BM’ye göre Libya ve acı gerçekler

Thierry Meyssan - Siyasi analist ve danışman

2011 yılında Libya Arap Cemahiriyesi’nin NATO eliyle ortadan kaldırılmasından beri, Libya’daki durum derinden kötüleşti: GSYİH yarı yarıya düştü ve geniş halk kitleleri sefalete gömüldü; ülkede seyahat etmek imkânsız hale geldi, güvensizlik ortamı ülke geneline yayıldı. Son yıllarda ülkenin üçte ikisi geçici olarak da olsa yurtdışına kaçtı.
NATO müdahalesinin gayrimeşruluğunun muhasebesinden vazgeçen BM ülkeye yeniden istikrar getirmeyi denemektedir.

Uzlaştırma girişimleri
BM, sahada yalnızca siyasi bir organ olan MANUL (Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu) aracılığıyla mevcuttur. Bu oluşumun gerçek niteliği daha kurulur kurulmaz kendini belli etti. İlk Müdürü Ian Martin (Uluslararası Af Örgütü eski Başkanı), El Kaide’ye bağlı 1 500 cihatçının, sözde “Özgür Suriye Ordusu”nu oluşturmak üzere “sığınmacı” niteliğiyle Libya’dan Türkiye’ye naklini örgütledi. Gerçi bugün MANUL Ghassan Salamé [1] tarafından yönetilmektedir ama doğrudan Jeffrey Feltman’dan bir başkasının olmadığı BM Siyasi İşler Direktörü’ne bağlıdır. Oysa Hillary Clinton’un Dışişleri Bakanlığı’ndaki eski yardımcısı olan bu zat “Genişletilmiş Ortadoğu” devlet ve toplumlarının yıkımına yönelik Cebrowski-Barnett planının ana uygulayıcılarından biridir [2]. Libya ve Suriye’ye yönelik saldırıların diplomatik açıdan gözetimini bizzat o yürütmüştür [3].

BM’ye göre bugünkü kargaşa, 2011 yılında Muammer Kaddafi rejiminin, muhalefetine karşı yönelttiği “iç savaşın” sonucudur. Oysa NATO müdahalesi sırasında muhalefet El Kaide’ye bağlı cihatçılar ve Misrata Aşireti’nden ibaretti. Libya Arap Cemahiriyesi’nin son hükümetinin bir üyesi olarak, Atlantik İttifakı’nın girişiminin Libya sorununa değil ama genişletilmiş Ortadoğu’nun tamamına yönelik uzun soluklu bir bölgesel stratejinin parçası olduğuna tanıklık edebilirim.
2014’teki parlamento seçimleri sırasında, NATO hesabına sahada çatışan İslamcılar çok kötü sonuçlar elde edebilmişti. Bunun üzerine “Temsilciler Meclisi”ni (Tobruk’ta oluşturulan) tanımama ve artık “Yüksek Devlet Konseyi” olarak adlandırdıkları kendi meclislerini oluşturma (Tripoli’de konuşlu) kararı vermişlerdi. Birbirine rakip bu iki meclisin, iki meclisli bir sistem oluşturabileceğini düşünen Feltman iki grubu eşit konuma getirir. Hollanda’da gruplar arasında temaslar gerçekleşir ardından da Skhirat (Fas) Mutabakatları imzalanır ama bu süreç iki meclisin onayı alınmaksızın gerçekleşir. Bu “mutabakatlar” sonucunda BM tarafından belirlenen bir “ulusal birlik hükümeti” (başlangıçta Tunus’ta yerleşik) oluşturulur.

Yeni bir anayasanın yazılması ve devlet başkanlığı ve genel seçimin hazırlanması için, Hollanda ve Mısır’ın çabalarını tamamlayıcısı olarak Fransa, Mayıs sonunda BM’nin ülkenin önde gelen dört lideri olarak sunduğu ve sahada müdahil olan belli başlı devlet temsilcilerinin de katılımıyla bir zirve düzenledi. Bu girişim İtalya’da sert bir biçimde eleştirildi [4]. Kamuoyu önünde siyaset konuşulurken, perde arkasında NATO’nun Libya fonlarına yönelik hırsızlığının izlerini silecek ve petrolden elde edilen kazancı merkezileştirecek olan tek bir Libya Merkez Bankası’nın ana çerçevesi belirlendi [5]. Ne olursa olsun ortak deklarasyonun imzalanmasından ve alışılageldik kucaklaşmalardan sonra, sahadaki mevcut durum aniden kötüleşti [6].



Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ticari bankacılık deneyimlerine göre hareket etmektedir: BM tarafından seçilmiş bulunan Libya’nın önde gelen liderlerini bir araya getirdi; herkesin tanıyacağı bir hükümet kurmak amacıyla onlarla herkesin kendi çıkarını nasıl koruyabileceğini araştırdı; yabancı güçlerin bu süreci sabote edip etmeyecekleri konusunu inceledi; ve Libyalıların bulunan bu çözümü alkışlayacaklarını düşündü. Oysa hiç de öyle olmadı çünkü Libya, Batı toplumlarından tamamen farklı bir yapıya sahiptir.

Birleşik Krallık ile birlikte Libya’ya karşı NATO’nun mızrağı rolüne soyunmuş olan Fransa’nın, askeri müdahalesinin Anglosakson müttefiklerinin kendisini mahrum bıraktığı parsasını toplamaya çalıştığı aşikârdır.

Ne olup bittiğini anlayabilmek için geçmişe dönmek ve Libyalıların kişisel deneyimlerine göre nasıl yaşadıklarını incelemek gerekir.

Libya’nın tarihi
Libya ancak 67 yıldan beri var olan bir ülkedir. Faşizmin çöküşü ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasıyla birlikte bu İtalyan sömürgesi İngilizler (Trablusgarp ve Sirenayka’da) ve Fransızlar (parçaladıkları ve idari olarak Cezayir ve Tunus’taki sömürgelerine bağladıkları Fizan’da) tarafından işgal edilir.

Londra, Suudi Arabistan’dan kontrol edilen bir monarşinin, 1951’de kazanılan “bağımsızlık”tan itibaren ülkeyi yöneten Senusiler Hanedanlığının kurulmasını kolaylaştırır. Vahhabi dinine bağlı bu hanedanlık kurulan yeni devleti, Anglosaksonların ekonomik ve askeri çıkarlarına hizmet ederek, topyekûn bir gericiliğin pençesinde yönetir.

1969 yılında bu kez gerçekten bağımsızlığını ilan eden ve yabancı güçleri kapı dışarı eden bir grup subay tarafından devrilir. İç siyaset alanında Muammer Kaddafi 1975 yılında, Yeşil Kitap olarak adlandırılan, çöl halkının gerçek özlemlerine yanıt veren bir program yazar. Örneğin her bedevi kendi çadırına ve devesine sahip olma hevesi içerisinde iken, her aileye bedava bir konut ve araba sözü verir. Libya Arap Cemahiriyesi aynı şekilde suyu [7], eğitim ve sağlığı [8] da ücretsiz olarak sunar. Çölün göçebe halkı zamanla kıyı bölgelerine yerleşir, ama her bir ailenin komşularıyla ilişkisinden daha çok, içerisinden geldiği aşiretle olan bağları sağlam kalır. XIX. yüzyıldaki ütopik sosyalistlerin Falansterlerinden [Fourier sisteminde ortak topluluğa verilen ad. Bu topluluğun yaşadığı binalara ve çalıştıkları yerlere de falanster denir] esinlenen ulusal kurumlar yürürlüğe konulur. Eski aşiret yapılarıyla bir arada yaşayarak doğrudan demokrasiyi yaygınlaştırırlar. Böylece önemli kararlar Halkın Genel Kongresi’nde (Millet Meclisi) kabul edilmeden önce Aşiret Danışma Meclisi’ne sunulur. Uluslararası alanda Kaddafi kendini Afrikalı, Arap ve siyahiler arasında yüzyıllardır süregelen çatışmayı çözmeye adar. Köleliğe son verir ve petrolden elde ettiği paranın büyük bir bölümünü başta Mali olmak üzere Sahra altı ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmak için harcar. Faaliyetleri Batılıları uyandırır ve artık kıtaya yönelik kalkınma yardımı siyasetleri uygulamaya başlarlar.

Mevcut sorun
NATO, bu rejimi ezerek ve Senusilerin bayrağını yeniden dalgalandırarak ülkeyi 1969 öncesine geri döndürdü: Çölde yaşayan, dünyadan kopuk bir aşiretler topluluğu. Devletin yokluğunda halk üst düzey bir önder olmaksızın aşiret yapılarına geri çekilir. Şeriat, ırkçılık ve kölecilik yeniden ortaya çıkar. Bu koşullar altında düzeni yukarıdan aşağıya sağlamaya çalışmak boşuna bir çabadır. Aksine öncelikle aşiretler arasındaki ilişkilerden başlayarak barışı sağlamak kaçınılmazdır. Ancak bu operasyon tamamlandıktan sonra demokratik kurumları oluşturmayı öngörmek mümkün olabilir. Buraya kadar her bir bireyin güvenliği ancak aşirete aidiyetiyle teminat altındadır. Dolayısıyla Libyalılar hayatta kalabilmek için kendilerine özerk olarak düşünmeyi yasaklayacak ve her zaman üyesi bulundukları grubun tavrını esas alacaklardır.

