Bir tuhaflık

Özcan Doğan

Onun adını bir arkadaş sohbetinde duydum ilk kez. Bir daha da aklımdan çıkmadı. Kimdi, şimdi nerelerdeydi, ne yapıyordu. Merak etmemek mümkün mü. Aradım, sordum, soruşturdum. Nihayet, en yakın arkadaşının izini buldum. İsmi Demet’ti. Üniversitede tanışmışlardı. İlkin konuşmak istemedi. Ama yazmayacağımı söyleyerek onu ikna ettim. Küçük bir kitapçıda buluştuk. Bedeninin kontrolünü kaybederek ev hanımına dönüşen kadının hikâyesini anlattı bana. O kadının, Filiz’in eski günlerinden, hayatından, son hallerinden söz ettik.

“Neden burada buluştuk, biliyor musun?” diye sordu Demet.

“Az çok tahmin edebiliyorum,” dedim.
“Filiz bu küçük kitapçıyı çok severdi. Sık sık burada buluşurduk. Saatlerce konuşur, tartışırdık. Kitaplar, insanlar, olaylar.”
“O zamanlar nasıl biriydi?”
“Heyecanlı, meraklı, konuşkan, biraz da tuhaf.”
“Tuhaf derken?”
“Farklı demeliydim belki de. Tanıdığım insanlara benzemiyordu pek.”
“Biraz anlatır mısın?”
“İlk gördüğünde “Bu nasıl bir insan?” dersin, garipsersin. Ama sonra hep yanında olmak istersin. Öyle biriydi.”
“Onu tanımak isterdim.”
“Artık çok zor.”
“Anlıyorum. Peki, ne oldu da değişti her şey?”
“Ne oldu? Bilemiyorum. Zamanla bazı şeyler fark ettik. Filiz’de görmeye alışık olmadığımız şeyler.
“Ne gibi?”
“Birtakım gariplikler. Nasıl desem. Bir yerlerde otururken aniden kalkıp gitmesi, doludizgin konuşurken bir anda sessizleşmesi, uzayıp giden sohbetlerin yarım kalması...”

“İlk dikkatinizi çeken bunlardı demek.”

“Evet. Ama bununla kalmadı tabii. Giderek anlamsız bir hal aldı.”

“Anlat lütfen.”

“Bir akşam evinde buluştuk. Sık sık yaptığımız bir şeydi. Birkaç arkadaş daha vardı. Uzun uzun sohbet ettik. Kitaplar, filmler vesaire. Böyle buluştuğumuzda kahveler, sigaralar peş peşe giderdi. Serbest takılırdık. İsteyen kalkar çay kahve yapar, ötekilere de hazırlardı, erinmezse tabii. Filiz pek sevmezdi bu tür şeyleri. Hazzetmezdi öyle hizmet ediyormuş gibi görünmekten. Ama o gün kalkıp bize kahve yaptı, meyve tabakları hazırladı. Güzellik olsun diye yapıyor zannettik. Takıldık, şakalar yaptık.”

