriliyor.

Ayrıca bölünerek veya değil, yeni kurulan üniversitelere bir KHK ile yapılan düzenleme doğrultusunda doğrudan AKPli cumhurbaşkanının atayacağı rektörler bu üniversitelerin kadrolarını belirleyecek. Nitekim tasarı ekinde üniversitelere tahsis edilen kadro miktarları da AKP açısından ciddi bir kadrolaşmayı da beraberinde getirecek.

Bütün bu düzenlemeler yapılırken üniversite bileşenlerinin hiçbirinin görüşünün alınmadığını, kolektif bir tartışma süreci yürütülmediğini, bir kalkınma modeli çerçevesinde planlama dahilinde üniversite kurmanın asla söz konusu olmadığını bir kez daha belirtmek gerekiyor. Üstelik tasarı ile İstanbul Üniversitesi bünyesinde olan çocuk sağlığı, kardiyoloji, onkoloji gibi enstitülerin kapatılması nedeniyle hastaların, vatandaşların sağlık hakkı da ciddi olarak gasp edilecek, buradaki hastalar özel hastanelere gitmek durumunda kalabilecek. Benzer şekilde birçok hastane kampüsünün bölünmesi, taşınması aynı vahim sonuçları yaratacak.

Üniversite bileşenlerinin ve özellikle tıp fakültelerinin olduğu yerlerde burada hizmet alanların da karar mekanizmalarından dışlandığı bu süreç aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu yönetim biçiminden azade değil.

Emekçilerin, kadınların, gençlerin kendileri hakkındaki kararlarda söz sahibi olması, özneleşmesi, kolektif karar alma süreçlerinin ve dayanışmacı ilişkilerin geliştirilmesi geleceğimiz açısından da hayati öneme haiz. Bugün tüm kampüslerde yaşanan itiraz süreci ve eylemlilikler bu iradeye işaret ediyor ve üniversitenin tüm bileşenleri hep birlikte kendi geçmişlerine ve geleceklerine sahip çıkıyor. AKP ne yaparsa yapsın bu iradeyi yok edemeyecek. Bilimsel bilgi üretimi bütünsel, kolektif bir süreçtir, dayanışmacıdır. Kıra döke kervanı yolda dizenler kaybedecek; dayanışmanın ve kolektivitenin mekanları olan kampüsler yaşayacak ve bizler düşlediğimiz memleketi önce bu kampüslerden filizlendireceğiz. Selam olsun kampüsüne sahip çıkanlara!

En Çok Okunan Haberler