Tawarga’lılara karşı Misrata sakinleri tarafından uygulanan zulüm bunun en iyi örneğidir. Misratalılar Osmanlı ordusundaki Türk askerlerinin, Tawarga’dakiler ise eski siyahi kölelerin torunlarıdırlar. Misratalılar Türkiye ile bağlantılı olarak Cemahiriye’nin yıkılması sürecine katıldılar. Senusilerin bayrağı onlara dayatılır dayatılmaz, siyahilere karşı ırkçı bir öfkeyle çileden çıktılar. Onları her türlü suçu işlemekle itham ettiler ve aralarından 3 bin kişiyi kaçmaya zorladılar.
Önce aşiretler, ardından da halk tarafından kabul gören Muammer Kaddafi gibi bir şahsiyeti yeniden ortaya çıkarmanın çok zor olacağı aşikârdır. Ama gerçekte Jeffrey Feltman bunun arayışında değildir. “Kapsayıcı”, yani Libya toplumunun tüm bileşenlerini içeren bir çözüme ilişkin resmi açıklamalarının tersine, Feltman Dışişleri Bakanlığı’nda Kaddafi’ye karşı işbirliği yaptığı cihatçılar aracılığıyla, Rehber’e [Kaddafi] hizmet eden herkese kamu görevini yasaklayan bir yasayı dayattı. Temsilciler Meclisi, Trablus’ta hâlâ yürürlükte olan bu metnin uygulanmasını reddetti. Bu düzenek, aynı Feltman’ın “Geçici Koalisyon Yönetimi” liderlerinden biri iken Irak’a dayattığı BAAS’tan arındırma düzeneğiyle karşılaştırılabilir. Her iki durumda bu yasalar söz konusu ülkeleri seçkinlerinin büyük çoğunluğundan mahrum etmekte ve bunları ya şiddete yönelmeye ya da sürgüne sürüklemektedir. Açıkça görülüyor ki Feltman, her ne kadar barış için çaba sarf ettiğini iddia etse de hâlâ Cebrowski planının hedeflerini izliyor.

Görünenin aksine Libya’nın sorunu liderler arasındaki rekabet değil, aşiretler arasında barışın yokluğu ve Kaddaficilerin dışlanmasıdır. Çözüm Paris’te bir araya getirilen dört lider arasında değil ama sadece artık ülke topraklarının % 80’ine hükmeden Tobruk’teki Temsilciler Meclisi içerisinde ve önderliğinde müzakere edilebilir.

Voltaire İletişim ağı için çeviren Osman Soysal.

[1] Ghassan Salamé Lübnanlı bir siyasetçi ve Fransız öğretim üyesidir. Fransız gazeteci ve Belçika Boghossian Vakfı Müdiresi Léa Salamé’nın babasıdır. Jeffrey Feltman ile Lübnan’da olmasa da, Irak’ta birlikte çalışmıştır.
[2] “ABD’nin dünyaya dair askeri projesi”, yazan Thierry Meyssan, Tercüme Osman Soysal, Haïti Liberté (Haïti), Voltaire İletişim Ağı, 22 Ağustos 2017.
[3] “Almanya ve Birleşmiş Milletler Suriye’ye karşı”, yazan Thierry Meyssan, El-Vatan (Suriye), Voltaire İletişim Ağı, 28 Ocak 2016.
[4] 2011 yılında Silvio Berlusconi’nin Konsey Başkanı NATO’nun müdahalesine isyan eder. Kendi Parlamentosu tarafından Atlantikçi düzene uymaya davet edilir.
[5] “La rapine du siècle : l’assaut des volontaires sur les fonds souverains libyens”, par Manlio Dinucci, Traduction Marie-Ange Patrizio, Il Manifesto (Italie), Réseau Voltaire, 22 Nisan 2011.
[6] “Déclaration politique sur la Libye”, Réseau Voltaire, 29 mai 2018.
[7] 1991 yılından itibaren Libya “Büyük Yapay Nehri” inşa eder. Nubya Havzasında çok derilerde yer alan akifer sularının çıkarılmasına yönelik geniş bir şebeke söz konusudur. Bu devasa sistemin dünyada benzeri yoktur.
[8] Hastane sayısının yetersiz olması nedeniyle ameliyatlar çoğu zaman masrafları devlete ait olmak üzere yurtdışında gerçekleştiriliyordu.

En Çok Okunan Haberler