“O ne yaptı peki?”
“Biz ona şaşırdık, o da bize. Ama geçiştirdi durumu, sanki hiç olmamış gibi.”
“Bu hali seni endişelendirmiş olmalı.”
“Öyle, ama o an ne düşüneceğini bilemiyorsun, çünkü sonra kendisi de gülerdi yaptıklarına, deli gibi gülerdi.”
“Tuhaf bir şaka gibi görünüyor.”
“Tuhaf. Ama şaka değilmiş. Sonradan anladık.”
Demet susacak gibi oldu. Eliyle işaret etti. Çıkalım, dedi. Kitapçıdan ayrılıp yürümeye başladık. Filiz’le dolaştıkları mekânları görmek iyi olurdu. Bu isteğimi ona da ilettim. Başıyla olurladı. Yürümeye devam ettik. Kaldığımız yerden tekrar söze girdim.
“Başka neler oldu o gün?
“O akşam dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ama bunu sonradan fark ettim.”
“Neydi o? Nasıl anladın?”
“Birkaç gün sonra evine gittim. İçeri girdiğimde, farklı bir manzara vardı. Ev hiç olmadığı kadar düzenli ve temizdi. Önceki sefer dikkatimi çeken de buydu sanırım. Ancak şimdi fark edebilmiştim. Ve bu kez işler daha ileri gitmişti.”
“Filiz dağınık biri miydi önceleri?”
“Pek öyle sayılmazdı. Ama bu kadar temiz ve tertipli de değildi. Bir umursamazlık vardı daima. Ya da serbestlik, rahatlık diyelim.”
Bir sokaktan çıkıp başka bir sokağa girerken, “İşte şurası,” dedi Demet. Filiz’le buluştukları kafeyi gösterdi. Az ötedeydi. Önüne vardığımızda durup baktık bir süre. İçerisi sakindi. Oturmayı teklif ettim. Ama yürümek istiyordu.
“Filiz’le buluşmalarınızı anlat,” dedim. “Nasıldı?”
“Eskisi kadar sık olmasa da, Filiz’le gene buluşuyorduk. Ama o rahatlığından eser yoktu. Bazen gene o bildiğimiz Filiz olurdu. Fakat uzun sürmezdi. Zamanla buluşma anlarımız da kısaldıkça kısaldı. Geceleri pek çıkmıyordu artık.”
“Bu meseleyi onunla konuşmuşsunuzdur mutlaka,” dedim. Başından beri aklımda olan şeyi söyledim nihayet. “Yani ondaki bu değişimi,” diye ekledim.
“Konuştuk tabii ki. İlk zamanlar bilmezlikten gelse de, sonraları açık yüreklilikle anlattı yaşadıklarını. Kendisi de bundan hoşnut değildi. Sıkıntılı bir hali vardı.”
“Neler anlattı sana?”
“Evdeki hallerinden bahsetti. Bir anlam veremiyordu.”
“Ne gibi haller?”
“Bazen her şey kontrolden çıkıyor, demişti. Bir anda kendini birtakım işlerle uğraşırken buluyormuş. Normalde pek yapmadığı işler. Bir keresinde mutfakta pirinç ayıklarken yakalamış kendini. Başka bir gün, mutfağa gidip bir kahve yapayım derken, elinde bir bezle ortalıkta dolaşmaya başlamış. Bir gün buzdolabını açtığında, bir refleks halinde sebzeleri karıştırmış, ne yapsam? diye düşünmüş. “Halbuki yalnızca su içmek istemiştim,” demişti. O kadar sebzeyi ne zaman alıp oraya koyduğunu bile hatırlamıyormuş.”
“Kendini kaybetmişti, diyorsun.”
“Ona bakınca insan öyle hissediyordu ister istemez.”
“Ve böyle sürüp gitmiş anlaşılan.”
“Evet. İlk günler bir tür terslik gibi başlamış, ama zamanla alışkanlığa dönüşmüş.”
“Başka neler söyledi?”
“Bunun gibi şeyler işte. Bir keresinde, griler renklilerle mi, yoksa beyazlarla mı, diye düşünürken kendini banyodan dışarı zor atmış. Pencereden dışarıyı izlerken bir anda perdeleri söküp yıkadığı zamanlar olmuş. Anlayacağın, haftada bir, ara sıra derken, sık sık böyle şeyler yapar hale gelmişti. O gün ayrılmadan önce bana, “elma sirkesi mi, yoksa üzüm sirkesi mi” diye sormuştu. Sonra da bir şey demeden çekip gitmişti.”
Demet’i dinlerken, Filiz gözlerimin önündeydi. Zaten başından beri hiç gitmemişti. İlk andan itibaren, sanki karşıma geçip türlü hallerde devinmiş, değişmiş, başkalaşmıştı. Birileri kollarından, ayaklarından tutmuş, çekiştirip duruyordu. O da savruldukça dağılıyor, parçalanıyor, kayboluyordu.
