Biraz cesaret lütfen

Dünya kapitalizminin 2007’de başlayan krize çözüm üretememesi, uygulanan istikrar programlarının geniş halk kitlelerinin yaşam standartlarını aşağı çekmesi ve memnuniyetsizliğini artırması sonucu sarkaç sola meyletmeye devam ediyor. Siyasi yelpazenin uçlarında yer alan, kolaylıkla “aşırı sol” diye yaftalanan figürlere birbiri ardınca teveccüh artıyor.

SYRIZA’nın son seçim başarısını da bu kapsamda değerlendirebiliriz. Açıkçası bizlere Ocak 2015’de SyrIza’nın seçimlerden birinci parti çıkması, Haziran referandumunda istikrar paketinin yüzde 61’le reddedilmesi benzeri bir heyecan yaşatmadı dünkü seçimler. Zaten Yunan seçmeni de düşük katılım gösterdi, sandık başına gidenler de “kerhen” oy kullandı. Gelgelelim, “radikal sol” kapsamında değerlendirilen bir partinin oy desteğinin sürmesini, yeniden hükümet etmeye değer bulunmasını da küçümsememek gerek. Evet, Yunanistan’da ekonomik kriz sürüyor. Troyka’nın dayattığı 86 milyar avroluk bir neoliberal “kurtarma programı” uygulanmayı bekliyor. Çipras’ın şaşırtan yeni manevralarına mı tanık olacağız, yoksa kuzu kuzu talimatları yerine mi getirecek, bunları zaman gösterecek.

SYRIZA’dan kopan milletvekillerinin oluşturduğu “Halk Birliği” partisini etik ve programatik olarak kendimize daha yakın bulabiliriz. Ama sonuçlar siyasi anlamda doğru bir strateji izlemediklerini, avrodan çıkış tavrının gerçek temsilcileri dururken (KKE ve Altın Şafak) halkın bu talep üzerinden seferber edilemeyeceğini acı bir dersle ortaya koydu.

Sol liderlerin yükselişi
Gelelim İngiltere’ye: Jeremy Corbyn’in “uçuk sosyalist” kimliğinden İşçi Partisi liderliğine sıçraması karşısında egemen kesimlerin şaşkınlığı ve endişesi sürüyor. Tarık Ali’nin dün BirGün’deki yazısında da ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, Corbyn’i hem kendi partisi içinden, hem de muhafazakâr-liberal çevrelerden yıpratmak, itibarsızlaştırmak için çeşitli kumpaslar gündeme gelecek, belki de sonuç verecek. Ama Corbyn’in “modası geçmiş, karşılığı bulunmayan, aşırı Ortodoks” benzeri sıfatlarla küçümsenen sol talepleri geniş kamuoyunun gündemine taşıma fırsatı bulması, kamucu bir anlayışı halkın dikkatine sunması onları ürkütüyor.

Bilindiği gibi neo-liberalizmin en zalim icracısı Margaret Thatcher’ın en akılda kalan sloganı TINA’ydı (Başka bir seçenek yok). Blairler, Brownlar hep bu varsayım üzerinden İşçi Partisi adına sağ politikalara bağlı kaldılar. Sermayenin en saldırgan yayın organlarından Wall Street Journal korkularını açıkça şöyle dile getiriyor:

İşçi Partisi’nin yeni lideri Jeremy Corbyn’in görüşlerini, çoğu Britanyalı uçuk bulacak. Yüksek vergiler, daha fazla sosyal harcama ve sanayinin tekrar ulusallaştırılması gibi ekonomi politikaları Margaret Thatcher ve Tony Blair’e oy vermiş seçmenlere hitap etmeyebilir. Bay Corbyn’in NATO’yu terk etmeyi arzu etmek fikri veya Hizbullah ve Hamas gibi İslami terörist gruplara sempati duyması tam anlamıyla zehirleyicidir. Fakat tarih hiç kimsenin hayal bile etmediği radikal partilerin iktidar olmasının örnekleriyle doludur. (14 Eylül 2015 )

Thatcher gibi neoliberalizmin öncülerinden Ronald Reagan’ın ülkesi ABD’de ülkenin standartlarında olabilecek “en sol” bir kişilik Bernie Sanders, Hillary Clinton’un karşısına ciddi bir aday olarak dikilmiş durumda.

Bernie Sanders’in “Wall Street ve finans sermayesine elim mahkûm değil, küçük bağışlarla kampanyamı yürütüyoruz” söylemi Demokrat Partili delegelerden ciddi destek alıyor. Herkes “daha zamanı değil” derken eşcinsel haklarını savunan, Irak işgaline şiddetle karşı çıkan, ABD’deki gelir ve servet eşitsizliklerini sürekli gündeme getiren birinin adının başkanlık için telaffuz edilmesi bile Amerika için büyük aşama.

