Bir ülke, iki maç ve kapanmayacak büyük yara

Elif Çongur

Seksenli yılları Yugoslavya’nın futbol ve basketboldaki başarılarını takip ederek geçiren bizim kuşağın unutmak istediği iki korkunç maç vardır.

Bunlardan biri; 13 Mayıs 1990’da oynanması planlanan, ırkçı hezeyanların pençesinde kıvranan Yugoslavya’nın iki kardeş halkı arasında ha başladı ha başlayacak diye beklenen iç savaşın fitilini ateşleyen Dinamo Zagreb - Kızılyıldız maçıdır. O gün yaşananlardan sonra, ırkçılık; geçirdiği pençeyi bir daha Yugoslav halklarının etinden çekmeyecek, sonsuza kadar kapanması mümkün olmayan yaralar açılacak, iç savaş on binlerce can alacaktır.
Maksimir Stadyumu’nun dışında yakılan arabalardan yükselen dumanın gölgesinde ilk düdük çalınır. Bir yanda Dinamo Zagreb’in taraftar grubu Bad Blue Boys (Kötü Mavi Çocuklar), diğer yanda Kızılyıldız’ın Delije’si vardır. Delije taraftar grubu, “Arkan” lakabıyla bilinen, “Elimizde balta, nacak/ Dişlerimizin arasında bir bıçak/ Bu gece çok kan akacak” gibi korkunç sloganları şiar edinmiş, Sırp milliyetçisi bir suç makinesi Zeljko Raznatovic’in kontrolü altındadır. Önce tribünleri karıştıran Raznatovic daha sonra “Arkan’ın Kaplanları” adıyla anılacak bir milis gücü oluşturacak ve Yugoslavya iç savaşındaki korkunç katliamlara ve tecavüzlere imza atacaktır. Maçın hemen ilk dakikalarında Delije grubu, stada rahatlıkla soktukları kesici aletler ve bir iddiaya göre sülfürik asit yardımıyla telleri eritip sahaya inerler. Diğer taraftar grubu Bad Blue Boys’un da sahaya inmesiyle Yugoslavya’yı kan gölüne çevirecek iç savaşın provası başlamış olur.

Taraftarı coplayan yüzlerce polis, havada uçuşan yumruklar, kafalarda kırılan sopalar, ağır yaralanan taraftarlar…

Futbolcuların çoğu soyunma odasına kaçarken stat, tarihe “iç savaşı başlatan tekme” diye geçecek olan bir uçan tekmeye şahit olur. Zagreb’in kaptanı Zvonimir Boban, Hırvat bir taraftarı coplayan ve Sırp olduğunu varsaydığı bir polise uçan tekme atar. Bunun üzerine iyice büyüyen olaylar gece geç saatte zorlukla durdurulur, futbolcular stattan helikopterle kurtarılır, polis Boban’ı affettiğini açıklar, Boban halk kahramanı olur. Oysa polis Boşnak’tır. Çünkü ırkçılık berbat ve saçmadır. Zaten o günden sonrası hep kardeş kavgası, uzun ve kanlı zamanlar, Yugoslavya ve insanlık için korkunç günlerin başlangıcıdır.

Unutmak istediğimiz ikinci maçsa; yine Yugoslavya’da kardeş halkların birbirinin kanını akıttığı, ülkenin ırkçılığın azgın sularıyla boğuştu 1990 yılına aittir. Bu defa basketbol. İtiraf edeyim sadece ve sadece Dražen Petrovic yüzünden bütün seksenler boyunca gözümü Yugoslavya Milli Basketbol Takımı’ndan alamadım ben. Futbolda Maradona benim için neyse basketbolda Dražen Petrovic odur. Öyle diyim.

Dražen Petrovic, Yugoslavya’nın yoksul mahallelerinin birinde doğmuştur. Zayıf ve çelimsiz bir çocuktur. Hatta öyle kuvvetsizdir ki mahallede tenekeden yaptıkları potaya attığı şutlar, çemberden geçmek bir yana potanın yakınına kadar bile ulaşmaz. Abisinin “Fred Çakmaktaş gibi şut atıyorsun!” alaylarına da, çemberden bi türlü geçmeyen toplara da, incecik kollarının güçsüzlüğüne de aldırmaz. Sabah akşam; okulda, sokakta, ders aralarında şut çalışır. O uzun günler ve geceler basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi şutörlerden birini ve elbette bana göre en iyisini yaratır. Hatta on sekiz yaşındayken giydiği Sibenka formasıyla abisinin takımı Cibona’yı yendiklerinde, annesi, abisine karşı biraz daha kötü oynamasını rica etmek durumunda kalır.

Yıllar içinde Avrupa basketbolunun zirvesine oturur, oynadığı basketbol o kadar sanatsal bulunur ki, lakabı Mozart’a atıfla “Basketbolun Amadeus”u olur. Petrovic’li Yugoslav Milli Takımı, seksenler boyunca Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında, Olimpiyatlarda fırtına gibi eser. Takımın içinde müthiş bir dostluk vardır, özellikle de Hırvat Dražen Petrovic ve Sırp Vlade Divac arasında. Birbirlerinden hiç ayrılmazlar, başka kimselerle odalarını da sırlarını da paylaşmazlar. İki takım arkadaşı, iki sıkı dost, iki sırdaş. Dünya basketbolunun ekol ülkesi Yugoslavya yaşadığı zor zamanlara rağmen 1990 yılında dünya şampiyonu olur. Şampiyonluk kutlamalarında parkeye elinde Hırvat bayrağıyla fırlayan bir seyirci Divac’ın tepkisiyle karşılaşır. O an, sadece Divac ve Petrovic’in eşsiz dostluklarının parçalanmasını resmetmez, aynı zamanda Yugoslav halklarının birleşmemek üzere dağılacağı günleri de resmeder.

Bayraklı seyirciyi protesto eden Divac, Sırbistan’da kahraman, Hırvatistan’da hain ilan edilir. Oysa “Bu sadece Hırvatistan’ın değil, hepimizin, Yugoslavya’nın zaferi!” diye düşünmüştür. Derdini en yakın dostu dâhil kimseye anlatamaz. Petrovic, can dostu Divac’a kalbini bir daha açmamak üzere kapatır. Birbirlerinden ayrı geçirdikleri üç yıl sonra, Yugoslavya felaketler içindeyken Münih’ten bir felaket haberi daha gelir. Arkadaşının kullandığı araba kaza yapmıştır, kaza sırasında yan koltukta uyuyan Dražen Petrovic bir daha uyanmayacaktır. Divac; derdini anlatamadığı, helalleşemediği, aralarına giren ırkçı hezeyanın bulutlarını dağıtamadığı dostunun ölüm haberini aldığında yıkılır. Kıpırdayamaz bile. Sonra kendini, savaşın parçaladığı dostluğunun anısına ırkçılığın izlerini silmeye adar. Savaşta anne ve babasını kaybeden bir kız çocuğunu evlat edinir, onu iki oğluna kardeş yapar. Sık sık ziyaret ettiği dostunun mezarının başında “Artık sadece, savaşa kurban giden dostluğun hatıralarıyla yaşıyorum” der.

Kimilerinin Yugoslavya iç savaşının başlangıç tarihi olarak kabul ettiği o maçın ve parçalanmanın resminin çekildiği diğer maçın üzerinden yirmi sekiz yıl geçmiş. Yirmi sekiz bin yıl geçse unutulmayacak kayıplar, utançlar ve acılarla.
Anılarına olsun bu yazı da.

En Çok Okunan Haberler