“Beni asıl çarpan neydi biliyor musun?” dedi Demet.
Bir şey söylemedim, yalnızca yüzüne baktım.
“Kendi kendine konuşmaya başlamıştı Filiz,” dedi.
“Bu hiç iyi bir şey değil,” dedim.
“Hem de hiç. Bir kadın evin içinde kendi kendine konuşmaya başlamışsa, o artık ev hanımı olmuş demektir.”
“Galiba öyle.”
Bir süre, konuşmadan, yan yana yürüdük.
Sonra Demet’e sordum.
“Peki ne diyorsun bu duruma? Neden böyle oldu?”
“Patikler.”
“Patikler?...”
“Pembe patikler. Ama o zamanlar daha çocuk tabii, ne bilsin.”
“Bir tür oyun gibi başlıyor, değil mi?”
“Evet. Ve zamanla seni ele geçiriyor.”
“Yani büyüdükçe başka başka şeyler...”
“O biçtikleri elbiseyi giydirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sonra içinde kıpırdayamaz hale geliyorsun.”
“Öyle. Ama sonra bunları aşmıştı Filiz.”
“Evet, kurtulmuştu. Daha düne kadar bambaşka biriydi. O tür şeylerden hep uzaktı. İnadına tam tersini yapardı. Bu yüzden insanlarla zıtlaşırdı sık sık. Kolay kolay taviz vermezdi.”
“Yani bugünkü Filiz’den eser yoktu.”
“Kesinlikle. Ha, ara sıra bazı şeyler duyardık, fark ederdik. Ama hangimizde yoktu ki. Tatillerde eve dönünce hangimiz kadın olmazdık ki.”
Nasıl yani, diyecek oldum, ama anladım maalesef.
Bir binanın önünden geçerken Demet aniden durdu. Başını kaldırıp baktı. Bir zamanlar gittikleri bir mekân olmalıydı. Duvarlarda türlü afişler asılıydı. Etkinlikler, ilanlar, çağrılar, vesaire. Ben konuşmayı sürdürdüm.
“Peki ya öteki arkadaşlarınız? Onlar ne diyordu bu işe?”
“Buket olan bitenin farkındaydı. Ama ötekiler pek üzerinde durmadılar. Zaten çok samimi değillerdi Filiz’le.
“Buket neler söyledi?”
“Bir gün Filiz’le buluşmuşlar. Sık sık gittiğimiz şu kafede. Az önce görmüştük hani. İlk anlarda her şey olağanmış. Bir süre sohbet etmişler. Zaman ilerledikçe Filiz’de bir huzursuzluk hissetmiş Buket. Garip bir telaş içindeymiş, sanki bir yerlere yetişmesi gerekiyormuş gibi. Nihayet, daha fazla duramamış, geç oldu, gitmeliyim, demiş. Filiz ki bir oturdu mu kalkmasını bilmezdi.”
“Nereye gidecekmiş?”
“Eve. Birileri gelecekmiş, bir şeyler hazırlamalıymış, öyle şeyler demiş.”
“Kim gelecekmiş?”
“Aylardır görüştüğü bir adam vardı. Muhtemelen onu kastetmiştir. Ben pek tanımıyordum. Birkaç kez görmüştüm. Ama öyle uzun muhabbetimiz yoktu. Pek yanaşmıyordu bize. Çekiniyor muydu yoksa küçümsüyor muydu, çözemedik. Filiz’in onunla ilişkisi anlamsız bir şeydi bizim için. Bütün tuhaflıklar o zaman başladı zaten.”
“O ilk olaylar.”
“Evet.”
“Buket ne düşünüyordu peki?”
“Onun da kafası karışıktı. Zamanla biter, diye umuyordu.”
“Peki şu adam. Nasıl biriydi?”
“Dediğim gibi, pek tanımazdık onu. Filiz’le okula gelmişti birkaç kez. Son yılımızdı. Eli yüzü düzgün birine benziyordu bakarsan. Okumuş etmiş biriydi. Ama bilemedik işte. Sonraki zamanlarda sık sık o adamla görür olduk. Farklı mekânlarda, farklı insanlarla. Zaten okul bittikten sonra birlikte yaşamaya başladılar. Derken aileler, gidip gelmeler. Sonrası malum.”
“İş çığırından çıktı demek.”
“Maalesef. Artık görüşemez olduk.”
“Anlıyorum. Umarım geri gelir bir gün.”
“Umarım.”
“Şimdi ne düşünüyorsun peki, ne hissediyorsun?”
“Ne düşünsem olmuyor. Aklımda hep şüpheler.”
“Ne tür şüpheler?”
“Bilmem. Şurada seninle konuşurken bile...”
“Anlayamadım?”
“Neyse, boşver.”
“Biraz ara verelim istersen.”
“Yok, ara vermeyelim. Bitirelim.”
“Peki Demet. Nasıl istersen.”
“Aramızda. Konuştuğumuz gibi.”
“Aramızda.”

En Çok Okunan Haberler