Türkiye’de muhalefet ürkek
Sözünü ettiğimiz tüm bu sol liderlerin yükselişi büyük ölçüde egemen ekonomi programlarını sorgulayarak, piyasa düzenine alternatifler önererek gerçekleşmiş. Ne yazık ki Türkiye’de Meclis’te temsil edilen, şöyle veya böyle sol iddiasındaki partiler ekonomi politikalarında çok ürkekler, sürekli piyasaların güvenini kazanmak telaşı içindeler.

CHP’nin 7 Haziran seçim bildirgesinde çalışanlara yönelik sınırlı iyileşme vaatlerinde bulunması ciddi bir sempati yaratmıştı. HDP ise CHP’nin önerilerini rakamsal anlamda biraz yukarı çekerek eli yükseltmişti. 1 Kasım seçimleri yaklaşırken AKP’nin 13 yıldır uygulanan ekonomi politikalarına kökten eleştiri getiren bir hamle ne yazık ki görülmüyor.

Hatırlayın, “sahte” koalisyon görüşmeleri sürerken CHP masaya Selin Sayek Böke, Faik Öztrak, Mehmet Akif Hamzaçebi’den oluşan ekonomi kurmaylarını sürmüştü. Böke, “Ali Babacan’ın adeta CHP’li olduğunu düşünüyorum” ifadesiyle hatırlanıyor ve her fırsatta Babacan-Şimşek ekibine takdirlerini dile getiriyor. “Onlar ekonominin teknik gücünü temsil ediyor” vurgusuyla da, aslında ekonomiyi teknik, mekanik, halkın ekonomik ve toplumsal ihtiyaçlarından kopuk bir disiplin olarak görmeye, açıkçası neo-liberalizme bir itirazı bulunmadığını ortaya koyuyor. Öztrak ve Hamzaçebi ise, “Kemal Derviş Ekürisi” referansıyla tanınıyorlar. Dolayısıyla CHP olası bir “restorasyon hükümetinin” güvenilir bir partneri olacağı mesajını, geniş halk kitlelerine “heyecan ve umut” verecek radikal bir ekonomi çıkışına tercih ediyor.

Dünya örnekleri “pragmatizm” takıntısının bile “rotayı sola kırmayı” gerektirdiğine işaret ediyor. CHP-HDP bu silik ekonomi profilini sürdürdükçe Saray’ın muhalifi Babacan; “AKP’nin alternatifi yine AKP” gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.

İşsizlik yüzde 10’larda seyrediyor, büyüme “duraklama devrini” bir türlü aşamıyor, cari açık sorun olmaya devam ediyor, dolar başını almış gidiyorsa bunun baş sorumlusu 13 yıldır ekonominin sorumluluğunu üstlenen Babacan değil midir? Temiz yüzlü olması ve AKP’nin kabalık ölçütlerinde nazik imajı, hükümetin tüm suçlarının ortağı olduğu gerçeğini değiştirir mi? Peki, her balkon konuşmasında RTE’nin yanında el pençe divan durmadı mı? Kanunsuz tutuklamalara, yargının ayaklar altına alınmasına bir itirazı mı oldu? Dış politikanın felakete sürüklenişine karşı bir uyarıda mı bulundu? Basın özgürlüğünden yana bir tavrı mı var? Örnekler uzatılabilir ama Babacan’ın Nihat Zeybekci gibi bakanlardan olsa olsa tek farkı, boşboğazlıkla Merkez Bankası’ndan sürekli faiz indirimi talep etmemesinde yatıyor. Bu da ancak Babacan’ın uluslararası sermayeye, IMF-DB’ye “sıcak paraya” mesaj verme hassasiyetiyle açıklanabilir.

Mehmet Şimşek de Babacan gibi Atlantik Ötesi’ni tedirgin etmeme konusunda çok özenli. Yoksa Maliye Bakanı olarak vergi müfettişlerinin “sakıncalı” firmaların üzerine salınmasının baş sorumlusu kendisi değil mi? Ekonominin tek çıpası kaldığı, bunun da “bütçe istikrarı” olduğu sürekli yineleniyor. İyi de 2012-2014 aralığında ekonomik büyüme yüzde 3’e gerilemişse, ortalama yüzde 1,5 bütçe açığı vermek doğru mudur? Yoksa anaakım iktisat kitapları bile büyümeye ivme kazandırmak için maliye politikalarının devreye sokulması, yani sosyal harcamaların ve kamu yatırımlarının artırılması, özellikle geniş halk kesimlerinin vergi yükünün azaltılması gerektiğini yazmaz mı? Bu “mali istikrar” saplantısının neresi takdire değer?

Ne yazık ki Meclis’te temsil edilen muhalefet sermayeyi yerinden hoplatacak, geniş kitlelere şevk ve umut verecek ekonomi politikası seçeneklerini gündeme getiremedikçe Babacanlara, Şimşeklere methiye düzmeye devam ederiz. Biraz cesaret lütfen! Emekçi kitleleri ırgalamıyorsanız da, kendi siyasi ikbalinizi de mi düşünmüyorsunuz!

En Çok Okunan Haberler